VI. Mehmed Vahdettin Kimdir? Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin Hain Miydi?

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in gerçekte kim olduğu ya da olmadığı konusunda yapılan tartışmalar günümüzde dahi sürmektedir. Bu konuda sunulan görüşler temelde iki ayrı sonuca çıktığı gibi çeşitli gerekçeler sunulmakta ancak bu gerekçelere siyasi görüşler de dahil edilmektedir. İmparatorluğun Başkenti bombalanmaktayken tahta çıkan Son Osmanlı Halifesi Sultan Vahdettin’in ise bir hain olup olmadığı konusunda yazılacak bu yazı dizisinin ilk sayısında, kendisinin kişiliğine, yaşayış biçimine ve tahta çıkış sürecine değinecek, sonraki yazı sayılarında da kronolojik olarak ayrıntılar sunulacaktır.

Şehzade Vahdettin Nasıl  Veliaht Oldu?

Son  Padişah Vahdettin, 1861 doğumludur. Sultan Abdülmecid’in 30 çocuğundan 23. sırada doğmuş olan Vahdettin, kendisinden önce tahta geçen 5. Mehmet Reşat ve 2. Abdülhamid gibi Sultanların küçük kardeşidir. Sultan Vahdettin’in kişiliğini ise yaşadığı bu saray havası derinden etkilemiş ve ileride izleyeceği politikaların da mimarı olmuştur. Bebekliğinin 4. ayında Babasını, kısa bir süre içinde de gene Annesi Gülistu Hanım’ı kaybetmiş ve yetim kalmıştır. Buradaki yetimlik elbetteki bir köylünün ya da işçinin değil bir soylunun yetimliğidir. Sultan Vahdettin, çocukluğu boyunca saray cinayetlerine, entrikalarına, komplolarına ve tahttan indirilmelere, rejim değişikliklerine tanık olmuş, bu durum da onun kişiliğini derinden etkilemiştir. 1. Meşrutiyetin ilanı sırasında yaşanan kargaşayı görmüş, İstanbul’a gelen Rus ordusunun seslerini duymuş, abisi 2. Abdülhamid’in baskıcılığını görmüş, kendi ordusuna güvenmek yerine tahtını korumak için İngiliz Donanmasını İstanbul’a davetine tanık olmuş, Avrupa’daki İttihatçı Ahmed Rıza ve Doktor Nazım gibi kişiliklerin çalışmalarının etkilerini yaşamış ve nihayet 2. Meşrutiyet ile saray gücünün iyice devrildiğini görmüş, bu sırada abisi 2. Abdülhamid’in kendisinin de kardeşi olan bazı kişileri öldürttüğünü, bazılarının cenazesine dahi insanların korkudan gidemediğini anlamıştır. Sultan Vahdettin bu şiddetli ve kasvetli bir havada, korkunç olaylara eşlik eden bir ruha sahip olarak, Saraydaki pek çok harcanabilecek ve sırası gelirse diye bekletilen bir önemsiz alternatif olarak yetimliği boyunca yaşamıştır ancak yaşadıkları 2. Abdülhamid’in indirilişine kadar olanla da sınırlı değildir, kişiliğini yaratan bu olayların asla değişmeyeceğini onda kanı olarak yaratan olaylar devam etmiştir.

Vahdettin'in Çocukluğu

5. Mehmet Reşat’ın Padişahlığı ve Halifeliği sırasında, Veliaht olan Yusuf İzzettin Efendi, 1916 yılında intihar etmiştir ya da bazı kaynaklarda geçtiğine göre İttihatçılar tarafından onlara karşı bir figür olduğu için öldürülmüştür. Bunun üzerine ise Vahdettin, Veliaht Vahdettin olmuştur.  İttihatçıların, hiç bir zaman saray için hazırlanmamış ve padişah olmasına dahi ihtimal verilmemiş, bu yüzden de gerekli eğitimi almamış, yetim olarak büyümüş sinik birisini Veliaht olarak görmek istemesi doğaldır, suikast düzenlenmemiş olsa dahi durumun onların işine geldiği de gözden kaçırılmamalıdır. Keza, 2. Abdülhamid’in tahta çıkışı da aynı gerekçeler ve nedenler ile gene Türk Ordusundan Paşalar ile İngiliz Elçiliği tarafından hazırlanmıştır, nitekim İngilizler de çok geçmeden Ruslara karşı destekledikleri 2. Abdülhamid’den Kıbrıs’ı satın almış,  Mısır’ı ise savaşsız ilhak etmiş, Süveyş  Kanalı açmıştır, 2. Abdülhamid ise Süveyş Kanalından hisse senedi alarak bu duruma ortak olmuştur.

Vahdettin yaşadığı tüm bu kargaşanın köşe taşları olan abilerinden 2. Abdülhamid, 5. Mehmet Reşat ve Amcası Abdülaziz gibi örneklerin tahttan indirilmesi ve Abdülaziz’in öldürülmesi ile ilgili olarak korku duyduğunu ve bu olayların onu etkilediğini Adliye Nazırı İbrahim Bey’e şu şekilde açıklamıştır;

“Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiçbir şeyden korkmam. Fakat pek ağır bir vazife üstlendim. Allah’tan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır. Siz böyle şeyleri anlarsınız. Odaların birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde babam vefat etmiş, birinde amcam yahut kardeşime bir şey olmuş. Elhasıl biri feci, biri ruhperver… Bunları gördükçe korkuyorum.”

Sultan Vahdettin
Sultan Vahdettin Han, Saray Selamlığında…

1916 Yılında Veliaht olan Vahdettin, veliahtlık görevi sırasında Yaveri Mustafa Kemal ile birlikte Avusturya-Macaristan  İmparatorluğuna ve Almanya İmparatorluğuna ziyaretler düzenlemiştir. Bu dönemde, Osmanlı Devleti’nin siyasetini anlamak için nesilden nesle süren yenilgilerin ve karanlığın yarattığı psikolojik etki de bilinmelidir. Vahdettin’in yaptıkları ile ilgili olarak kendisinin psikolojisini yaratan olaylar incelendiği gibi Osmanlı Siyasetine yön verenlerin de psikolojisi ayrı olarak gene incelenmelidir. Konu gereği Vahdettin’in merkez alınacağı bu yazı dizisi okunurken, İttihat-ı  Terakki Fırkasının yöneticilerinin açısından da bakılmasına tarihi anlayabilmek adına dikkat edilmelidir. Bu dönemde, bahsi geçen tüm etkiler ve bitmek bilmeyen kargaşadan dolayı iki ucu da aynı yere çıkan bir tartışma vardır.

Sultan Vahdettin’in Birinci Dünya Savaşı Hakkındaki Görüşleri

İngilizlerin mi yoksa Almanların mı Yanında Savaşa  Girmeliyiz? Bu soru, Osmanlı İmparatorluğunda senelerce tartışılmıştır, örneğin İttihat-ı Terakki’nin Maliye Bakanı Cavit Bey, savaşı İngiltere’nin kazanacağını düşünerek onları desteklemektedir, Osmanlı İmparatorluğundaki casusları ile Avrupalı Güçler, bir paylaşım savaşına seneler önce zaten başlamıştır. Bu savaşa, Bağdat Demiryolu Savaşı en büyük örnektir. Bağdat Demiryolu Savaşı, Edward Mead Earle tarafından yazılmış bir kitap olarak bu konuya değinmektedir. Aynı dönemde, Prof. Dr. Nauman da Almanya’dan gelerek Osmanlı İmparatorluğunun bir Alman sömürgesi olup olamayacağını bilimsel incelemelerle denetlemiştir. Osmanlı İmparatorluğunun yöneticilerinde, kendilerinin küçük bir devleti ve güçsüz bir milleti temsil ettiği inancı Avrupalılar tarafından yüzlerce yıl süren bir geri kalmışlıkla nakşedilmiştir.  Bu yüzden, savaşa girmenin son çare olduğuna inanan Osmanlılar, savaş gününde kimin yanında olacaklarını uzun uzadıya tartışmıştır. Aynı şekilde, Cavit Bey, anılarında İngiliz Sefaretine gittiğinde savaşa İngilizlerin yanında girmenin artık mümkün olmadığını anladığını da yazmıştır.

Sultan Vahdettin Töreni
Sultan Vahdettin’in Kılıç Töreni

Bunun nedeni, kendisine bir ilgi dahi gösterilmemiş olmasıdır, bunu çok geçmeden ortaya çıkacak olan Syces-Pycot Anlaşması kanıtlayacaktır. İttihat-ı Terrakki’den Enver Bey, bu dönemde henüz önemli bir ad değildir ancak bahsi geçen Casus Savaşında, Almanya’da Askeri Ateşe olarak bulunduğu sırada, Almanların tarafına çoktan geçmiştir. Wilhelm tarafından Osmanlı aynı dönemde “Enverli” olarak çağrılmaktadır. Talat Paşa’ya yaptığı suikast tehditleri ile önce Albaylığa ardından Generalliğe yükseltilmiş, Paşa unvanı verilmiş ve sonra da Saraydan Naciye Sultan ile evlenerek Osmanlıların Almanya tarafında savaşa girmesine gidilecek yol açılmıştır. Bütün bunları ise Balkan Savaşlarında, Bulgarların boşalttığı Edirne’ye erkenden gitmesi ile talep etme hakkını kendisinde görmüştür. Sultan Vahdettin ise 1. Dünya Savaşı öncesinde de sonrasında da Uluslararası Siyasette, bir Almancı ya da Alman Destekçiliğine sahip değildir ancak kendisi de İngiliz Destekçilerinden ve hayranlarındandır. Vahdettin sayı dizisinin ilk parçası olan bu yazıda, bütün bu konulara ayrıntılı olarak eğilmenin amacı ilerideki yazılardaki anlatılacakların daha berrak olarak anlaşılmasını sağlamaktır.

Sultan Vahdettin Han’ın Kişiliği Nasıldır?

Anlatılanların ışığında, Vahdettin’in kişiliğine ve 1918-1923 arasındaki olaylara olan bakış açısına daha fazla yaklaşmak için, 1861-1918 arasında Vahdettin’in yaşadıklarına ve Osmanlının da yaşadıklarına bakmak gerekli olduğundan bilinmesi gereken ayrıntılar aşağıda okuyucuya sunulmaya devam edilmiştir.

36. Osmanlı Padişahı IV. Mehmed’in ilgi alanı ve mesleği hukuktur.  Kendisi bir İslam hukuk uzmanıdır, aynı zamanda bu bağlamda da dört eşi vardır. Daha önce ilk eşine, Emine Nazikeda Hanım’a, başkasıyla evlenmeyeceğinin sözünü vermiştir, kendisinden Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan adında iki kızı olmuş ancak ilk eşine verdiği söze rağmen ikinci, üçüncü ve dördüncü eşlerini de almıştır. Bazı iddialara göre bunun nedeni, ilk eşinin daha fazla doğum yapamayacak olmasıdır ancak her halükarda dört eş durumunun Sultan Vahdettin’in eşine verdiği söze sadık kalmadığını kanıtlamaya yeteceği düşünülebilir.

Son Padişah Vahdettin
Sultan Vahdettin, İstanbul’daki sarayında.

Almanlara son derece karşı ve siyasette her zaman İngiliz taraftarlığını benimsemek isteyen Sultan Vahdettin Han’ın kişiliği ise belirli örneklerle şu şekilde incelenebilir.

Doktoru Reşat Paşanın belirttiğine göre çok sağlıklı bir bedeni yoktur, çocukluğundan beri çok önemsenmediği için taht adayları kadar iyi bir geçmişe sahip değildir. Romatizmasından dolayı sağlıklı şekilde yürüyememektedir, çocukluğunda da ağır hastalıklar yaşamıştır. Bir diğer özelliği ise kuşkuculuktur, bunun nedeni bahsedildiği üzere Amcasının öldürülmesi ve iki Ağabeyinin tahttan indirilmesidir. Bu yüzden kendi cebinde her zaman için bir tabanca taşımaktadır. Tek şahit olduğu suikastler ya da tahttan indirmeler de kendi ailesine yönelik değildir. Bu dönemde, Cumhuriyet ve Meşrutiyet yönetimleri güç kazanarak Avrupa’da da aynı durum yaşanırken Osmanlı İmparatorluğu içinde İttihatçılar, Mahmut Şevket Paşa, Resneli Niyazi gibi önemli ve güçlü İttihatçıları öldürmekte hatta daha da ötesinde Kut-ul Amare Zaferini hazırlayan planları çizen Alman Von Der Goltz Paşa dahi öldürülmekteydi. Bazı kaynaklarda, Von Der Goltz’un her ne kadar tifodan dolayı öldüğü söylense de bu konuda şüpheler vardır. Haliyle Vahdettin’in şüpheci olması doğal karşılanmalıdır.

