Sultan Vahdettin Hain Mi? – İngilizler İçin Ajanlık Yaptı Mı?

Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin Han hakkında şu ana kadar “Çocukluğu ve Kişiliği”, “Mondoros Ateşkes Anlaşması ve Damat Ferit”, “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”, “İngilizlerle Yapılan Gizli Anlaşmalar”, “Kurtuluş Savaşı’nda Vahdettin ve Atatürk İlişkileri” olmak üzere toplamda 5 makale yazılmıştır. Bu makalelerden ilkinde kendisinin kişiliğini oluşturan olayların nedenleri ve siyasi etkileri ifade edilmiş, ardından tahta çıktığı dönemde kendisinin düşünme biçimi bu bağlamda ele alınmıştır. 1918-1922 arasındaki pek çok olgu ve olay, hatıralardan, telgraflardan, mektuplardan ve dönemin yaşayan bürokratlarının notlarından, basın kuruluşlarının manşetlerinden ve yazılarından faydalınalarak aktarılmıştır. Sultan Vahdettin Han Makale Serisindeki son makalede, Mustafa Kemal ile olan ilişkisine değinilmiş ve kendisinin TBMM içindeki nüfuzuna da vurgu yapılarak İngilizlerle olan iletişimi de bu bağlamda aktarılmıştır.  Makale serisinin 6. sayısında işlenecek konu ise Sultan Vahdettin Han hakkında daha önce yazılmış makalelerin kısmen eksik bıraktığı aralıkları dolduracak ve kendisiyle İngilizler arasındaki ilişkilerin bariz olan yanlarını, az bilinen olayların aktarılmasıyla daha da belirgin hale getirecektir.

Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in Belgelerini Sultan Vahdettin Çaldı Mı?

Daha önceki makalelerde, Britanya İmparatorluğu’nun ve müttefiklerinin “Türkleri savaşmaktan başka bir şey istemeyen barbarlar” olarak gösterme çabası, savaş sırasında “Türkleri azınlıkları öldürmekle suçlayan” propagandaları kapsamında aktarılmıştır. Aynı şekilde, savaş sırasında Türklerin yer yer elde ettikleri başarılar, İstanbul Hükümeti ve Padişah üstündeki baskıyı arttırırken İngilizlerin, Yunanistan Krallığı’na olan desteğini de şiddetlendirmiş ve bir yandan da toplanan TBMM’yi dağıtmak için “kazanamayacakları bir zafere” karşılık “yumuşatılmış barış” rüyaları sunmak, İngilizlerin Ön Asya’daki Türk Milliyetçilerini bastırmak için kullandıkları politikalardan birisi olmuştur.

Sultan Ahmet Meydanında yapılan miting.

Bu bağlamda, I. İnönü Savaşı sonrası, 21 Şubat 1921 tarihinde, İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar, Londra’da bir konferans toplanmasını kararlaştırmış ancak TBMM’yi tanımadıkları için doğruca İstanbul Hükümeti’ni çağırmıştır. TBMM ve Başkanı Mustafa Kemal için ise sadece bir delege gönderme ya da Mustafa Kemal’in bizzat katılması seçenekleri sunulmuştur. Buradaki amaç ise İngiliz İmparatorluğunun kendisini “barışçıl” olarak gösterirken, konferansa katılmayacağı tahmin edilen Türk tarafının “savaş meraklısı” olarak ilan edilmesidir ancak politikayı ve dış siyaseti iyi bilen Mustafa Kemal, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’i Londra Konferansı’na gönderme kararı alarak bu durumun önüne geçtiği gibi Batı Kamuoyu’na Türklerin sesini duyurmak için de bir fırsat edinmiştir.

Bu eksende, TBMM’nin gönderme kararı aldığı Yusuf Kemal (Tengirşek), Londra’ya gitmeden önce İstanbul’a gelerek Padişah ile görüşecektir. TBMM’deki diriltilmeye çalışılan ve ağır ağır dahi olsa zafere olan inancını toplayan vekillerin desteği ile Londra görüşmelerine Milliyetçilerin sesi olarak gönderilen Yusuf Kemal Bey, 23 Şubat 1921 tarihinde Sultan Vahdettin Han ile görüşmüş ancak görüşme sırasında kendi deyimiyle de Sultan Vahdettin tarafından beklediği tepkiyi alamamıştır. Bunun sonucunun bir diğer göstergesi ise TBMM’nin gönderilecek heyetteki yapılmasını istediği düzenlemeleri kabul etmeyip Tevfik Paşa ve Ahmet İzzet Paşa Başkanlığındaki bir heyeti göndermesidir. Ancak Sultan Vahdettin Han’ın bu süreçte yaptıkları bununla da sınırlı değildir, Yusuf Kemal Bey’in katibi Kemal Bey’in evine gönderdiği gizmenleriyle (ajanlarıyla) yanlarında getirdikleri valizi açtırmış ve içlerindeki belgeleri kopyalamak için fotoğraflattırarak bir mabeyincisiyle İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’a ulaştırmıştır.