5. Mehmet Reşat
Sultan 5. Mehmet Reşat

Vahdettin’in bir sağlığındaki sorunlar ve kuşkuculuğu yanı sıra bir diğer özelliği de muhbirliğidir. Abisi 2. Abdülhamid’e her zaman için muhbirlik yapmıştır ve bu durum ona karşı da bir ön yargı yaratmıştır. Madrid’de bulunan İngiliz Büyükelçisi, Lord A. Harding 9 Temmuz 1918 tarihli yazısında,  Vahdettin’in 2. Abdülhamid’in etkin bir casusu olduğunu belirtmiştir. 9 Temmuz 1918 tarihli bu telgrafın ise gönderildiği gün ayrı önemlidir çünkü Vahdettin 3 Temmuz 1918 günü tahta çıkmıştır, İngiliz  Dışişleri Bakanlığının 30 Ekim 1918 tarihli Mondoros Ateşkes Anlaşması için Vahdettin hakkında gerekli bilgileri toplamaya başladığı aşikardır. İlk önem verdikleri konunun Vahdettin’in İngiliz mi yoksa Alman destekçisi mi olduğu da kolayca tahmin edilebilmelidir.

Sultan Vahdettin’in bir diğer özelliği ise Türkçeyi iyi kullanabilmesidir. Konuşmaları düzgün, yalın ve düşüncesini güçlü ifade edebilen bir yapıdadır. Başkatibi Ah Fuat Bey kendisinin yazısının ve konuşmasının iyi olduğunu belirtmiş, fıkıhla ilgilendiğini söylemiştir. Mustafa  Kemal de Vahdettin’in düşüncelerini açık ve yetkin bir şekilde ifade ettiğine Almanya Gezisinde tanık olmuştur.

Sultan Vahdettin’in özelliklerinden birisi de kurnaz olmasıdır. Başkatiplerinden Halit Ziya Uşaklıgil’in belirttiğine göre bazı kişilerle gizli olarak görüşmektedir. Kendisine gelen mektupların saray görevlileri tarafından açılmasını istememiştir. Uşaklıgil, kendisini gizli işlere düşkün olmakla nitelemiş ve entrikacı, kurnaz olarak nitelemiştir. Hükümet iletişiminde ise Başkatibi Fuat Bey yerine Refik Beyi (Karay) kullanması da Osmanlı Devletinin geleneğine aykırı olduğu gibi bir ihtimal 2. Abdülhamid dönemindeki etkinliklerinden kalma bir alışkanlık olabilir.

İzmir'in İşgali
İzmir’in işgalinde azınlıklar ve geçit töreni…

Kurnazlığı ve muhbirliği ile bağlantı olarak iyi bir oyuncudur. Kendisi Mustafa Kemal’e karşı İngiliz Muhipleri aracılığı ile Şeyh Recep olayı gibi komplolar tertiplerken Mustafa Sabri Efendi gibi Şeyhülislamlar aracılığı ile Kuva-i Milliyecileri Bolşevik, dinsiz ve İttihatçı ilan eden bildiriler dağıttırmıştır. Bir yandan da bahsedildiği üzere İngiliz Muhipleri ile ilişkilerini de son derece gizli yürütmüştür, söz konusu cemiyetin lideri gerçekte Rahip Frew olmasına rağmen görünürdeki lideri Sait Molla’dır. Kendi evinde Kuva-i Milliyecilerin eline geçen mektup taslakları ile de bu gerçek ortaya çıktığında 8 Kasım 1919 günü İstanbul  Gazetesine verdiği röportajında bu durumu reddetmek istemiştir. Mektuplarında, Sultan Vahdettin ile birlikte yürüttüğü etkinliklerden bahsettiği gibi Kuva-i  Milliyecilerin kendisini takip ettiğini ve bazı geceler cadde başında kendisini bekleyenler olduğunu belirterek Rahip Frew’dan da taşınmak için para istemektedir. Bu ayrıntılar, dönem içerisinde yürütülen etkinliğin ve mücadelenin ayrıntılarının, psikolojisinin ve koşullarının anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Vahdettin’in oyunculuğuna yani rol yapma yeteneğine ve kurnazlığına farklı örnekler ise Mazhar Müfit (Kansu) ve Lütfi Simavi Bey tarafından aktarılanlarla da verilebilir. Anlattıklarına göre Ahmet İzzet Paşa’ya sağlığı yerinde olmasına rağmen görüşmek istemediği için hasta rolü yapmıştır, kendileri buna tanık olduklarını farklı zamanlarda belirtmiştir. Aynı zamanda Meclis-i Mebusan İstanbul’da toplandığında da Mazhar Müfit Bey ile yaptığı görüşmede,  Ankara’ya olan sadakatini bildiği için Mustafa Kemal’e idam fermanı vermemiş, Kuva-i Milliye’yi yok etmek için mücadele etmemiş gibi “Kuva-i Milliye tacımın prılantısıdır. Mustafa Kemal Paşa nasıldır, afiyetlidir inşallah, ne zaman dönecek?” gibi cümleler kurmuştur. Halbuki, fırsat bulduğu ilk anda Abisi 2. Abdülhamid gibi Meclis-i Mebusan’ı yasadışı şekilde kapatan Sultan Vahdettin Han’ın Kuva-i Milliye’yi ya da Milli İradeyi kendisine bir nimet olarak görmesi mümkün değildir.  Kuva-i Milliyenin en büyük hukuki dayanaklarından birisi de Milletin Meclisi kapalı olduğu için 30 Ekim 1918 tarihli Mondoros Ateşkes Antlaşmasının milletçe onaylanmamış ve hukuka aykırı olarak da işgallerin gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu bağlamda, meclisin açık olması, açılması, seçimlerin yapılması ile aynı meclisi kapatan birisinin o meclisi açtıran unsurlara karşı idam fermanı vererek bir yandan da özel görüşmelerde övgü dolu cümleler kullanması, rol yapma yeteneğinin bir parçasıdır.

Vahdettin Cuma Namazı
Vahdettin Han Cuma Namazı Çıkışı…

Sultan Vahdettin Han aynı zamanda iyi bir babadır ve çocuklarının geleceğini önemsemektedir. Aynı zamanda ciddi bir para ve lüks düşkünlüğü vardır, kişilik özellikleri daha ayrıntılı olarak yazı serisinin devamında okuyucu tarafından kolayca fark edilecektir. Lütfi Simavi Bey’in “Vahdettin Efendi’nin Paraya Karşı Olan Aşırı Sevgisi” adlı yazıları saraydan birinci tanığı olarak görüleceği gibi Tarık Mümtaz Göztepe’nin Osmanoğullarının Son Padişahı, Vahdettin Mütareke Gayyasında kitabı da örnektir. Kendisinin lükse ve zenginliğe olan düşkünlüğü San Remo’da geçirdiği zamanlarda psikolojik olarak daha da bariz şekilde hissedilecektir.

Sultan Vahdettin Han’ın Yaşam Biçimi Nasıldır?

Kendisi bir fakih yani İslam Bilgini ve 118. İslam Halifesi olmasıyla birlikte dindar olsa dahi bağnaz değildir. Yaşam biçimi batı kültürüyle ve değerleriyle bağdaşıktır, aynı özelliklere ülkemizde sıkça siyasi tartışmalar ile “İslamcı” bir profil ile anılan 2. Abdülhamid de sahiptir. Osmanlı Ailesi 18.yy sonlarından itibaren Batı Değerleriyle Islahat Dönemi içerisinde barışık ve bağdaşık bir hale gelmiştir. Giyim kuşamları, devlet daireleri, okullar, kanunlar ve yönetim biçimi buna göre düzenlenirken Osmanlı Operası (Mızıka-i Humayun) kurulmuş, kızlar ilk kez okutulmuştur. Ancak bu değişim sadece İstanbul’un bir kısmında ve Osmanlı Ailesinde sembolik olarak yaşanmış, Anadolu, Trakya halkları ihmal edilmiş, kendi kaderine terk edilmiştir. Diğer bir değiş ile Sultan Vahdettin de bu bağlamda Avrupai bir yaşamın sahibidir.

Rukiye Sabiha Sultan
Rukiye Sabiha Sultan düğününde.

Sultan Vahdettin’in Avrupai yaşama sahip olması ile ilgili olarak kanıtlanmış sunumlardan bazıları şunlardır; Osmanlı Sultanlarının sakal bırakması devletin kuruluş aşamasında bir gelenek olmasa dahi Bektaşi Geleneklerin giderek terk edilmesi ile başlayan Şeyhülislamlar Devrinde bir gelenektir. Yavuz Sultan Selim’den sonra sakal bırakmamış ikinci Sultan, Vahdettin’dir. Enver Behnan Şapolyo’nun “Osmanlı Sultanları” kitabına göre kendisi “Ben büyük ceddim Yavuz Sultan gibi sakal bırakmayacağım çünkü sakalımı kimsenin eline verme niyetinde değilim” sözlerini söylemiştir.

Kendisinin alkollü içeceklerle arası iyidir. İçki içme alışkanlığına sahip olan Sultan Vahdettin için Tütüncübaşı Şükrü Bey sürekli olarak “konyak” aldırttığını söylemiştir. HMS Malaya zırhlısı ile Malta’ya gittiği zaman 20-22 Kasım 1922 tarihleri arasında İngiliz İmparatorluğu tarafından karşılanan masrafları 5 İngiliz  Lirasıdır. Sadece iki gün içerisinde o döneme göre büyük bir masraf olmasının nedeni, bu günlerdeki ruh hali olabileceği gibi söz konusu alkolün lüks olması da olabilir. Almanya ziyareti sırasında ise Müttefik İmparatoru olan Wilhelm şerefine henüz Veliaht Prens iken Şampanya kadehi kaldırdığı kayıtlarda geçmektedir.

Bununla birlikte Sultan Vahdettin Han açık fikirlidir, bu yanları ile kendisinden sonraki Halife olan Abdülmecid Efendi’nin gelişmiş entellektüel haznesini, zevklerini ve kişiliğini de yansıttığı gibi dönemin Osmanlı Ailesinin çağdaşlığını da yansıtır. Kendisi San Remo köşkünün alt katındaki misafir odasında çıplak bir kadın tablosuna sahiptir. Misafirlerini bu tablonun altında ağırlamıştır, bu yanıyla son Halife Abdülmecid’in kendisinin bizzat çizdiği çıplak kadın resimlerini ve harem resimlerini de yansıtmaktadır.

Sabiha Sultan ve Neslişah Sultan
Sabiha Sultan ve kızı Neslişah Sultan…

Açık görüşlülüğüne bir diğer örnek ise ailesindeki kadınlara verdiği önceliktir. Kızlarına herhangi bir baskıcılık ile yaklaşmamış aksine o döneme göre büyük bir özgürlük sağlamıştır ancak unutulmamalıdır ki bu özgürlük sadece kendi ailesinin kadınları için geçerlidir, günümüzdeki Suudi Arabistan Krallık Ailesindeki hanfendilerin Avrupa ülkelerinde verdikleri eğlence etkinlikleri ile ülkelerindeki kadınların hali arasındaki bağlantıyı okuyucuya burada hatırlatmak gerekmektedir. Kızlarından Ulviye Sultan,  İsmail Hakkı Bey ile evleneceği için gelenek gereği düğünden önce Osmanlı Ailesinden bir kadını görmesinin yasak olmasına rağmen, Sultan Vahdettin kızını müstakbel kocasıyla önceden görüştürmüştür. “Son Padişah Vahdettin” kitabında bu olay şu şekilde anlatılmaktadır;

“İsmail Hakkı Beyefendi’ye Harbiye Nezareti’nden resmi bir yazı geldi… Veliaht Vahdettin Efendi, Çengelköy’de köşküne çağırıyordu. İsmail Hakkı’yı bir korku aldı! Acaba kızıyla buluştuğunu haber aldı da buna kızacak, danlacak mı endişesi içinde salonda beklerken Vahdettin Efendi girdi içeriye… Selamlaştıktan sonra oturdu hiç konuşmadan. Bir sigara içti ve birden ayağa kalkıp çıktı odadan… Garip bir durumdu bu ve İsmail Hakkı’nın yüreği küt küt atıyordu! Az soma bir de baktı ki, Vahdettin, yanında kızı Ulviye Sultan’la beraber tekrar içeriye giriyor. İşte kızım müstakbel kocan!”

Bu görüşmenin kendisine göre de bir estetiği ve romantizmi olduğu, dönemin geleneklerine göre son derece yenilikçi olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte, Osmanlı Ailesi Batılılaşma ile birlikte geleneksel olarak yaşamayı sürdürmemiş, söylendiği gibi bu durum kıyafetlere de yansımıştır. Vahdettin’in sakal bırakmaması gibi Batı Ülkeleri ayarına gelmek adına görünüşteki değişikliklerden payını Saray Kadınlarının görünüşleri de almıştır. Kısmen içi boş denilebilecek bu değişim halka ve düşünceye yansımadığı sürece sadece bir salon prestiji olarak nitelendirilebilir. Bu dönemde saray kadınları herhangi bir şekilde kapalı bir giyimi benimsememiştir, aksine dekolteli kıyafetlerle dönemin çağdaş eğilimini takip etmişlerdir. Yurt dışında çekilen fotoğraflarda da görülebileceği gibi saray kadınları, başları açık olarak tamamen Avrupalı kıyafetler içerisinde bazen de dekolteli kıyafetlerle yaşamlarını sürdürmüştür. Vahdettin’in torunlarından Neslişah Sultan, Hümeyra Sultan, Hitebullah Necla, Hanzade Sultan ve kızları Sabiha Sultan ile Ulviye Sultan, ikinci eşi Müveddet Hanfendi her fotoğrafında başı açık olarak, özgürce gezerek ve Avrupalılardan ayırt edilemeyecek bir görünümde yaşamlarını sürdürmüştür. Bu durum, Osmanlı Ailesinin yüz elli yıllık yenileşme çabasının halka yansımasa da en azından sarayda görülen gelenekleşmiş yapısı kadar Sultan Vahdettin’in de aynı yapıda olmasıyla ilgilidir.

Sultan Abdülmecid ve kızı
1922 Kasım’ında Halife seçilen Sultan Abdülmecid Efendi Kızıyla…

Vahdettin’in yaşam biçimi ile ilgili olarak denilebilir ki kendisi içki içen, çıplak kadın tabloları bulunduran, ailesini seven, kızlarına ve eşlerine özgürlük veren bir kişi olmakla birlikte, beste yapan birisidir. Yaşam biçimindeki bir diğer konu ise Sultan  Vahdettin’in aşk ilişkileridir. Bahsedildiği üzere ilk eşi Nazikeda Sultan ile evlendikten sonra başka bir kadınla daha evlenmeyeceğine söz vermiştir. Yedi yıl boyunca başka kadınlarla evlenmese dahi gizli bir şekilde başka kadınlarla birlikte olmuştur. Yılmaz Çetiner aynı durumu Son Padişah Vahdettin kitabında şu cümleler ile anılar üstünden aktarmıştır; “Vahdettin Efendi, tıpkı babası Sultan Abdülmecit ve Ağabeyi Sultan Abdülhamit gibi kadınlara düşkündü… Yemin ettiği için bir başka kadını nikahına alamıyordu, ama gizli gizli kısa süreli aşklar yaşıyordu…” Buradan da diğer evliliklerinin yaşanabilmesi için geçen sürede bazı olaylar yaşandığı ve neden dört eş alındığı anlaşılabilecektir.

Sultan Vahdettin Han’ın Padişah Olduğundaki Duyguları

3 Temmuz 1918 günü abisi 5. Mehmet Reşat ölmüş, ertesi gün 4 Temmuz 1918 günün de Sultan Vahdettin tahta çıkmıştır. Yazı boyunca anlatılanlardan anlaşılabileceği gibi Sultan Vahdettin ne tahta çıkmaya hazırdır ne de taht için bir eğitim almıştır. İttihatçılar tarafından pasif görülerek Veliaht yapılmış, hiç hesapta olmayan bir yenilgiye ve batışa doğru da tahta çıkmıştır. 58 yaşındayken tahta çıkan Sultan Vahdettin, taht günü Şeyhülislam Kazım Musa Efendiye şöyle söylemiştir.

“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemâle erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle (Abdülmecit Efendi) hangimizin evvel gideceğimiz (öleceğimiz) belli olmadığından bu makamı beklememekteydim. Fakat takdiri ilahi ile bu ağır vazifeyi üstüme aldım. Şaşırmış bir haldeyim. Bana dua ediniz!” demiştir.”

Ancak buradaki şaşkınlığı sadece tahta çıkış olarak yorumlamak yerinde olmayacaktır. Sultan Vahdettin, 1916 yılından beri Veliahttır, iki yıl sonra ise tahta çıkmıştır, kendisinin şaşkın olmasının bir diğer nedeni ise Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu haldir. Tahta çıktığında başkent bombalanmaktadır, Ruslar her ne kadar çekilse ve Osmanlı Ordusu Hazar’a kadar ulaşmış olsa ve Mustafa Kemal Paşa tarafından İngilizler “Katma Zaferi” ile Hatay önlerinde durulmuş olsa dahi savaşın gidişatı Almanların “Bahar Saldırısı” adını verdikleri Paris’e ulaşma planlarının işe yaramaması ile belli olmaya başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi en uzun savaş planı Almanlara ait olarak sadece 9 yıldır, dünya ilk kez topyekün bir savaşa girmiş, sivil ya da asker fark etmeksizin dünyanın her yerinde yaşanan bir savaş tam dört yıl sürmüştür.

Argonne Ormanı I. Dünya Savaşı
Argonne Ormanı, Fransa, 1918, Savaştan Bir Kesit…

İlk kez tank, zehirli gaz ya da zeplin gibi silahlar kullanılmıştır. Almanlar Paris’e gidememiş olsa dahi savaş sonunda Fransız topraklarının içindedir yani Britanya Cephesi de Berlin’den bir o kadar uzaktır ancak Alman Donanması, Britanya kadar güçlü değildir. Ticarette ve üretimde Britanya sömürgeleri ile üstün durumdadır ve bütün dünya şiddetli bir savaş yorgunluğu içindedir. İşte bu sırada, çok kısa bir süre içinde barış anlaşmaları imzalanırken unutulacak ancak savaştan kurtulmak isteyen herkesi ve her kesimi ilgilendire süslü bir laf icat olunmuştur. O da Wilson İlkeleri! Bu ilkeler hem Almanların hem de Türklerin kalbini okşamış ve temiz olacağına inanılan adil bir barış ümidi ile dört yıldır dünyaya kan kusturan savaştan kurtulma ümidini güçlendirmiştir. Türk Kurtuluş Savaşında da hiç bir zaman uygulanmayacağı ve uygulanamayacağı dünden belli olan bu ilkeler önemli bir uyutma ve kandırma silahı olarak  İngiliz propagandasını oluşturmuştur. Diğer bir değiş ile Sultan Vahdettin Han’ın şaşkınlığının nedeni budur, savaşta öyle ya da böyle bir şekilde dayanılmış dahi olsa bunun çok sürmeyeceği aşikar olduğu gibi Almanlar, Türkleri umursamadan ayrı bir barış anlaşmasına doğru yol almaktadır. Daha şimdiden, Almanlarla yenemeyeceğimizi tek başımıza nasıl yeneceğiz, sorusu sarayda yankılanmaktadır. İmparatorluğun çöküşü ve kapıdaki düşmanın salyaları Sultan Vahdettin Han’ın ve İstanbul Sokaklarının, Halep çöllerinin, Musul-Kerkük-Bağdat hattında direnen askerlerin hissinde belirmektedir.

Neslişah Sultan
Neslişah Sultan, güzelliği ve özgürlüğü ile Mısır’ı büyülerken.

4 Temmuz 1918 günü bu şekilde görevine başlayan Sultan Vahdettin, Başmabeyni Ali Fuat Bey’e “Ben bu işin sonunu hiç iyi görmüyorum, ah bu işin içinden bir çıkabilsek” dediği Tarık Mümtaz Göztepe’nin Vahdettin, Mütareke Gayyasında adlı kitabında geçmektedir. Sultan Vahdettin’in bundan sonraki izleyeceği politikalarda Alman-İngiliz çatışması ile beraber oluşan Alman-İngiliz destekçilerinin çatışması da dikkate alınmalıdır. Bu durumun anlaşılması Sultan Vahdettin Han’ın izlediği politikanın anlaşılabilmesi için ayrı bir öneme sahiptir. Bu dönemde, dünya üzerinde korkunç bir sömürgecilik ile İngilizler tüm dünyaya yayılmış ve onların olmadığı bir kıta, deniz ya da ticaret yolu yok durumundadır, aynı zamanda İngilizler bu sömürgeciliklerine “Uygarlık Getiriyoruz” kulpunu da yapıştırmıştır. Diğer bir değiş ile sömürgelerinde ve kolonilerinde uygarlık yaydıklarını, insanları tedavi ettiklerini, az gelişmiş toplumlara yol gösterdiklerini söylemektedirler, bugün son derece bayağı olan ve pekçe bilinen “Demokrasi getirmek”, “Diktatörü devirmek” gibi işgal ve sömürge bahanelerine benzeyen bu söylemler o dönem daha popülerdir. Bunu anlamak için dönemin telgraflarını okumak yerinde olacaktır. Örneğin, Halide Edip Adıvar, bu dönemde Amerikan Mandasını savunan en ateşli isimlerden birisi olarak Mustafa Kemal Atatürk’e Sivas Kongresinden Amerikan Mandası çıkması için baskı yapmaktadır. Telgrafında da “Amerikanların pek vahşi olan Filipinlerde kurdukları mandaları ile Filipinleri medeni ve üretken bir ulus haline getirdiklerini” söylemektedir. Aynı telgrafında ayrıca “Artık savaşın bittiğini, savaşmanın gereksiz ve boş olduğunu, ulusu kalkındırmak için nice gencin savaş alanlarında şehit düştüğünü ancak pek az kimsenin aydınlatmak için, kitap yazmak için şehit olduğunu” söyleyerek devrin artık siyaset ve uzlaşma yolu olduğunu söylemiştir.

Vahdettin Han Gençliği
Sultan Vahdettin Han gençliğindeyken…

Bu dönemde Suriye’deki Kongrelerden ve halkoylamalarından da Amerikan Mandası çıkmıştır. Sivas Kongresinde Refet Bey, Rauf Bey Manda fikrini uzun uzadıya savunmuştur. Kongrenin Manda kararını almaması için Mustafa Kemal şiddetle direnmiştir. Bazı yerlerde ve anlarda Kazım Karabekir de manda fikrine sıcak bakmıştır. Bu bağlamda, Manda fikrinin ulusun ve diğer geri kalmış ulusların ne kadar içine işlediğini ve zararsızmış gibi göründüğünü anlayabilirsiniz. Temsil Heyeti’nin İstanbul’daki üyeleri Kara Vasıf Bey, İstanbul’da bir Amerikan heyeti olduğunu ve Sivas’a gelerek Manda fikrini görüşmek istediklerini söyler ve “bizim ekonomik haklarımıza, kültürel, askeri ve siyasi haklarımıza aykırı olmayan ancak onur düşürücü olan manda fikri, Amerikanların ülkemizde eğitimi yaygınlaştırması, sanayiyi ve tekniği öğretmesi, tarımı iyileştirmesi için gereklidir, böylece toprak bütünlüğümüzü korur ve ilerleme sağlarız” fikrini savunmuştur. Mustafa Kemal ise bu görüşlere kananları sert bir dille eleştirerek, hiç bir mandanın bu koşulları sunmayacağını, bu koşulları sunmakta bir çıkarları da olmadığını söyleyerek “Ne kadar müreffeh olursa olsun özgür olmayan bir ulusun uşak olmaktan daha üst bir mevkiye gelemeyeceğinden” bahsetmiştir. İngiliz Mandası, İtalyan Mandası ya da Amerikan Mandası fikirlerine sıcak bakıldığı gibi Sultan Vahdettin Han da ileride anlatılacağı üzere, İngiliz Mandasına sıcak bakmaktadır. Bu, o dönemin siyasi ikliminde bugünkü gibi görülmeyen ve çoğunlukça doğal karşılanan bir durum halindedir. İngiliz hayranı ve destekçisi olarak Alman karşıtı olan Sultan Vahdettin, 20 Kasım 1918 günü Daily Mail gazetesine verdiği demeçte “Eğer ben I. Dünya Savaşı çıkmadan önce tahta çıkmış olsaydım, Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığını mutlaka korurdum.” demiştir.

İstanbul'un İşgali
İstanbul’un işgalinde Fransız Ordusu geçidi.

Aynı gazeteden, Ward Price’a verdiği röportajda ise;

“İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ermenilerin öldürülmeleri…. Kalbimi yaralamıştır. Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır… Şimdi bu sebepten memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri mevcut dostane münasebetleri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım…Diyebilirim ki Türk milleti İngiltere’ye karşı aynı duygularla, hem de umumiyetle çok daha kuvvetle duygulanmaktadır.”