Söz konusu belgeler arasında, Hristiyan azınlıkların durumuyla ilgili belgeler de bulunmaktadır ki buradaki temel amaç Rum, Ermeni, Gürcü ve Kürt azınlıkların gerçekleştirdikleri isyancı etkinlikleri Batı Kamuoyuna göstererek, Milliyetçileri kan meraklısı savaşçılar olarak gösteren propagandanın etkisini kırmaktır. Bununla birlikte, İsmet Paşa’nın Batı Cephesi Komutanı iken Yusuf Kemal Bey‘e gönderdiği bir mektup ile Yusuf Kemal Bey’in heyetine rehberlik edecek yönergeler ve çeşitli küçük İslam devletleri ve hareketleri ile olan haberleşmeler de böylece bir müzakere savaşı öncesi Britanya İmparatorluğu’nun diplomatlarının eline geçmiş bulunmaktadır.

İstanbul’dan işgal manzaraları.

İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, Sultan Vahdettin Han’dan aldığı tüm belgeleri, 7 Mart 1922’de yani 23 Şubat görüşmesinden günler sonra İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na ulaştırmıştır. Ele geçirilen belgeler, bakanlığın diplomatlarınca yapılacak tartışmalara yönelik argümanlar ve yeni belgeler hazırlanmasını sağladığı gibi daha önceki makalelerde adı geçirilmiş olan Francis Osborne, şu dipçeyi yaşanan olayla ilgili tarihe geçmiştir.

“Padişah, Yusuf Kemal’in valizinden çalınan belgelerin suretlerini bize göndermekle (İstanbul’la Ankara arasındaki ilişkilerin durumunu) en iyi biçimde gösteriyor.”

Böylece hem Francis Osborne hem de Sir Horace Rumbold tarafından, Sultan Vahdettin’in, Milliyetçilerin ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak için mücadele verdiği bir sırada, dünya kamuoyuna seslerini duyurmak için gönderdikleri belgeleri çaldığı ve İngilizlere ulaştırdığı doğrulanmaktadır. Salahi Sonyel, bu durum ile ilgili kaynak alınan kitabında şu cümleleri kurmuştur.

 “Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, bunları gerçekten çaldırarak Türkiye’yi işgalinde tutan düşman bir ulusun diplomatik temsilcisine gönderdiyse, ulusal akıma ve yurdu kurtarma çalışmalarına ihanet etmekle suçlanabilir.”

16 Mart 1920 İstanbul’un İşgali ve Manastırlı Hamdi Bey adlı makalemizde anlattığımız süreçteki curcuna içerisinde, daha önceki makalelerde de belirtildiği üzere, İstanbul Mebuslar Meclisi’nin bazı üyeleri, Sultan Vahdettin’in durumdan haberi olup olmadığını görmek ya da onu uyarmak için gittiği belirtilmiştir. Daha geniş bir biçimde, Rauf Orbay dışındaki üyelerle de konunun yeniden hatırlatılması, Sultan Vahdettin’in bu davranışının hem nedenlerini hem de bu davranışındaki gönüllülüğü bir kez daha yansıtacaktır.

16 Mart 1920 günü, Yalvaçlı Ömer Vehbi Hoca, Balıkesirli Müderris Abdülaziz Mecdi Efendi, Rauf Orbay ve Celaleddin Arif Sultan Vahdettin ile bir görüşme yapmış ve durumun aslını öğrenmek istemiştir, Misak-ı Milli Kararlarına gelen bu işgal tepkisinin daha önceki makalelerde, siyasi yanları aktarılmıştır, burada ise daha geniş bir biçimde psikolojik yanları irdelenmektedir.

İstanbul’dan işgal fotoğrafı…

Rauf Bey, Abdülaziz Mecdi Efendi, Ömer Vehbi Hoca arasındaki diyalog, kendi anılarından tutarlı biçimde aktarıldığı üzere şu şekildedir:

Vahdettin:

“Ecnebiler, her şeyi yapabilecek vaziyettedirler. Meclis-i Mebusan müzakerelerinde sözlerinize fazlaca dikkat etmelisiniz.”

Vehbi Hoca:

“Şevketmeab! Millet azimlidir; vatanını da sizi de kurtaracaktır.”

Vahdettin, “Hoca, Hoca! Sözlerinize dikkat ediniz! Fiili hadiseler meydandadır. Akıl için yol birdir. Bu adamlar isterlerse yarın Ankara’ya girerler.”

Abdülaziz Mecdi:

“(Sarayın penceresinden gözüken düşman donanmasını göstererek) Bu kafirlerin kudreti şu denizdeki topların menzili içindedir. Millet demir gibidir! Onu yıkamayacaklardır. Padişahım, müsterih olunuz! Millet sonuna kadar mücadele edecektir.”