Yukarıdaki sözlerden de anlaşılacağı üzere son paragraflarda da ilk paragraflarda da üstünde durulan İngiliz-Alman çatışması ve bu çatışmadan doğan iki farklı kesime yönelik görüşler, akımlar ve siyasi gruplar bir gelenek haline gelecek ve manda fikrini savunabilecek rahatlıktaki alışkanlığı edinmiştir. Herkesin aklında, Mandanın son çare olduğu varken, Filipinler’e ABD’nin yaptığını iddia ettiği ve propagandasını yaparak dünya üzerinde “işgalsiz manda talepleri” ile yapacağı yayılma düşüncesi diğer sömürgeci ulusların da gündemindedir. Onlar da Hindistan’ı ya da Cezayir’i örnek vererek yaptıkları gelişmeleri ya da iddia ettikleri gelişmeleri savunarak kendilerini kurtarıcı gibi göstererek propagandalarını yapmaktadır. Bu bağlamda Sultan Vahdettin Han için İngilizlerle birlikte olmak bir kurtuluşa giden yolda bir yardımcı, yol gösterici edinmiş olmakla beraber uygarlığın o dönemdeki en güçlü ulusu ile de müttefik olmak anlamına gelmektedir.

Hanzade Sultan, Rukiye Sabiha Sultan'ın kızı
Hanzade Sultan, Rukiye Sabiha Sultan’ın kızı.

Kendisinin İttihatçılara olan nefreti de tahta çıkar çıkmaz şaşkın bir haldeyken İngilizlerden ateşkes anlaşması istemesinin nedeni de budur, yani İngilizlere karşı gelmeme isteği, İngiliz hayranlığı ve Alman destekçilerine, Alman taraftarlığına olan karşıtlığıdır. Kendisinin 1. Dünya Savaşı karşıtlığının temel nedeni de aynı şekilde Almanya tarafında savaşa girmeme arzusudur.

Vahdettin Han Yazı Serisinin İlkinden Çıkarılabilecek Özet:

Sultan Vahdettin Han ile ilgili ele alınacak uzun ve kapsamlı yazı dizisinin ilk sayısında, kendisinin kişilik özellikleri, çocukluğu, alışkanlıkları, evliliği, çocuklarıyla olan ilişkileri, eğitimi ele alınmıştır. Bununla birlikte kendisinin siyasi görüşlerini yaratan olaylar ve o olayların içindeki koşullardan, bunlardan doğan siyasi iklimden bahsedilmiştir. Bu siyasi iklimin içeriği iyi bir özümseme gerektirmektedir, aksi halde kendisinin savaş sırasında izlediği politika ve neden hain olduğu ya da kahraman olduğu da asla anlaşılamayacaktır. Bu bağlamda, Sultan Vahdettin Han’ın 1918-1923 yılları arasındaki ilişkileri, politikaları ve özellikle manda isteği, arzusu ve İngilizlerle olan ilişkileri de daha iyi anlaşılacaktır, bununla birlikte bu dönemdeki diğer önemli adların, kişiliklerin de davranışlarının nedenleri, dönemin siyasi iklimini daha iyi yansıtacak noktalarla daha iyi olarak gelecek sayılarda anlatılacaktır.

Politik Deli

21 Kasım 2017

2. Kısım Yazısı


Sultan Vahdettin ve Mondoros Ateşkesi

Sultan Vahdettin Han yazı serisinde, bir önceki yazıda kendisinin kişiliği, yaşam biçimi, çocukluğu, alışkanlıkları ve siyasi görüşleri ile bu görüşlerin nedenleri ele alınmıştır. Toplamda 6 sayıdan oluşacak Vahdettin Yazı Serisinin ikincisinde ise Sultan Vahdettin Han’ın ülkesinin, ulusunun geleceğini mi düşünerek yoksa tahtını mı düşünerek karar verdiği incelenecektir. Bunun için akrabalık bağlarına ve çevresindeki siyasi kişilikleri neye göre göreve getirdiği incelenecektir. Sultan Vahdettin Han’ın davranışlarının ve fermanlarının nedenlerini anlayabilmek için ise kendisinin kişiliğini, çocukluğunu yani 58 yaşında tahta çıkmadan önceki yaşamını ve deneyimlerini okuyucu biliyor olmalıdır ya da tarafından bilinmemekteyse, bu konudaki bağlantısı verilen ilk yazı sayısının okunması gerekmektedir. “Vahdettin Hain Miydi?” yazı serisinin ilkini okumak için tıklayabilirsiniz. (Bu yazı dizisi birleştirilmiştir, ilgili yazı, dizimin şu anki biçimine dahildir.)

Vahdettin Han İçin Önce Ülkesi mi Yoksa Kendisi Mi?

Almanların Bahar Saldırısının başarısız olması ve bir önceki yazı sayısında belirtildiği gibi Wilson İlkelerinin göz boyayan kalp okşayan yanlarıyla Birinci Dünya Savaşı insaflı bir barış umuduyla sonlandırılmaktaydı. Savaşın yenilgi ile sonuçlanacağı görüldüğünde, İngiliz Destekçiliğine ve Hayranlığına, Alman Destekçisi ve Hayranlarına karşı sahip olan Vahdettin bir ateşkes anlaşması için İngiliz Hükümetine başvurmuştur. Bundan sonrasında kendisi için asıl mesele istifa edip kaçmakta olan İttihatçılardan sonra ülkedeki gücün kime kalacağıdır. Eskisi gibi İttihatçı veya değil çeşitli ordu mensuplarında ve yöneticilerinde mi yoksa doğrudan doğruya güç makamının prestijinden kaynaklanarak kendisinde mi olacaktır? Onun konumundan bakıldığında görülmektedir ki tahttan indirilmemek, ailesini ve gücünü korumak aynı zamanda ülkesini korumaktan da geçmektedir. Bunun olması için ise yönetimde, İttihatçıların ya da çeşitli Jönlerin olduğundaki gibi bir ikinci etki olmamalıdır. Ateşkes Anlaşmasının imzalanmasına gidilen süreçte de en önemli konu budur. Mondoros Ateşkes Anlaşması, Padişah Vahdettin Han’ın denetiminde, isteklerine göre mi imzalanacaktır yoksa yeniden işe burnunu sokacak olan çeşitli askerler ve devlet adamlarınca mı?

Kuva-i Milliye ve Kurtuluş Savaşı
İdam edilen bir Kuva-i Milliyeci…

30 Ekim 1918 Mondoros Ateşkes Anlaşmasının, korkunç derecede anlayışsız ve hukuk dışı maddelerinin böylece nereden kaynaklandığı ve Kurtuluş Savaşı’na gidilen süreçte de ordusuz, silahsız kalmış Türk Ulusunun neden her konuda yeniden örgütlenmek zorunda kaldığı da anlaşılabilecektir. Ablası Mediha Sultan ile evli olan Damat Ferit Paşa’nın önemi de Padişah Vahdettin için burada başlamaktadır. Damat Ferit hem akrabası olarak hem de kişiliği gereği ve İngiliz Hayranlığı ile doğrudan Vahdettin için biçilmiş bir kaftandır. Ancak mevcut hükümette hala Ahmet İzzet Paşa bulunmaktadır. Ahmet İzzet Paşa ise daha etkin ve otoriter bir ad olarak Mondoros Ateşkes Anlaşmasında Osmanlının başına gelebilecekleri düşünmekte ve bu yüzden anlaşma koşullarının Osmanlının toprak bütünlüğünü ve Türklerin yaşadıkları toprakların önemli bir kısmının Türklerde kalarak korunabileceğini umut etme dileği içindedir. Ancak unutulmamalıdır ki, Mondoros Ateşkes Anlaşmasının imzalanmasından sonra Adana’dan kendisine telgraf çeken Mustafa Kemal Paşa, “Savaşa devam edilmesi gerektiğini, yoksa her şeyin yitip gideceğini, bu anlaşmanın hiç bir maddesinin uygulanmaması gerektiğini, daha onurlu bir anlaşma yapılabileceğini” söylese de aynı Ahmet İzzet Paşa her şeyin bittiğini söyleyerek kendisini İstanbul’a çağırmıştır.  Buradan da siyasi kişiliklerin söz konusu dönemdeki görüşlerinin değişkenliği ya da karşı çıktıkları işlerde ne kadar kalıcı, tutarlı bir karar alma biçimleri olduğu da okuyucu tarafından düşünülmelidir. Padişah Vahdettin’in Damat Ferit Paşa’nın hükümete getirilerek ateşkes anlaşması imzalaması isteğini, Ahmed Rıza Paşa öğrendiğinde ise “Bu adam bir mecnundur, bu kadar önemli bir görev kendisine nasıl verilebilir?” demiştir. Ahmed Rıza Paşa gibi tüm siyaset çevresinin verdiği tepkiye rağmen Vahdettin’in telkin ettiği düşünce “Biz onu idare ederiz.” olmuştur. Bunun üstüne Ayan Meclisinde Ahmet İzzet Paşa ile Damat Ferit  Paşa arasında hükümet devrinden önce bir görüşme olmuş ve böylece geçiş sürecinde bir yumuşaklık, uzlaşma aranmıştır. Bu görüşme,  Ahmed Rıza Paşa’nın anılarını yazdığı “Feryadım” adlı kitaptaki aktarımına göre şu şekilde gerçekleşmiştir;

“Mütareke konusunda neler yapılabileceğini, karşı karşıya oturup konuştular… Damat Ferit anlattıkça, İzzet Paşa renkten renge giriyor, bir megalomanla karşı karşıya bulunduğunu daha iyi anlıyordu… Üstelik, kafasızdı bu adam!.. Ne devletler arası politikadan, ne siyasetten haberi vardı!”

Damat Ferit şunları söylüyordu sadrazama: ‘İngiliz Amirali Calthorpe ile görüşeceğim. Eğer devletin kesin ülke bütünlüğünü esas alan bir mütarekeye yanaşmazlarsa, derhal bir savaş gemisi, kruvazör isteyip Londra’ya gideceğim… İngiltere kralına, ben senin baban olan kralın eski dostuyum!

Arzularımın kabulünü senden beklerim, diyerek barış tekliflerimizi kabul ettireceğim!..’ Yanıma özel katip olarak da Rum Patrikhanesi katibi Kara Yeodori’yi alacağım…’ Sadrazam İzzet Paşa, bu sözler üzerine donmuş kalmıştı… Bu mevkiye gelmiş bu adam nasıl olurdu da, hala devletlerin yüce menfaatlerinde böyle dostlukların sökmeyeceğini bilmezdi? Üstelik, İngiltere kralının babasıyla hiçbir dostluğu filan da yoktu!..”

Bununla birlikte, söz konusu alıntı Ahmet İzzet Paşa’nın hatıratından olduğu gibi kendisi de Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul dışında bulunmamış ya da Ankara Hükümetine olumlu bir gözle bakmamış, savaşa da belirgin bir destek ya da fayda da bulunmamıştır ancak bununla birlikte eserindeki düşünceleri ve anıları okunması gereken önemli parçalar olup savaştan yıllar sonra yazılan bu eserde, bazı siyasi hesaplaşmalar için anıların eğilip bükülebileceği ve bir savunma oluşturulabileceği unutulmayarak çeşitli noktaların özellikle de Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimizin Esasları gibi gerçek dışı sanrılarla dolu olabileceği uyarı olarak hatırlanmalıdır.

Kurtuluş Savaşı dönemi gazetelerinin çevirisi.

Ahmet İzzet Paşa ve hükümetindeki bakanlar söz konusu görevin eğer Damat Ferit Paşa’ya verilirse istifa edeceklerini söylemişlerdir, dönemin Donanma Bakanı Rauf Orbay, Mondoros Ateşkes Anlaşmasını imzalayacak heyetin böylece başına geçmiştir.  Rauf Orbay’ın bu heyetin başına mevcut Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın isteği ile gelmesi nedeniyle bazı şartlar öne sürmüştür. Tarihin anlatılan bu noktasına kadar, Sultan Vahdettin’in çeşitli gerekçelerle veya gerekçesiz olarak ülkesini mi yoksa kendi tahtını mı daha çok önemsediği anlaşılmaya başlanmıştır.  Sultan Vahdettin’in söylendiği gibi Damat Ferit’i söz konusu heyetin başına atamak istemesinin nedeni kendisinin sahip olduğu devlet adamı özellikleri değil tamamen kendisine olan sadakati ve akraba bağlarıdır. Bu dönemde, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalanmakta, Alman İmparatorluğu parçalanmakta, Bulgar Krallığı ise köklü bir değişime girmekte, 1. Dünya Savaşının merkez güçlerindeki tüm monarşiler dağıtılarak yerine Cumhuriyet düzenleri getirilmektedir. İşte bu noktada, Vahdettin Han’ı korkutan düşünce de, kendisinin de tahtının ve sahip olduğu niteliklerin elinden alınabileceğidir, bunun olmaması için Ateşkes Anlaşması sonrası imzalanacak bir barış anlaşmasında birbirine Osmanlı Devletini paylaşmak için girecek olan İtalya, Fransa ve Britanya gibi devletlere karşı koymamak, onlara aksine yardımcı olmak hatta içlerinden en güçlüleri İngilizlere olan hayranlığını bildirmek gibi bir yola doğru girmeye başlamıştır.

Atatürk’ün Samsuna çıkışından bir kesit.

Ahmet İzzet Paşa’nın istifa etmek tehditi üzerine ise Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa’yı görevlendirememiş ancak iki şart sunmuştur.  Vahdettin’in bu iki şartı ise kendisinin niyetini ve öncelik sırasını daha iyi göstermektedir.

Bu şartlardan ilki, Vahdettin Han’ın söylendiği üzere kendi ailesi ve yetkileri ile ilgilidir, Ahmet İzzet Paşa’dan şart olarak ne olursa olsun Hilafet ve Saltanat makamlarının korunmasını, Osmanlı Hanedanının haklarının sürdürülmesini, anlaşmada da bunun koşullandırılmasını istemiştir. İkinci şartı ise, Osmanlının herhangi bir bölgesine bir özerklik verilir ise bunun siyasi bir niteliğinin değil sadece idari bir yanının olmasıdır.

Görülebileceği üzere Ahmet İzzet Paşa hükümetine sunulan bu isteklerin, ülkenin geleceği ile bir ilgisi yoktur, temel ilgisi sadece Sultan Vahdettin’in yetkilerine yönelik olmasıdır. Savaşın oluşturduğu kargaşa ve korku içerisinde, yenilen diğer devletlerin kaderinin yakından takip edildiği bu sürede, Sultan Vahdettin Han için ilk öncelik ailesinden kalan miras olmuş ancak ulusu ve ülkesi olmamıştır. Tarihçi Turgut Özakman bu durumu eserlerinde “Ülkesini değil, yalnız kendisini önemsediğini gösteren ilk somut belgeli davranışı” olarak nitelemiştir. Türk Ulusunun kaderini belirleyecek çok önemli bir anlaşmaya gidilen süreçte, devletin en üst makamının sadece kendi ailesini ve kendi yetkilerini düşünüyor olması, anlaşmayı imzalayacak kişiyi seçerken de söz konusu kişiden açıkladığı beklentilerinden de ileride Mondoros Ateşkes Anlaşması sonrası yaşanacaklar daha iyi anlaşılacaktır.

Sultan Vahdettin Han İşin Ciddiyetinin Farkında Mıydı?

İlk yazıda belirtildiği gibi Sultan Vahdettin Han padişahlık için eğitilmiş, hazırlanmış olmadığı gibi uluslararası siyasetten en fazla Damat Ferit Paşa kadar anladığını çok geçmeden göstermiş olacaktır. 4 Ekim 1918 günü İsviçre’de bulunan ve kendi gizmeni(ajanı) olan Rüştü Bey’i Bern’e, İsviçre’nin Başkentinde İngiliz Büyük Elçisi olup ileride adı mutlaka daha sık geçecek olan Sir Horace  Rumbold ile görüştürmüştür. Bu görüşmeden anlaşıldığına göre, Sultan Vahdettin Han savaşın kaybedilmesine rağmen dünyanın mevcut durumunu ve politik düzlemini hala okuyamamaktadır çünkü Anadoluya düşmanın girmiş olmasına rağmen hala Hicaz’da veya Filistin’de, Irak’ta hak iddia etmekte ve bazı bağlantılarla kendi lehine doğabilecek sonuçlar yaratmayı amaçlamaktadır.

Dönemin İstanbul Gazetelerinden.

Bu bağlamda, Ahmet İzzet Paşa’nın belirttiği üzere, büyük ölçüde Damat Ferit’inkine benzer bir aymazlığa sahiptir denilebilir. 30 Ekim 1918 günü Kurtuluş Savaşı boyunca büyük ölçüde manda ve himaye savungusu yapmış Rauf Bey (Orbay) önderliğinde bir heyet Mondoros Limanına giderek Mondoros Ateşkes Anlaşmasını Osmanlı İmparatorluğu ve Türk Ulusu adına imzalamıştır. İstanbul’a dönüşlerinde ise Vahdettin tarafından kabul edilmemişlerdir ancak bunun nedeni Mondoros Ateşkes Anlaşmasından Sultan Vahdettin’in memnun kalmamış olması değildir. Rauf Orbay’ın delegeliğini zoraki kabul etmiş olmasıdır. Keza Vahdettin, Mondoros Ateşkes Anlaşmasından çok daha ağır koşullarda anlaşmaları bizzat İngiliz İmparatorluğuna önermiş ve Mondoros’un en ağır maddelerinin uygulanması için Musul-Kerkük dolaylarından, Adana’dan ve izmir’den Türk  Ordularının çekilmesi, işgalcilere direnilmemesi için emir vermiştir. Özellikle de Musul-Kerkük Dolaylarından çekilme emri alan Ali İhsan Habis’in bu emri uygulamaması üzere istifa etmesini ve sonrasında Musul  sorununun gelişimi için “Şeyh Said İsyanı ve Musul Sorunu” makalemizi okuyabilirsiniz.

Sultan Vahdettin, Mondoros Ateşkes Anlaşması ile ilgili olarak ayrıca şöyle söylemiştir;

“Bu koşulları, ağır olmalarına karşın kabul edelim. Öyle tahmin ederim ki, İngiltere’nin Doğu’da asırlarca sürmekte olan dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların hoşgörüsünü daha sonra elde ederiz…”

Bu dönemde yaptığı açıklamaların küçük bir kısmı olan bu söz de Sultan Vahdettin’in İngiliz Sömürgeciliğini, bir lütuf ve dostluk belirtisi olarak görüp, kurtuluşun onun dostluğundan ve isteklerini yerine getirmekten ibaret olduğunu göstermektedir. Keza, ilerideki yazılarda görüleceği üzere,  İngiliz İşgal Yüksek Komiserleri ya da Generalleri, raporlarında Vahdettin’i bir İngiliz dostu olarak niteleyecek hatta, Amiral Carthorpe, onun hakkında bir “Pro-English” diyecektir, özellikle de Bilal Şimir’in “İngiliz Belgelerinde Atatürk” adlı kitabı, çalışması bu konuda bir ışıktır.

Dönemin İçişleri Bakanı ve sonrasının propagandacısı.

Sultan Vahdettin Han’ın İngilizlere Yaranma Politikası

Sultan Vahdettin Han’ın anlatılan gerekçelerden ve durumdan dolayı sahip olduğu İngiliz destekçiliği, onu henüz daha 1918’de iken iki önemli noktada, İngilizler için gerekli kararları almaya itmiştir.

Bunlardan ilki, “Meclis-i Mebusanı” kanuna aykırı bir şekilde dağıtmasıdır. Diğeri ise tam bir İngiliz destekçisi hayalperest olan Damat Ferit Paşa’yı iktidara getirmesidir. Sömürgeci İmparatorluklar, sömürdükleri halkların her birisi ayrı bir söz söyleyebilen kontrol etmesi zor meclislerinden ise kontrol etmesi kolay ve tüm gücün tek kişide toplandığı bir yapının olmasını tercih ederler. Bu yüzden de Türk  Anavatanının işgalinin yaşanmaya başlanması ile Mebuslar Meclisinin yaptığı çalışmalardan İngilizler rahatsız olmaya başlayınca,  Anayasanın 7. Maddesine dayanarak Vahdettin yayınladığı bir bildiri ile Meclisi halk iradesine karşı olarak 21 Aralık 1918’de kapatmıştır.

Başkatibi Ali Fuat Bey’e, Vahdettin sorulan sorular üzerine şu şekilde bir açıklama yapmıştır;

“Ecnebiler; ‘Siz hayat hakkınızı korumak için çalışmalısınız. Eğer gereken çalışmayı yapmazsanız, hayat hakkınızı da tehlikeye atmış olursunuz.’ diyorlar”

Damat Ferit Paşa, anasayfada.

Tarih biliminde, anılar incelenirken, bu anıların tarihi gerçekliklerle uyuşup uyuşmadığına ve diğer anılarla uyuşup uyuşmadığına bakılır. Bütün dönemi incelerken görülecektir ki Sultan Vahdettin’in aldığı kararlar her zaman belirli bir İngiliz faydasını güden doğrultudayken, çevresindekilerin anıları tutarlıca bunu doğrulamış, çevresindekilerin önemli bir kısmı İngilizlerce korunmuş ya da Milliyetçilere karşı cephe almıştır. Diğer bir değiş ile söz konusu anıları yalanlayan bir anı yazılmadığı gibi böyle bir durum gerçeklikte de yaşanmamıştır. Bu bağlamda, Vahdettin’in eylemlerini açıklayan bu tipteki anılardan da tarih biliminin metodolojisi gereği bir şüphe duyulmamalıdır.

Mondoros’un imzalanması ve meclisin kapatılması sonrası, Vahdettin’in ikinci İngilizci politikası ise bir İngiliz yanlısı olan Tevfik Paşa’yı iktidara getirerek hükümet kurmasına izin vermektir. Ancak bu adım, Vahdettin’e göre yeterince İngilizci değildir çünkü Tevfik Paşa yeterince İngilizci değildir, bu yüzden adını sıkça duyacağımız, Damat Ferit Paşa pek çok kezin ilki olarak Sadrazamlığa getirilmiştir. Bununla birlikte, Tevfik Paşa da, Vahdettin’in dünürüdür, yani aslında Sadrazamlığı, dünüründen alıp damadına verdiği gibi bütün ailesinin hem  İngilizci olması hem de bahsettiğimiz “davranış tutarlılığı” burada okuyucunun dikkatini çekmelidir.

Mustafa Kemal Milli Mücadeleye Devam Edeceğini Açıkladı…

Damat Ferit Paşa’nın Kurtuluş Savaşı Politikası ve Vahdettin’in Bundaki Etkisi

Kız kardeşi Mediha Sultan’ın eşi olan Damat Ferit Paşa, Vahdettin’in tacını kaybetme korkusu duyduğunun bir başka delili olarak Sadrazamlığa getirilmiştir. Tacını korumak için ise Vahdettin, gerekli davranışı sergilemiş, İngilizlere karşı savaşmak ve isteklerini geri çevirmekten ise onların iyi niyetini kazanmak için Türk Ordularını istekleri doğrultusunda çekme kararı almıştır. Damat Ferit Paşa’nın K. Savaşı boyunca bir hain olduğu asla tartışılmamış bir kesinliktedir, kendisi Temsil Heyetinin İstanbul ile iletişimini keserken ilk dayanağı olmuştur. Aynı zamanda 1921 yılında Vahdettin için TBMM Kürsüsünden vatan haini dendiğinde de Damat Ferit Paşanın etkinlikleri ile diğer dönem Sadrazamlarının da etkisi neden olarak gösterilmelidir. Damat Ferit Paşa, 1918-1923 arasında tam 5 kez Sadrazamlığa, Vahdettin tarafından getirilmiştir, bu durum Sultan Vahdettin için hain argümanını şiddetli şekilde güçlendirmiştir çünkü Damat Ferit Paşa her türlü işgale onay veren ve Türk Ordularına direnmeme emri vererek, direnen askerleri görevinden alan ve yargılatan, Kuva-i Milliyeye karşı her türlü fermanı ve fetvayı yayınlatan kişidir. Her seferinde iktidarını, Vahdettin’in onayı ile almış olmakla kalmamış, Damat Ferit’in kararlarını her zaman onaylamış ve ona destek olarak kendisi de Kuva-i Milliye karşıtı fetvalar yayınlamıştır. Sultan Vahdettin için Damat Ferit hem ailesinden olması hem de İngilizci olması nedeni ile bulunmaz bir nimettir.