Rauf Bey:

“Hoca Efendiler, Zat-ı şahanelerine hakikati arz ediyorlar, Padişahım! Millet sınırları içinde bağımsızlığını ve makamınız kurtarmaya azmetti! Millet sizden bir anlaşmaya imza koymamanızı istirham ediyor! Aksi taktirde akıbet çok tehlikeli görünüyor. Siz mahzur durumda olduğunuz için imza etmeye mecburiyetiniz de yoktur.”

Rauf Bey’in son sözlerine sinirlenen Sultan Vahdettin, daha önce de belirtildiği üzere şu sözleri söylemiştir.

“Bir millet var koyun sürüsü… Bir çoban lazım, o da benim!”

Ardından, Ömer Vehbi Hoca, şu cümleler ile hayatta oldukları süre içerisinde de bu konuşmaları asla yalanlamamış ve olduğu gibi tutarlıca çeşitli yerlerde aktarmış olarak cevap vermiştir.

“Bu adam nefsini ıslah etmezse akıbeti fenadır! Allah büyüktür! Bu millet kurtarıcısını bulacaktır! Milleti koyun sürüsü olarak adlandırmak Allah’ın rızasına aykırıdır. Yaşarsak çok şeyler göreceğiz.”

Kurtuluş Savaşından bir canlandırım…

Sultan Vahdettin’in Milliyetçileri Kötüleyen ve İngilizleri Destekleyen Meşhur Beyanı

Daha önceki Mustafa Kemal ile Sultan Vahdettin Arasındaki Kurtuluş Savaşı Sırasındaki İlişkiler adlı makalede, Kazım Karabekir Paşa’nın Sultan Vahdettin, Rauf Bey bazı diğer Meclis-i Mebusan üyeleriyle haberleşerek Mustafa Kemal’in Başkomutan seçilmesine engel olma çabası, Britanya İmparatorluğu’nun diplomatlarının haberleşmelerine de dayanılarak aktarılmıştır. Bu noktada ise Kazım Karabekir’in sadece bu meselede değil, daha önce de Sultan Vahdettin’in zararlı beyanlarını desteklemesi ayrı bir öneme sahip olup Kurtuluş Savaşı’nın iç dengesini ve çatışmalarını daha iyi göstermektedir.

Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin Han, Türk Kurtuluş Savaşı’nı desteklemek şöyle dursun her zaman için baltalamıştır. Bu baltalamalardan birisi de 20 Eylül 1919 tarihinde yayımladığı bir bildiridir. Bu bildiride, Sultan Vahdettin’in en can alıcı cümleleri ise şunlardır;

Milletin her ferdinden bu günkü durumun nezaketini takdir ederek sessizlik ve soğukkanlılığını korumasını, kanunların hükümlerine ve hükümetin emirlerine uymasını, düzen ve asayişi bozacak hareketlerden sakınmasını”

“Büyük devletlerin adalet ve insaf duyguları ile gerçekleri gittikçe anlayan Avrupa ve Amerika kamuoyunun yumuşaması da bu umudumu belgelendirmektedir.”

İstanbul Vahdettin’in Beyannamesini Nasıl Yorumladı?

Sultan Vahdettin’in bu teslimiyetçi iletisinin ulusta yarattığı ağır tepki, Sivas Kongresinden 9 gün sonraya rastlamış ve millet için çabalayan insanların meşruluğuna gölge düşürmüştür. İstanbul’daki Milliyetçi ve Mandacı-İngilizci basın arasındaki savaşlarda da günümüzdeki kıvırmaları aratmayacak bazı manşetler görünmüştür. Örneğin; “Osmanlı Padişahı Sultan Mehmet Han-ı Sadis Hazretleri”nin “Beyanı Hümayunları” denilerek sunulan haberlerde, Peyam Gazetesinden meşhur Ali Kemal; “Padişahımız adalette yekta olduğunu dünkü beyannamesi ile bir kere daha gösterdi” denirken şeriatçı ve saltanatçı Vakit Gazetesi ise “Zatı Şahane umum milletin intizam ve asayişi bozucu hareketten kaçınmasını, hükümetin emirlerine uyulmasını emrediyor” demekteydi. Tasvir-i Efkar Gazetesi de bildiriyi desteklemiş, Akşam Gazetesinden ise Necmettin Sadık ise bildiri hakkında destekleyici bir yorumunu sunmuştu. Hatta, İzmir işgali ile yaşanan heyecandan doğan bu hareketlerin geçici ve zarar verici olduğu vurgulanmıştı. İstiklal Gazetesinden Rauf Ahmet ise şöyle diyordu;

“Ümit ve endişe içinde bekliyorduk. Beyanname-i Hümayun’u kemali hürmetle ve huşu içinde okuduk. Fevkalade tedbirlere çare bulmak lazım geldiği unutulmamalıdır” 

Kurtuluş Savaşı, Fikirtepe…

İkdam Gazetesi de benzer biçimde desteklerini sunmuştu. Kurtuluş Savaşı başlayalı henüz sadece 4 ay geçmişti, peki böyle bir bildiri neden yayınlanmıştı? Önceki makalelerden de hatırlanması gerektiği gibi Mustafa Kemal Paşa, Damat Ferit Paşa Hükümetine karşıt olarak İstanbul ile Anadolu arasındaki iletişimi koparmıştı. Bu nedenle de Sultan Vahdettin, bu iletişim ablukasının abartı ve gereksiz olduğunu anlatan bildirisiyle, Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal’i zor duruma düşürmek istemiş ancak her şeyde olduğu gibi “zor” bunu da çözmüştü. Bildiriden 10 gün sonra, 30 Eylül 1919 günü Damat Ferit Paşa istifa etmişti, 1920 yılının İlkbaharındaki işgal harekatına kadar da Sadrazam olamayacaktı. Milliyetçileri durdurmak ve engellemek için daha farklı yollar izlenmeye böylece başlanmıştı.