İşgal dönemi yaşanılanlardan bir kesit…

Damat Ferit Paşa’nın almış olduğu tüm kararların ve kararnamelerin altında ise Vahdettin’in gene aynı şekilde imzası vardır. Bu dönemde, henüz 1920 ortalarına kadar, Vahdettin’in hain olduğunu düşünen ve bilen Ulusal Kurtuluşçular, bunu açıkça söyleyemedikleri için Damat Ferit’e yüklenmiş ve Sadrazamlığa sözde daha ılımlı görülen kişileri getirmek istemiştir.  Bunların bazıları,  Ali Rıza Paşa, Tevfik Paşa gibi isimler olup, Ferit Hükümetlerinden farklı bir iş yapmamış, sadece aynı zorlukları çıkartmaya çalışmışlardır. Yeniden bir ordu gönderemeyeceği belli olan İngilizler ve Fransızlar, savaş yorgunluğu içinde iç meselelerle ve isyanlarla yoğunlaşıp hem de birbirlerine karşı paylaşım savaşına girmişken, Yunanistan, Ermenistan, Gürcistan ordularını ve çeşitli Kürt İsyancılarını, ayrıca çeşitli İslamcı-Hilafetçi isyanlarını kullanma kararı almış ve donanmasını her zaman İstanbul’da bulundurmalarından dolayı, Ferit dışındaki diğer Sadrazamlar da hem Vahdettin’in hem de mevcut durumun imkansızlığı içinde sadece Mustafa Kemal Paşayı ve Temsil Heyetini, daha sonraki TBMM’yi ikna etmeyi ya da oyalamayı denemiş, bir yandan da TBMM’nin arkasından türlü işlerle Kuva-i Milliyeyi dağıtmayı denemiş, öldürülmekten korkan nice sözde Milliyetçi isim de pek çok korku dolu adımla buna destek olmuştur. Bunlara çeşitli örnekler ileride verilecek olsa dahi, Samsun’daki 3. Kolorduya, 1919 yılında Damat Ferit’in atadığı Salahattin Bey’i, Temsil Heyeti’nin ne olursa olsun İstanbul memurları asla tanınmayacaktır kararına rağmen tanıyarak görev yerini terk eden Refet Bey ya da bir bildiri ile İstanbul’a kaçan Mersinli Cemal Paşa örnek verilebilir.

Atatürk’ün Samsun’a çıkışı ve açıklaması.

Refet Bey, ileride daha türlü sorunlar çıkaracaktır, Sivas’ta şiddetli şekilde Manda ve Himaye fikrini savunacaktır, Çerkez Ethem isyanında da 2. İnönü Savaşında da beceriksizce işler yaparak görevinden alınacaktır, aynı zamanda Saltanat Taraftarları ile her zaman iç içe olarak da Atatürk’ün karşısında yer alırken Mersinli Cemal Paşa ise ileride Damat Ferit Paşa hükümetinden sonra Mustafa Kemal Paşa’nın dirayeti ile başlatılan Ali Rıza Paşa hükümetinin Savunma Bakanı olacaktır. Bu dönemde, bir başka Vahdettin akrabası olan Damat Şerif Paşa, Damat Ferit Paşa’nın hükümetinde İçişleri Bakanı iken yeniden Ali Rıza Paşa Hükümetinde de İçişleri Bakanı olmayı sürdürmüştür. İçişleri Bakanı Damat Şerif, Kemalistleirn yani Milliyetçilerin kuyusunu kazarken de Mersinli Cemal Paşa, bu durumu gizleyerek sürekli olarak Temsil Heyetini oyalamaya çalışmış, çeşitli bildirilerle ve çalışmalarla Refet Bey’den Kazım Karabekir’e kadar pek çok ad Temsil Heyeti’ne karşı çevrilmeye çalışılırken de iç isyanlar hazırlanmıştır. Unutulmamalıdır ki bu dönemde, Havza Genelgesine dahi, Mustafa Kemal dışında kimse imza atmamıştır, Refet ve Rauf Beyler dahi sadece parmak basmıştır. Bunun nedeni ise yakalandıkları taktirde, zorla yaptırıldığını söylemektir. Bu örnekler dönemin ruhunu ve genel durumunu yansıtmak için savaş başındaki Vahdettin Politikalarını ve seçimlerini, etkilerini şu ana kadarı ile kısmen yansıtmak için verilmiştir.

Padişahın sustuğu işgaller sırasında halk…

Damat Ferit Paşa’nın hangi kararları altında Padişah Vahdettin’in imzası var der iseniz, Mustafa Kemal Paşa’nın görevden alınması, idam fermanı, madalyalarının ve unvanlarının alınması, rütbelerinin sökülmesi, Hilafet Ordusunun kurulması ile Milliyetçilere saldırılmasına kadar her kararda imzası vardır. Ayrıca Vahdettin’in tek ümidi ise İngilizlerdir, bunu ise pek çok delilden birisi olan İngiliz Yüksek  Komiseri Richard Webb’in anılarından bilmekteyiz.

Damat Ferit Paşa, İngiliz Yüksek Komiseri Richard Webb’i ziyaret ederek şöyle söylemiştir.

“Allah’tan sonra tek ümidimiz, benim de Padişahın da İngilizlerdir.”

Damat Ferit Paşa’nın Hainliği ve Vahdettin  Bağlantısı

Mustafa Kemal Paşa, Temsil Heyeti Başkanı olarak Vahdettin’in Damat Ferit Paşa’yı Sadrazamlıktan almasını istemiştir, bu dönemde tüm Türkiye’den, her il ve ilçeden, beldeden telgrafhanelerden, İstanbul’a telgraf fırtınası estirilerek bu istek yinelenmiştir. Mücadelenin başında bulunulan 1919 yılında, Vahdettin bu isteği yerine getirmemek için elinden geleni yapmıştır. Ancak telgrafların hiç birisine cevap verilmemiştir, bu dönemde Atatürk, Nutuk’ta da belirttiği üzere 1919’da mücadele yeni iken, Cumhuriyet fikrinden bahsetmek de Padişahı ihanet ile suçlamak da uygun düşmediği için Damat Ferit hedef alınmış ve saraya telgrafların hükümet tarafından ulaştırılamadığı gibi inandırıcılığı olmayan bir yalan ile iktidarı değiştirmeyi hedeflemiş, İstanbul Hükümeti ile de iletişimini keserek, daha ılımlı olduğu düşünülen Ali Rıza Paşa hükümetini başlattırmıştır.

İstanbul Hükümeti ile olan pazarlıklardan, Ali Kemal Paris’e gitmeyecek!

Bir süre sonra Damat Ferit Paşa’nın ikinci kez Sadrazamlığa getirildiği tarihte, meclis-i mebusan açılmıştır ki yeni bir iktidar seçileceği bellidir. Mustafa Kemal’in amacı Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Grubunun kendisini başkan seçerek iktidara getirmesi ve Misak-ı Millinin böylece onaylanmasıdır, ilk baştaki amacı ise meclisin Anadoluda toplanmasıdır, bu süre içerisindeki ayrıntılı isyanlara, örneğin Anzavur olaylarına, Köprülülü Hamdi Bey’e, Şeyh Recep Olayına ya da Şeyh Muhsin-i Fani unvanına sahip Aydın Milletvekili Hüseyin Kazım Bey’e,  Ali Galip olayına veya Abdülkerim Paşa’nın 25 eser-i cedit (büyük kitap halindeki dosyalar) doldurtan 8,30 saat süren İstanbul’dan arabulucuk çalışmalarına, Yunus Nadi Bey’in arabuluculuk çalışmalarına ve dahasına konudan sapmamak adına değinmemekle birlikte, bu konular da ayrı ayrı olarak ilerleyen süreçte farklı adlarla anlatılabilir.

Yunan işgal güçlerinin gösterdiği zulüm.

Meclis-i Mebusanın açık olduğu bu tarihlerde, Damat Ferit Paşa 2. kez Sadrazamlığa getirildiğinde, vekillerden Kazım Bey’in bu durumu “ihanet ve saltanatın sonu, milletin çöküşü” olarak nitelemesi sonucu Vahdettin’den “Ben istersem, Ermeni Patriğini de Rum Patriğini de Hahambaşını da getiririm.” demiştir. Bu cümleleri, Meclis-i Mebusan İngilizler tarafından işgal edilecekken Malta’ya sürgün edilecek Rauf Bey’e (Orbay) “Millete bir sürüdür, ona da bir çoban lazımdır, o da benim.” sözleri ile bağdaşmaktadır. Bütün yazı boyunca da alınan kararların, yaşananların ve onların arasındaki anıların farklı kişilerden farklı zamanlarda aktarılmasına ve hatta farklı ülkelerden, yetkililerinden dahi aktarılmasına rağmen belirli bir tutarlılığı olduğu unutulmamalıdır.

Yazının ilerideki serisinde, anıların azalması ile daha somut olaylara değinilecektir ancak tüm yazı boyunca uzunca değinilen asıl konu, Vahdettin eğer bir hain değil ise neden bunu söyleyemedi, Alman Kayzeri, Avusturya-Macaristan İmparatoru gibi ölemedi, tam 5 kere bir hain olan Damat Ferit’i neden Sadrazamlığa getirdi, neden kararlarını imzaladı bunlar sorgulanmalı, hatta Anzavur Ahmet, ayaklandığında neden ona ve yandaşlarına kendi eliyle askeri nişan taktı, bu durumlar nasıl Damat Ferit’in de desteği ile propagalandaştırıldı iyice sorgulanmalıdır, söylenenler ışığında okuyucu bunu yapacak ve sonraki yazılarla öğrenecekleri ile de daha iyi anlayacaktır.

Politik Deli

28 Kasım 2017

3. Kısım Yazısı


Sultan Vahdettin Hain Mi: İngiliz Muhiplerini O Mu Kurdu? İngilizlere Yalvardı mı?

Son Padişah Sultan Vahdettin Han hakkında yaşanan tartışmaların ardı arkası çeşitli nedenlerle asla kesilmemiştir. Politik nedenlerle özellikle de tarihçilerin yaratmış olduğu suskunluk, yalan söyleme ya da bazı konuların üstünü örtme çabası, aşikar olan bir durumu daha da anlaşılmaz bir hale sokmuştur. Sultan Vahdettin Hain Mi yazı serisinin ilk sayısında, Vahdettin’in kişiliğine, çocukluğuna, gençliğine, fikirlerini oluşturan olaylara Osmanlı İmparatorluğunun geçtiği süreçlerden faydalanarak değinilmiştir. İkinci sayısında ise Sultan Vahdettin Han’ın Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikalarını anlayabilmek için psikolojisini anlamak gerektiğinden bahsederek, kişiliği ve fikirleri zaten aktarılmış olan Son Padişahın özellikle de Damat Ferit Paşa ile olan ilişkilerine, Tevfik Paşa ile olan münasebetlerine ve savaş boyunca izleyeceği politikaların tutarlı olduğunu vurgulamak için de Mondoros Ateşkes Antlaşmasından, barış heyetinin seçilme biçiminden ve antlaşmanın tartışılmadan kendisince ve hükümetçe de onaylanmasından, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti ile olan çatışmalarından ve dahasından bahsedilmiştir. 3. Sayı ile birlikte irdelenecek konu ise Sultan Vahdettin’in İngiliz  Muhipleri ile olan ilişkileri ile İngilizlere Osmanlı Devletini manda yapmak isteyip istemediği olacaktır.

İngiliz, Rus ve Türk Belgeleri ile Sultan Vahdettin ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti

Gotthard Jaeschke, VI. Sultan Mehmet Vahdettin hakkında pek çok noktayı içeren Kurtuluş Savaşı ve İngiliz Belgeleri adlı bir kitap yazmıştır. Sina Akşin ise aynı konuyu İstanbul Hükümeti ve Milli Mücadele, İç Savaş ve Sevr’de  Ölüm gibi kitaplarıyla ele almıştır. Yerli ve yabancı çeşitli yazarların, bu dönemi yaşayanların anılarının ve bu dönemdeki belgelerin tutarlılığı ise Sultan Vahdettin’in önceki iki yazı serisinde belirtilen düşüncelerine, kişiliğine daha da iyi ışık tutacaktır.

Sultan Vahdettin tarafından feshedilmeden önce Meclis-i Mebusan

Sultan Vahdettin Han, İngilizlere yaklaşmak ve ülkesinin daha fazla işgale uğramaması ile kendi makamını kurtarmak için yaklaştığı iki kişi vardır. Bunlardan birisi anlatıldığı üzere hem akrabası olan hem de kendisi gibi bir İngiliz hayranı olan Damat Ferit Paşa’dır. Diğer kişi ise adı çeşitli yerlerde pek çok kez geçen Sait Molla’dır. Sait  Molla’nın ise bu dönemdeki en yakın yoldaşı İngiliz Gizli Servisi üyesi olan Rahip  Frew’dür. Rahip Frew ise aynı zamanda Britanya Kızılhaçı yani British Red Crescent kuruluşunun İstanbul’daki yöneticilerindendir. Bu dernek tıpkı bugünkü “Beyaz Miğferler” ve gene “Kızılhaç” gibi kuruluşlar aracılığıyla siyasi amaçların elde edilmesi için hem bölgede casusluk faaliyetleri yürütmekte, hem de propaganda için kullanılmaktaydı. Örneğin, British Red Crescent’in en temel amacı, yardıma muhtaç ve savaşta yıpranmış olan insanlara yardım etmekti ki bu yardımların özellikle de Hristiyanlar için olduğunu anlamak kuruluşun hem adından hem de temsilcilerinin bir “Papaz” olmasından kolayca anlaşılabilmektedir. Hatırlanmalıdır ki Rauf Orbay Heyetinin imzaladığı ve Ahmet İzzet Paşa Hükümeti ile Padişah Vahdettin’in onayladığı 30 Ekim 1918 Mondoros Ateşkes Antlaşması gereği Hristiyanların ve azınlıkların zulme uğradığı ya da İttilaf Devletlerinin kendilerini tehlikede gördükleri yerlere asker yerleştirmeleri, barış anlaşması öncesi bu bölgeleri ele geçirerek işgal etmeleri mümkündür. İşte, Britanya Kızılhaç Derneği de burada devreye girmektedir. Çeşitli bölgelerde Hristiyanların ve azınlıkların zulme uğradığını söyleyerek, Türklerin katliamcı oldukları gibi propagandalar yaparak Mondoros Antlaşması gereği daha büyük işgalleri hazırlamaktır. Bu noktada ise bahsi geçen, Sultan Vahdettin ve Rahip Frew,  Sait Molla ile İngiliz Muhipleri ilişkilerini daha iyi açıklamak için Sait Molla’nın daha önce bahsedilen ve ele geçirilmiş, Papaz Frew’a yazılmış mektuplarından bahsetmek faydalı olacaktır.