Peki, herkesin kendisine göre yorumladığı ve farklı şeyler anladığı ancak sonunda desteklediği bu teslimiyetçi ve işbirlikçi beyanname hakkında Kazım Karabekir ne düşünüyordu?

20 Eylül 1919 Beyannamesi ve Kazım Karabekir

Sultan Vahdettin’in “adalet”, “insaf”, “vicdan” sözcükleriyle dolu ve halka işgallere, zulümlere sabretmesini söyleyen bu uyuşturucu beyanname hakkında Kazım Karabekir, daha dört ay önce desteklediği Paşasına sırtını dönmüş ve Kurtuluş Savaşı boyunca yaptığı gibi bazen gizliden, bazen açıktan Saltanat-Hilafet ekseninde, İstiklalcilere karşı tavır almıştır.

Karabekir, 21 Eylül 1919 günü, yani Damat Ferit’in istifasından 9 gün önce ve Sivas Kongresi kararlarının alımından 10 gün sonra, bağlı bulunduğu Trabzon Mevki Komutanı’na bir telgraf çekmiş, “Şevketli Halifenin, Sultanın” teslimiyetçi beyannamesini öve öve bitirememiştir.

“Trabzon Mevki Komutanı’na, Şevketli Padişahımız Hazretlerinin ulusuna karşı yayımladıkları kutlu bildirilerin hemen görevlilere ve halka ulaştırılması gereklidir. Böylece şimdiki hain hükümetin melek yüzlü Padişahımız efendimizi ne denli küstahça ve gözü peklikle aldatmakta olduklarını anlayamayanlar kaldıysa hepsi anlasınlar. Ulusu ve ülkesi için kutlu yüreğinin ne denli büyük bir sevgi ve esirgeyicilikle dolu olduğunu gösteren bu bildiride en açık olarak göze çarpan şey, hükümetin haince gidişi üzerine ulusun halifelik katına sunduğu yakınma yazılarının daha Padişaha bildirilmemiş olmasıdır. Çünkü ulusa ve yurda karşı çektikleri hainlik hançerini bilmiş olsalardı, bu hainleri bir dakika bile yerlerinde tutmayacaklarına, kutlu bildirideki yürekten gelen anlatım en büyük tanıktır. Bu hainler bu gerçeği bildikleri için halife efendimizi doğrudan doğruya ulusla karşı karşıya getirmiyorlar. Bunun için ulusa düşen ödev, şanlı Padişaha sonsuz sevgi ve bağlılığını durmadan göstermek ve sunmakla birlikte, bütün ulusun ve ordunun birlik olarak Padişahın söz götürmez haklarını, ulusun ve ülkenin varlığını kurtarmaya çalıştıkları, ama bu hain hükümetin yasal ve gönülden bağlılığı anlatan bu davranışı Padişahımız efendimizden gizledikleri, üstelik büsbütün ters bir biçimde gösterdikleri gerçeğini dün karar verildiği üzere halifelik katına aracısız bildirmektir. Erzurum halkının bu yolda yazacakları telin bir örneği oraya bildirilecektir.”

15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir

Yaşanan acıların ve tüm bu haberleşmelerin esnasında, askerlerimizi gösteren bu fotoğrafların değeri bilinmeli…

Mustafa Kemal Paşa, söz konusu bildirinin Kurtuluş Savaşı’nın fikirlerine ve arzularına karşıt olduğunu bildiği için, Sultan tarafından yazılmadığını, onun bu durumdan haberdar dahi olmadığını söyleyerek özünde Sultan’ın hain olduğunun zamanla anlaşılacağı sürece katkıda bulunurken, bildiriyi de bir İngiliz yapıtı olarak niteliyordu.

Kazım Paşa ise bildiriyi kutlu, yürekten anlatımlı, inanılacak ve milleti düşünen, sevdalı bir yapıt olarak niteliyor, ne olursa olsun İstanbul ile bağların koparılmamasını istiyordu. Üstelik, nitelemekle kalmamış bildirinin yayılması için her şeyi yaparak, İngiliz destekli Hilafet-Saltanat makamını işgal eden zat için karşı propagandaya katılmıştır.

Aynı Karabekir, Heyet-i Temsiliye’nin ülkenin batısına geçmemesi gerektiğini belirtmiş, Kuva-i Milliye gibi bugün dahi genç nesillerin göğsünü kabartan milli heyecanları ve mücadeleyi en üstün biçimde yansıtan şanlı örgütlenmeleri kötülemiş, dağıtılmasını talep etmiştir. Ona göre her şey İstanbul’un denetimindeydi ve işgaller de geçiciydi. Keza bu Padişah-severlik sonra da filizlenecek, cumhuriyetin ilanına karşı çıkacak, Vahdettin tarafından desteklenen Şeyh Sait İsyanı’na da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının yöneticileri ile destek olacak, hatta İzmir Suikasti‘ndeki Mebuslardan Ziya Hurşit, Abdülkadir ya da tertipçilerden Sarı Edip Efe gibi sanıklar, kendisinin bu durumdan haberdar olduğunu ve Mustafa Kemal’in öldürülmesi ile Karabekir’in Cumhurbaşkanı yapılacağını söylemişlerdir.

Karabekir, Kemal Paşaya da bir telgraf çekerek, söz konusu bildiriyi öve öve bitirememiştir.

“Bu konuda düşünceleriniz var mı? Bu kutlu bildiri, ulusun padişahına gerçeği bildirmesine yeniden elverişli bir durum yaratmıştır ki, Erzurum halkı hükümetin bütün cinayetlerini sayarak, yeniden padişaha dileklerini bildirecektir. Bunun örneğini ya çekilmek üzere ya da bilgi için sayın kurulunuza sunacağım”

Sultan Vahdettin’in halk üstündeki etkisini arttırmak ve Milliyetçileri zayıflatmak için yayımladığı bu bildiriye karşı Mustafa Kemal de kendisine bir bildiri yayımlayarak, İstanbul üzerindeki etkisini arttırmasını sağlayacak “Damat Ferit’i” istifa ettirecek tavrını ve kararlılığını göstermiş, kendisine yapılan baskıları savuşturmuştur.

Hüsrev Gerede, Hilafet Ordusu Generali Süleyman Şefik Paşa’nın Damadı ve Atatürk’ün Samsun’da yanında bulunan 18 kişiden birisidir.

“Tarihte şimdiye kadar işlenmiş olan ihanetlerin hiçbirisiyle kıyaslanmayacak bir ihanetle halkı birbirinin aleyhinde kışkırtan ve milleti yabancıların ihtiraslarına feda eden bu kabinenin, milletin istememesine rağmen hala yerinde kalması büyük felaketleri davet etmektedir… Onun için hemen Ferit Paşa kabinesi yerine halkın güvenine layık bir hükümetin kurulmasını bütün millet adına padişahımızdan niyaz ve istirham ederiz.”

Bunun üzerine, Damat Ferit bir süre daha bekletilmiş ancak kararlılık sürünce ve Kazım Paşa benzeri İstanbul bağıtlı kişiliklerin muhalefeti de yetmeyince istifa etmiştir. Fakat çok geçmeden defalarca kez olmak üzere yeniden Sultan Vahdettin tarafından iktidara getirilmiştir.

Sultan Vahdettin’in Türk Ordusunu Zayıflatma ve Etkisizleştirme Denemeleri Nelerdir?

30 Ekim 1918 Mondoros Ateşkes Anlaşmasının hemen ertesinde, Sultan Vahdettin, İngilizleri hoşnut etmek için Türk Ordusunun 10/9’unu terhis etmiştir. Ali İhsan, Yakup Şevki Paşalar gibi pek çok önemli şahsiyetin Bekirağa Zindanlarından sonra Malta’ya sürgün edilmesini onaylamıştır. Kuva-i Milliye’ye yardım ve yataklık eden Cevat Paşa, Cemal Paşa gibi şahsiyetleri de görevden aldırmış, Milliyetçilerin idamı için Kürt Nemrut Paşa Mahkemelerini kurdurmuş, Süleyman Şefik Paşa vasıtasıyla da milliyetçi subayların rütbelerini söktürmüştür. Hatırlanması gerekir ki 1-7 Kasım arasında, Adana’da Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olan Mustafa Kemal Paşa, Ahmet İzzet Paşa’ya çektiği telgraflarla bu duruma karşı çıkmış, emirlere itaat etmeyerek de silahlarını İngilizlere vermemiş, askerlerini memleketlerine göndermemiş, ileride Güney Cephesinde kullanılacak olan askeri birlikleri ve teçhizatı direniş hücreleri ve gizli depolar biçiminde örgütlemiştir.

Yazıda bahsi geçen Londra Konferansından bir görüntü.

Sultan Vahdettin, 25. Kolordu Komutanlığı ve İstanbul Muhafızlığı ile Askeri Nigehban Cemiyeti gibi çeşitli ordular da kurdurmuştur. Bu orduların görevi ise İstanbul’da İngilizlerin ve diğer yabancıların güvenliğini sağlamak, Padişahı korumak ve milliyetçileri tutuklamaktır. Hatta, 15 Mayıs 1920 İzmir İşgali sonrası yaşanan süreçteki tüm milliyetçi tepkileri, kötülemiş ve ordunun bunlara asla alet olmamasını talep etmişlerdir.