Yıldız Sarayı Camisinden çıkarken Sultan Vahdettin

İstanbul’da Türkçe yayın yapan ve gene Sait Molla’nın kendisine ait olup İngiliz Muhipleri için yayın yapan Türkçe İstanbul gazetesinin 8 Kasım 1919 tarihli sayısında, söz konusu mektuplardan Sait Molla kendisi bahsetmiştir. Kuvva-i Milliyeciler tarafından evine girilerek elde edilen bu mektuplar, doğruca kendisinin yazdığı mektupların taslakları ve taslakların yazılı olduğu defterlerin kopyaları olup o dönemin İstanbul’unda Sivas’taki Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal  Paşa hakkında türlü tartışmaların döndüğü havasında önemli bir etki yaratmıştır. Doğruca kendi el yazısı ile doğruca kendi evinden elde edilen bu mektuplar hakkında ise Sait Molla dışında kimse doğru düzgün bir yalanlama beyanı dahi sunamamıştır ve mektupların sahteliğini de kanıtlayamadıkları gibi gerçekliği mektupların içeriğindeki bilgilerden, tutumdan gizli olması gereken ve sadece kendileri tarafından bilinebilecek, gerçekliği ise yaşananlarla tartışmaya kapalı olacak olayların bahsedilmesidir. Mektuplardan bazı örnekler aşağıya yazılmıştır.

İngiliz Muhipleri Cemiyetinden Sait Molla’nın bazı Mektuplarından Bazı Parçalar;

Birinci Mektup, Tamamı:

“Aziz dostum, verilen iki bin lirayı Adapazarı’nda Hikmet Bey’e gönderdim. Oradaki işlerimiz çok yolunda gidiyor. Birkaç gün sonra verimli sonuçlarını elde edeceğiz. Şimdi aldığım şu bilgileri, şu mektubumla size hemen müjdelemek istedim. Yarın sabah gelip ayrıntılı bilgi vereceğim. Kuva-yı Milliye taraftarlarının Fransa’Ya olağanüstü yaltaklanma gösterdiklerini ve General Franchet d’Esperey’nin Sivas’a gönderdiği subayların Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek İngiltere Hükümeti karşıtı bazı kararlar aldıklarını Ankara’daki N.B.D. 285/3 adlı adamımız özel olarak bir kuryeyle gönderdiği mektupta bildiriyor. D.B.Q. 91/3 her ne kadar cemiyetimizin içindeyse de, bende bu kişinin Fransızlara casusluk ettiği ve sizin bu örgüte başkanlık ettiğinizi yaydığı ve açıkladığı inancı uyanmıştır. Bu konu hakkında da yüksek şahsınızın görüşleri ve yüksek güvenlerine aykırı olarak söyleyeceklerimle, şimdiye kadar o kişi hakkında gösterdiğiniz güvendeki yanlışı ortaya koymuş olacağım. Dün sabah Adil Bey’le birlikte Damat Ferit Paşa Hazretleri’ni ziyaret ettim.  Biraz daha sabırlı davranmaları ve beklemeleri gereğini tarafınızdan kendilerine bildirdim. Paşa Hazretleri yanıt olarak size teşekkür etmekle birlikte, Kuva-i Milliye’nin Anadolu’da tamamen kök saldığını ve bir karşı hareket sonucu olarak, hain liderleri bozguna uğratılmadıkça, kendilerinin yönetime gelemeyeceklerini, padişahın da onayına sunulan anlaşma maddelerinin  Konferans’ta savunulmasına olanak olmadığını ve Kuva-yı Milliye’nin dağıtılması için yüce İngiltere hükümeti nezdinde hemen girişimler yapılarak ortak bir noktanın milletvekilleri seçimlerinden önce Babıali’ye verilmesini ve çetelerimizin Adapazarı, Karacabey ve Şile’de Rrumlara karşı yapacakları saldırıları temel olarak Kuva-yı Milliye’nin güvenliği bozduğunu ileri sürerek işin hızlandırılmasına çalışmamızı ve İngiliz basınının Kuva-yı  Milliye karşıtı yayın yapmasının sağlanmasını ve özel olarak torpido ile gönderilen E.B.K 19/2’ye telsiz telgrafla dün görüştüğümüz konularla ilgili emir verilmesini rica ediyor. Bu gece 23.00’da Adil Bey’ sizi K.’de görecek ve Ferit Paşa’nın bazı ricalarını da bildirecektir. Ondan sonra padişah ile Mister T.R Görüşebilecektir. Rrefik Bey’e artık güvenmeyiniz, Sadık Bey de bizimle çalışabilecektir. Saygılarımı sunarım.

11.10.1919

Not: Karacabey’le Bozkır’dan henüz bir haber alamadık.

Sait Molla’nın fotoğrafı.

2. Mektup tamamı:

“12.10.1919 tarihiyle Ankara’daki N.B.D 285/3 tarafından gönderilen mektupta, Sivas Temsil Heyeti’nden kurmay albaylıktan emekli Vasıf Bey’in d’Esperey ile görüşmek üzere göndeirleceği ve birkaç güne kadar yola çıkacağı bildiriliyor. Hikmet Bey paraları almış, biraz daha para istiyor. Önceki gün sizi ziyarete geldiğimde izlendiğimi söylemiştim. Dönüşümde biri sarı bıyıklı, diğeri kumral ve köse iki kişinin sokak başında beni beklediklerini gördüm. Gece olduğu için çok korktum.  Yalnız birbirlerine yavaşça “Bu Sait Molla imiş. Artık gidelim.” dediklerini işittim. Bu fazla ilişkim benim için iyi olmayacak.  Nazım Paşa’nın cemiyetimizden haberi varmış. Buna çok içerledi. İzninizle N.B.S. 495/1 düzenine kendilerini kattım. Ev sorunu çözülünceye kadar görüşmeyi adı geçen yapacaktır. Karacaey’de N.B.D 289/3’e gönderilen bin iki yüz lira ulaşmıştır. Yola çıkacaklardır. Ferit Paşa, Babıali’ye verilecek notayı her dakika beklemektedir. Padişah bu durum nedeniyle çok üzgündür. Gönlünü aldrmanız ve sürekli kendisine ümit verici dmeçler verdirmeniz çıkarlarımız gereğidir. Bizim padişahların her şeye karşı zayıf olduklarını unutmayınız. Seyit Abdülkadir Efendi, o konu hakkında çok tuhaf açıklamalar yaptı.  Sözüm ona arkadaşları yurtseverliğe aykırı olur diyorlarmış. Artık siz gerekeni yapınız. Polis Müdürü Nurettin Bey’i değiştirileceği söyleniyor. Hepimizin koruyucusu olan bu kişi hakkında ilgili kişilerin dikkatini çektiriniz. Saygılarımı sunarım.

Not: Ali Kemal Bey o kişiyle görüşmüş. Konuşmayı yönetemediği için karşısındaki amacını anlamış ve hatta kendisine büyük bir hakaretle “Biz, sizin İngilizler için çalıştığınızı anladık” demiş.

Üçüncü Mektup Tamamı:

“Yapılan propagandaları göz doktoru Esat Paşa kolu ve özellikle Çürüksulu Mahmut Paşa, resmi bilgilere dayanarak devamlı yalanlattırıyor ve halkın heyecanının yatıştırılmasına çalışıyorlar. Bu adamlara başvurularında hiç yanıt verilmemesini, dün kararlaştırılan kişiye, padişah aracılığıyla emir vermenizi rica eder, saygılarımı sunarım.”

Burada olduğu şekli ile eksiksiz yazılan Sahit Molla’dan Rahip Frew’a giden mektup, açık bir şekilde belirli noktaları aydınlatmaktadır. Daha sonra Sait Molla’nın mektupları konunun tamamen özümsenmesi için yayınlanacak olsa da ilerideki mektuplar belirli kesitler ile belirli açıklamalarla verilecektir. Ardından çeşitli anılara, telgraflara, isyanlara, şehit edilen Yahya Kaptan’a, isyancıları finanse edecek Hikmet Beye, amaçlarına ve Padişah Vahdettin’in İngiliz Muhipleri olan ilişkilerine gene İngilizlerin belgeleriyle değinilecektir.

Mektuplarda geçen Ali Kemal’dir.

Dördüncü Mektup Kesitleri:

“Muhipler (İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyeleri) arasında Franmason örgütünü istemeyenler oluyor… Benim dış görünüşümün uygun olmaması nedeniyle, eski dostunuz  K.B.V 4/35 kararlaştırılan ilkeler doğrusunda işe başlayacaktır. Ankara ve Kayseri’den yine haber yok. Saygılarımı sunarım efendim…”

Beşinci Mektup Kesitleri:

“Üstat, Kasidecizade Ziya Molla dün akşam Adam  Blok’a (Adam Block) haber göndermiş. Eski dostu olduğuna güvenerek, benim başında bulunduğum Muhipler Cemiyeti’nin gördüğü korumanın, İngilizlerin karakteriyle bağdaşmaz olduğunu ve bunun kamuoyunda kötü etkiler yaptığını ve bu açıdan namuslu kmselerin temsil etmesi gerektiğini dolaylı olarak bildirmiş ve benim hakkımda çok kötü şeyler eklemiş. Bu kişinin bana karşı kişisel düşmanlığı olduğunu hatırlatmak isterim. Ziya Molla’nın damadının kız kardeşi eskiden benim eşimdi. Kendisinden boşandığımdan dolayı bu düşmanlık bana yöneltilmiştir. Durumun Adam  Blok Hazretleri’ne bildirilmesini… rica ederim…”

Altıncı Mektup Kesitleri:

“Saygıdeğer Üstat, Ankara’dan N.B.D 295/3’ten kuryeyle gelen 20 Ekim 1919 tarihli mektupta, K.D.S 93/1 emriniz üzere orada bırakılarak kendisi  Kayseri’ye hareket etmiştir. Emrin onaylanmış kopyasını da Galip Bey’e gönderdiğini bildiriyor. Önceki ödeneği bittiği için yeniden ödenek istiyor. Gizli örgütün yayıldığını ve başındaki bozguncu liderlerden yakasını kurtaran Muhiplerimizin, şimdilik köylerde kalmak koşuluyla el altından işe başladıklarını müjdeliyor ve son planlarının verimli sonuçlanacağını bildiriyor. M.K.B düzgün Türkçesi sayesinde önemli rol çeviriyormuş. Hele hocalığına diyecek yok diyor…Yeni ödeneğin gönderilmesini beklemek üzere kurye 4.R burada tutulmuştur.

23/24.10.1919

Yedinci Mektup Kesitleri:

“Üstadım, Ali Kemal Bey dün o kişiyle görüşmüş. Basın işinde biraz ihtiyatlı olmak gerektiğini söylemiş. Bize daha önce herhangi bir gidişten yana yöneltilmiş fikir ve kalem erbabını buna aykırı bir amaca yöneltmek kolaylıkla mümkün olmaz Bütün devlet memurları ulusal mücadeleyi şimdilik iyi görüyorlar demiş. Ali Kemal Bey, emirlerinize harfi harfine uyacak, Zeynelabidin Partisiyle de işbirliği yapmaya çalışıyor. Özetle, işler bulandırılacak. Bugünlerde Fransız ve Amerikan çevrelerinde benim adımdan çok söz ediliyormuş. Bunun hikmetini hala anlayamadım. Ulusal mücadele taraftarlarının, bu hükümetin siyasi görevlileri üzerinde yaptıkları etkinin sonucu olarak hayatımın korunması size kalmıştır… Sivas Olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz ama yavaş yavaş düzelecek. Kadıköylü de işi üstleniyor. Fakat uğursuz İttihatçı basın, bazen bizim işlere engel oluyor. Bunların yazılarına dikkat etmek gerek. Paşamız hala sinirli.  “Ne zaman olacak” diyor. Ev meselesinin hala çözülmemiş olması, görüşmemizi zora sokuyor. N.B.S 495/1 Konya’ya önem verilmesini tavsiye ediyor… Ali Kemal Bey’in son felaketi üzerine üzüntünüzü bildirdiğinizi söyledim. Bu kişiyi elde bulundurmak gerek. Bu fırsatı kaçırmayalım. Bir hediye sunmak için uygun vakittir… Hikmet’e ve Kadıköylüye numaralarını vereceğim, saygılarımı sunarım Üstadım.”