25. Kolordu ve İstanbul Muhafızlığı ile Askeri Nigehban Cemiyeti dışındaki en önemli İngiliz kuklası ordu ise adı “Hilafet Ordusu’na” çıkmış olan Kuvva-i İnzibatiye’dir. Aynı süreç içerisinde, okul kitaplarından Rumbeyoğlu Mehmet tarafından Türk sözcüğü çıkartılmış, Şeyhülislam Mustafa Sabri tarafından Kuvvacılar kafir ilan edilirken, ordunun asıl işinin şu zor zamanlarda “oruç tutmak” olduğu belirtilmiştir.

Adı 20 Eylül 1919 tarihli beyanname ile geçirilen Ali Kemal ise ordunun görevinin oruç tutmak olduğunu söyleyen M. Sabri’den üç ay sonra, ordunun görevi namaz tutmak, dua etmek ve padişaha bağlı kalmaktan başka bir şey değildir demiştir. İstanbul Müftüsü Dürrizade, 11 Nisan 1920 tarihli bildirisinde ise Kuvvacı Paşaların katlinin caiz olduğunu, bu uğurda ölenlerin şehit, yaralananların gazi olacağını söylemiştir. Hatta, Mustafa Kemal dahil tüm Millici Subayların rütbeleri sökülmüş, nişanları, madalyaları alınmış, idama mahkum edilmiş, bu idamlara ise onları destekleyen Rıfat Börekçi gibi çeşitli din adamları da dahil edilmiştir.

Yazının anısına adandığı Yahya Kaptan’ın bir fotoğrafıdır.

Adı gazetelerle geçirilmiş Ali Kemal ise İçişleri Bakanı olduğu süre içerisinde, 26 Haziran 1919’daki bildirisiyle, valilerin ve komutanların, mutasarrıfların ve müftülerin İstanbul Hükümetinin emrine uymaması durumunda ağırca cezalandırılacağını söylemiştir. Kemal Paşa’nın zorla asker topladığı yalanlarıyla da Anadoluya gönderdiği çeşitli kurullarla orduyu baskı altına almak istemiş, geri gelen paşalara ise ödüller vaat etmiştir.

Hilafet Ordusu, Kuvayı İnzibatiye ve Sultan Vahdettin’in İngilizlere Yaranma Çabası

İstanbul Müftüsü Dürrizade’nin Kuvvacı Paşaları öldürmek caizdir fetvasından 7 gün sonra yani 18 Nisan 1920 tarihinde,  Hilafet Ordusu, Sultan Vahdettin ve gene onun onayıyla Sadrazam olan Damat Ferit Paşa tarafından kurulmuştur. Bu ordunun temel amacı bir İsyan Hareketi olarak gördükleri, Türk Milliyetçilerinin Kurtuluş Savaşı’nı baltalamaktır.

Mondoros Ateşkes Anlaşmasına göre Türk Ordusunun tüm silahları alınmış ve askerleri terhis edilmişken böyle bir ordunun kurulmasının ancak İngilizlerin desteği ile mümkün olacağı da aşikardır. Keza, İstanbul’daki tüm silah depoları İngilizlerin elinde olduğu gibi Mondoros’a göre herhangi bir silahlı teşkilatı oluşturmak, Osmanlı Sultanı için yasaklanmıştır.

Bu mantıklı kanıtlamanın dışında, somut deliller de tarihçilerin elinde bulunmaktadır. Örneğin, Damat Ferit Paşa, Kuvayı İnzibatiye için, 600 tüfek, 30.000 piyade fişeği ve 800.000 makineli tüfek cephanesi verilmesi için İngiliz Yüksek Komiserliğinden ve Başkumandanlığından bir onay belgesi almıştır. Ayrıca, Sapanca bölgesindeki saldırısı başarısız olunca geri püskürtülen Hilafet Ordusu, 14 Haziran 1920 tarihinde, 242. İngiliz Tugayının siperlerinden, tabyalarından ve tel örgülerinden faydalanarak geri çekilmiştir.

Kuva-ı İnzibatiye için toplamda 1.25.850 lira ödenek ayrılmış, fakir halk yüksek maaşlar ile bu ordunun cazibesine çekilmek istenmiştir. Erlere 30, çavuşlara 35, başçavuşlara 40, teğmenlere 60, üsteğmenlere 70, yüzbaşılara 80, kıdemli yüzbaşılara 90, tabur komutanlarına 100, alay komutanlarına 150 lira aylık verilmiştir. Ordu Komutanı olarak ise Milliyetçi subayları sindirmek noktasında adı daha önce geçirilmiş Süleyman Şefik Paşa seçilmiştir. TBMM’deki milletvekillerinin dahi maaşlarının yarısını Türk askerlerinin iaşesine ayırmak zorunda olduğu, subayların aylarca maaş alamadığı bir durumdayken, 12.000 kişilik Hilafet Ordusunun 3 Piyade Alayı, 1 Topçu Taburu biçiminde ve zenginlik ile oluşturulması, ayrıca dikkat çekmektedir. Anadoludaki kardeşlerine kurşun sıkmaya gelen bu insanlar, para tarafından çekildikleri gibi İstanbul Müftüsü Dürrizade’nin kuvvacıları öldürmek sevaptır biçimindeki fetvalarından da aynı biçimde etkilenmiştir, bu ordunun en büyük eksiği ise “paralı bir ordu” olması ve “gönüllülük esasına” dayanmamasıdır.

Kuva-yı Milliyecilerin bir fotoğrafı. Tinleri uçmağ olsun.

Süleyman Şefik Paşa, aynı zamanda Ali Kemal tarafından Anadoluya, Milliyetçi hareketleri etkisizleştirmek için gönderilen heyetlerin bazılarında da görev yapmıştır. 5 Ağustos 1919 günü Konya’dan çektiği telgrafta, Milliyetçilerin çok güçlü olmadığını ve kendisine yetki verilirse, bu isyan hareketini bitirebileceğini belirtmiştir. Bunun üzerine 14 Ağustos 1919 günü Harbiye Nazırı yapılmıştır. İstanbul’da pek çok milliyetçi subayın var olduğu yönündeki iddiaların izini sürmüş ve İstanbul Muhafızlığı, Genelkurmay İkinci Başkanlığı, Harbiye Nezareti Müsteşarlığında pek çok subayı kovdurmuş, hapsettirmiş, yerlerine ise İngiliz taraftarı kişileri getirmiştir. Bu subaylardan birisi ise İsmet Paşa’nın ta kendisidir!

Mülki amirlere, İsyancılara karşı her türlü yardımın yapılması gerektiğini belirtmiş ve 19 Ağustos 1919 günü de Sultan Vahdettin tarafından aldığı tüm kararlar onaylanmıştır, ayrıca ordu müfettişlerinin sivil idarecilere olan emir verme yetkisini kaldırmak da aldığı kararlar arasındadır. Aynı zamanda Trakya’da mücadele eden Cafer Tayyar Paşa’ya yazdığı emirde ise savunma yaparak İngilizleri kızdıran her ordu mensubunu sertçe tenkit etmiş, İzmir İşgali sonrası aynı davranışı gösteren Askeri Nigehban Cemiyeti ile aynı biçimde davranmıştır.

Hilafet Ordusunun karargahı olarak kullanılan Yavuz Zırhlısı, daha sonra modernize edilerek kullanılmaya devam edilmiştir.

Kuvayı İnzibatiye’nin ilk alayı 29 Nisan 1919 günü İzmit’e geçmiş iken ikinci alayı da Yavuz Zırhlısı ile İzmit’e geçerek kurulan karargah çevresinde konuşlanmıştır. Diğer alaylarla Süleyman Şefik Paşa’nın gelmesiyle harekat için hazırlıklar tam olsa dahi başarılarıyla İzmit Mutasarrıflığına atanan Binbaşı Ahmet Anzavur’a gelen “bu orduyu destekle…” biçimindeki telgraf komut kademesini şaşırtmıştır. Yavuz Zırhlısına gelen Ahmet Anzavur, çeşitli emirler verme yetkisini kendisinde görmüş ve İstanbul Hükümeti tarafından da önceden kanıtladığı değeri gereği bu duruma ses çıkarılmamıştır. Bunun üstüne Süleyman Şefik Paşa istifa etmiş, yerine Suphi Paşa getirilmiştir. Bu sıradaysa 2000 kişilik bir askeri güç ile 10 Mayıs’ta Adapazarı, 13 Mayıs’ta Kadırga, Hilafetçiler tarafından ele geçirilmiştir. Aynı zamanda, 13 Nisan 1920 günü başlayan ve Anzavur Ahmet’in yönettiği Bolu-Düzce İsyanı da aynı bölgede sürmektedir. 14 Mayıs’ta ise Gevye’ye saldırılmış, Anzavur ise aynı zamanda İstanbul’dan maddi destek istemiştir.

Her iki düşman birliğinin de amacı, Ankara’ya Eskişehir yolunu ele geçirerek ilerlemektir. 17 Mayıs’ta ise Gevye’ye saldırılmış, boğazı geçerek söz konusu istikamette ilerleme kaydedilmek istenmiştir. Bu bölgeyi savunan Ali Fuat Paşa ise Anzavur Ahmet’in saldırıları ile şaşkına dönmüştür keza kendisi beklemediği bir bölge olan İkramiye yönünden bir harekata geçmiştir. 30 Piyadeye karşı 300 Süvarinin savaşa tutuştuğu bu noktada, Ali Fuat Paşa’nın aldığı kararlar hayati önem taşımıştır.

Hilafet Ordusunun Dağıtılmasıyla Hilafetin Kaldırılışı arasındaki bağlantı da unutulmamalıdır.

Bu saldırıyı anılarında ayrıntılı biçimde aktaran Ali Fuat Paşa’nın yaveri İdris Çora, ambardan çıkarılan bir makineli tüfeği kullanarak Anzavur ve Kuva-i İnzibatiye güçlerinin demiryolu istasyonuna girmesini yarım saat geciktirmiştir. İki saat süren 30 kişilik direniş sonunda Demirci Efe’nin atlı zeybekleri ve Yüzbaşı Mesut Bey Müfrezesi bölgeye gelmiş ve Anzavur ile Kuva-i İnzibatiye geri püskürtülmüştür. 20 Mayıs’ta Anzavur ve Suphi Paşayı kutlamak üzere İzmit’e gelen Damat Ferit, düş kırıklıkları içinde, Ali Fuat Paşa‘nın 23 Mayıs’taki Adapazarı ve Sakarya’yı ele geçirme başarılarına maruz kalmıştır. Savaşın başındaki bu dönemde, ele geçirilen 4 top ve 4 makineli tüfek de aynı zamanda anılarda yer almaktadır. Bunun üstüne, Kuvayı İnzibatiye’nin moral bozukluğu ile askerlerinin bir kısmı Milliyetçi Kurtuluş Savaşı saflarına katılmıştır.

Diğer saldırıların da sonuç vermemesi ile 18 Nisan 1920’de kurulan Hilafet Ordusu, 25 Haziran 1920 günü dağıtıldı. Aynı gün Batı Cephesi Kumandanlığı kurularak Komutanlığına Ali Fuat Paşa atandı, 26 Haziran günü ise Adana ve Elcezire Cephesi kuruldu, 27 Haziran 1920 günü ise Çopanoğulları Ayaklanması başlatıldı, 27 Haziran’da Kula Olayı çıktı, bozguncu kişilikler Türk Askerini silahlarını alarak dağıttılar ve Balıkesir-Erdemit bölgesi Yunanlar tarafından işgal edildi, aynı günlerde Mudanya’ya İngilizler asker çıkarttı, 8 Temmuz’da ise Yunanlar Bursa’yı işgal etti.

İşte, bizim Vahdettin-Türk Milliyetçileri Mücadelesi ekseninde ele aldığımız başat konuların yaşandığı dönemin ne kadar yoğun ve çok yönlü bir mücadele içerdiğini gösteren bir kaç örnek, bütün bu isyanların, haberleşmelerin ve ihanetlerin arasında yaşanmaktadır.

Yazıda, adı Londra Konferansı ile geçen Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk’in Moskova Anlaşması Heyeti ile bir fotoğrafı.

Bütün bunlarla birlikte, Anzavur Ahmet’e karşı mücadelesiyle bilinen ve Nutuk’ta Mustafa Kemal Atatürk’ün övgüsüne layık olmuş bir Kahramanı anmadan olmayacaktır. Hilafet Ordusu’nun en büyük cinayetlerinden birisi, Yahya Kaptan cinayetidir. Pusuya düşürerek kendisini tutuklayan Hilafetçiler, elli arkada bağlı ve su içen Yahya Kaptanı, Hilafetçi Üsteğmen Abdurrahman Efendi tarafından sırtından vurulmuştur. Yahya Kaptan’ın son sözü ise;

“Kalleşler!” olmuştur.

SONUÇ

Sultan Vahdettin Han, Milliyetçi subayları ordudan kovdurmuş, Mondoros Mütarekesi ile yaşanan süreçte, orduyu terhis ettirmiş, Damat Ferit Paşa, Rumbeyoğlu Mehmed, Dürrizade, Mustafa Sabri, Ali Kemal gibi pek çok vatana ihanet etmiş kişi ile birlikte hareket etmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın başlatıcısı ve yürütücüsü Mustafa Kemal başta olmak üzere tüm Kuvvacı Paşaları idama çarptırmış, dönmek isteyenlere ödüller vaatetmiş, İngilizlerle birlikte Hilafet Orduları kurarak, Türk Milliyetçilerinin üstüne saldırmıştır. Yayınladığı beyannameler ile Millicilerin gücünü azaltmış, Kürt Nemrut Paşa Mahkemelerinde onları idam ettirmiş, Anadoluya heyetler göndererek Türk Askerinin taraf değiştirmesi ve İngilizlere itaat etmesi için uğraşmış, ordunun silahlarını İngilizlere vermiş, Londra Konferansına giden Yusuf Kemal TENGİRŞEK’in bavulundaki belgeleri çalıp düşmanlarımızla paylaşmıştır. Tüm bunları yapma nedenleriyse daha önceki makalelerimiz de okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır.

Sultan Vahdettin Hain mi Kahraman mı adlı yazı serimiz, bundan sonrasında çeşitli tekil olaylarla ekler biçiminde devam edecektir. Ayrıca, bir önceki makalemiz olan Sultan Vahdettin’in İngilizlerle Yaptığı Gizli Anlaşmaları okuyarak daha geniş bilgi sahibi olabilirsiniz.

Bu yazı, Yahya Kaptan’ın sönmez-ateşten anısına adanmıştır.

Politik Deli

23 Ekim 2018

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*