24.10.1919

Not: Birkaç defadır söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa’ya ve taraftarlarına biraz müsait görünmeli ki kendisi tam bir güvenle buraya gelebilsin. Bu işe çok önem veriniz. Kendi gazetelerimiz ile taraftarlık edemeyiz.

“İstanbul hükumetinden medet umulmaz.” denilenlerden Ali Fuat…

Sekizinci Mektup Kesitleri:

“Aziz Üstat, seçimleri geciktirmek ve askıya almak için gerek Mustafa Sabri, gerek Hamdi ve  Vasfi efendilerle uzun uzadıya emriniz çerçevesinde görüştüm. İzinlerini aldım. Mahallelerde propagandalar başladı… Padişahın bu konuda aydınlatılması çok gereklidir. Amaca, üstatça görüş ve önlemlerinizle ulaşacağımızı garanti ederim.”

26.10.1919

Dokuzuncu Mektup  Tamamı:

“9.R kurye geldi. Keskin örgütü bitmiştir. Arkadaşlara propaganda için emir verdim. Başarılarımızın ilk ürünlerini yakında alacağımızdan eminim üstadım.”

27/28.10.1919

Onuncu Mektup Kesitleri:

“Aziz Üstat,  Saray’da yeni hükümet kurulmasıyla ilgili hazırlık ve planların yer aldığı haberi duyulmuştur. Bu işin hızlandırılması çok gereklidir. Anadolu örgütümüzün bazı planları Kuva-yı Milliye taraftarlarından anlaşılmış, özellikle Ankara ve Kayseri’de bize karşı çalışmalar başlamıştır. Kürt Teali Cemiyeti, söz vermesine karşın, bir varlık gösteremedi. Çetelerimizden bir kısmı bozguna uğratılıyor. Ne olursa olsun düşünülen hükümletin iktidara getirilmesi kesinlikle çok gereklidir. Ali Rıza Paşa’nın planlarımıza karşı engelleyici önlemler alacağını da düşünüyorum. Bozkır’a gidecek adamlarımız tanınmış kişiler olması nedeniyle fazlaca korkuyorlar. Konya’da K.B. 81/1’e sizin aracılığınızla olayın şiddetlendirilmesi hakkında… propaganda… gerekliliğini ze zorunluluğunu bildirir, saygıyla sunarım.”

29/30.10.1919

Not: Benim bir mektubumdan Hikmet’e söz edilmiş. Bu mektubun içeriğini nereden öğrenmişler?  Ben, Hikmet’le görüştüm. Ve bunun gerçek olduğunu büyük bir hayretle Hikmet’ten dinledim. Casus benim çevremde midir, yoksa sizin çevrenizde midir?

On Birinci Mektup Kesitleri:

“Aziz Üstadım, Kürt Teali Cemiyetindeki yakın dostlarımızla görüştüm. Yeni geldikleri için bir kaç gün sonra verilen emir çerçevesinde hazırlık yapacaklarını, yalnız Kürdistan’a gönderilecek çeşitli arkadaşlar için büyük bir ödeneğe ihtiyaç olduğunu söylediler. D.B.R 3/141’den gelen mektubu da gösterdiler. Urfa, Antep, Maraş’ta Fransızlara karşı gereğinden fazla kışkırtmalar yaptıklarını ve kolordu komutanının izlediği yumuşak siyasete rağmen halkı kandırdıkları yazılıdır. Hükumet başkanlığına Zeki Paşa’nın getirilmesi hakkında bildirilen görüş doğru değildir. Bu kişi Kürtler üzerinde söz sahibidir. Eski Ermeni vuruşmaları unutulmuştur. Sizin görüşünüz, herhalde bugün için zamansızdır…Karşıdaki olayı diğerlerine de yaymaya çalışıyoruz. Saygılarımı sunarım.”

4.11.1919

The Orient News, İngiliz Hükümeti tarafından propaganda etkinliği için kurulmuş bir gazetedir. Gazetenin bu sayısında, Sait Molla’nın İngiliz Muhipleri’nin görüşlerini Türkçe İstanbul gazetesi ile temsil ettiğini, Vahdettin’in varisi olan ve sonraki Halife Abdülmecid Efendinin ise İngiliz Muhipleri Cemiyeti Onursal Başkanı olduğu yazmaktadır. Gazete, 1924 Aralık ayında, İngilizler tarafından doğruca, sonraki propagandalara zarar vermemesi için kapatılmıştır.

On İkinci Mektup

“Aziz Üstadım, Ahmet Rıza’nın Tan (Le Temps) muhabirine yaptığı açıklama elbette dikkatinizi çekmiştir. Emir Faysal’a Fransızlar ile anlaşma yapmayı önermesindeki anlamın taşıdığı siyasi incelik efendimizin gözünden kaçmamalıdır. Kuva-yı Milliye liderleri, Fransa’ya zamanında dikkate değer bir şekilde eğilim gösterdikleri gibi, Irak’ta çıkardıkları karışıklığın yanı sıra, diğer taraftan Suriye’deki egemenliğimize de darbe vurmak istiyorlar. Bu kuvvetin sürüp gitmesinde gösterilecek ilgisizlik ve kayıtsızlık,  İslam dünyasının İngiltere karşıtı olağanüstü galeyanıyla sonuçlanacaktır. Üzerinde dikkatle durulan bu noktayı önemseyerek görmek ve üst düzeydeki siyasi kişilerinize göstermek zorunludur. Bu düşüncemle, bilimsel değerinize karşı bir saygısızlıkta bulunduğum yargısına varamayız. Çünkü Türkiye üzerinde, sizden başka bir gücün etki ve egemenliğini sürdürmesi, siyasi amacımıza aykırıdır. Fransa, İitalya ve özellikle Amerika’nın gerek ileri gelenleri ve gerek basınıyla bu güce karşı gösterdikleri karşıt eğilimler, siyasi ve askeri üstünlüğünüzle rekabete girişildiğinin açık bir kanıtıdır. Ahmet Rıza gibi Klemenso’nun (Clemenceau) ve Pişon’un (Pichon), çeşitli siyaset adamlarının eskiden beri devam eden yakın dostluklarını kazanmış kişilerin Fransa’nın önemli bir rol oynayacağından ve kamuoyunu tam anlamıyla kendilerine çekebileceklerinden ve etkileyeceğinden emin olunuz. Bu kişinin İsviçre’ye geçeceğine ilişkin bilgiye göre aradan bir yolunu bulup  Fransa’ya geçmek isteğinde olduğuna inanabilirsiniz.  Balıkesir yakınlarındaki kuvvetlerimiz bozularak kaçmış ve A.R bölgesinde gizlenmiştir. Yeni kuvvetler hazırlanıyor, beş bin liradan aşağı olmamak üzere ödenek isteniyor. Karaman’dan D.B.S 40/5’ten gelen mektupta şimdilik beklemek zorunda olduklarını ve Kayseri’den K.B.R 87/4’ten gelen mektupta da yakında harekete geçeceklerini bildiriyor. Ziya Efendi de H.K., C.H. bölgesinde örgütlenme tamamlandığından yalnız ödenekle oraya hareket etmek zorunda olduğunu söylüyor. İsterseniz durum hakkında sözlü olaak bilgi verecektir. Sıkı bir şekilde izlendiğimizi, plan ve hazırlıklarımızdan Sivas’ın düzenli olarak haber aldığını söyleyebilirim. Mehmet Ali’ye güvenmeyiniz. Sır saklayamaz… Ali Kemal Bey’in listeye alınması zorunludur. Bu kadar sırlarımızı taşıyan bu kişiyi gücendirirsek, planlarımız tamamıyla düşmanın eline geçer. Bu kişiyi sıkıca kollayınız. Saygılarımı sunarım üstadım.

5.11.1919

Not: Kemal yakalanmış, ona bağlı olması nedeniyle K.B.R 15/1’in örgütle ilişki derecesi meydana çıkmış demektir. Bu kişiyi korumak çok gereklidir.

Sait Molla’nın Mektuplarında Dikkat Edilmesi  Gereken Noktalar

Sait Molla’nın bu mektuplarından başkaca mektupları da savaş sırasında ve sonrasında ele geçirilmiştir, bunların bir kısmı da tarihçilerce yazılmıştır ancak savaş sırasında yazılan ve ele geçirilen bu mektupları kısmen tamamen ve kısmen kesitleri ile yazarak incelemek, hem bu dönemi anlamak hem de Sultan Vahdettin’i anlamak için çok önemlidir.

Sait Molla’nın mektuplarında bilinmesi gerekenler:

1- Bahsi geçen Hikmet Bey, İstanbul’a yakınlığı yüzünden sık sık İslamcı ayaklanmalara İstanbul Hükümeti ve İngiliz kışkırtması ile sahne olan Adapazarı’nda adı sık sık geçen bir isimdir. Ali Fuat Paşa’dan 28 Ekim 1919 tarihli gelen telgrafta da İstanbul’daki Heyet-i Temsiliye üyelerinin verdiği bilgiler aktarılmıştır. Bu bilgilere göre, Çerkez Bekir adındaki bir Hilafetçinin Adapazarı civarında çıkarttığı ayaklanmayı Padişah Vahdettin, Damat Ferit Paşa ve Adil Bey ile Sait Molla, Ali Kemal Bey bir heyet yaratarak fırsat bilmiştir.

2- Mektupların önemli bir kısmının tarihi Amasya Görüşmelerine giden bir süreçten olup, görüşmeler sonrasını da kapsamaktadır. Amasya Görüşmelerinin başladığı 20 Ekim 1919 günü, Amasya’daki Mustafa Kemal Paşa’ya gelen telgraflar şu şekilde bilgiler içermektedir. İstanbul’da Hürriyet ve ittilaf Fırkası, Askeri Nigehban Cemiyeti ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti bir blok oluşturmuştur. Bu blokta ise Ali Kemal ve Sait Molla adları ön plana çıkmaktadır. Bu bloğun amacı ise azınlıkları Kuva-i Milliyecilere karşı kışkırtmak, ayaklandırmak böylece Kuva-i Milliyecilere karşı İttilaf Devletlerinin harekete geçebileceği propagandayı başlatmaktır. Unutulmamalıdır ki, Ege Bölgesi, İtalyanlara verilmiş iken Paris Barış Konferasında, İngiliz Başbakanı, Akdeniz’de İtalyanlarla Fransızların kendisine rakip olduğunu düşünerek, Türklerin Yunanları öldürdüğü propagandasını hazırlamış ve Konferansta da Yunanistan’ın bölgeye asker göndererek kendi tebaasını korumasını önermiştir, bu duruma sinirlenen İtalyan Başbakanı Orlando ise Konferansı terk etmiştir. Böylece yapılan “katliam” propagandalarının hem nasıl işe yaradığını hem de Sait Molla’nın İngiliz Muhiplerine yazdığı mektuplarında Fransızları neden rakip gördüğü de anlaşılabilir. İngilizlerin buradaki temel amacı ise Yunanistan’ı güçlendirerek Akdeniz’de bir müttefik edinmekle beraber Süveyş Kanalı’nı güvence altına almaktır. Sait Molla ve Ali Kemal adlarının çabaları ile kurulan blok ve birinci maddedeki heyet, Ermeni ve Rum Patriklerini de yanlarına almışlardı, böylece İttilaf Devletlerinin temsilcilerine de başvurmuşlardı. Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos Gazetesinde yayınladığı mektuplarla da Kuva-i Milliyecilerden korkan Ermenilerin göç ederek mallarını mülklerini bıraktığını yalanlarla duyurmaktaydı.

Ermeni Patriği Zaven Efendi, Ermenistan’ın Başkentinin Garin, yani Erzurum olacağını söylemekteydi.

3- Aynı şekilde Adapazarı ve İzmit başta olmak üzere Kuva-i Milliye karşıtı hareketler bu dönemde, Ferit Paşa Hükümetinin düşürülmesi sonrası alınan önlemlerle daha da artmıştır. İzlenen yol daha çok Damat Şerif Paşa ve bahsi geçen Polis Müdürü Nurettin Bey aracılığı ile Sivas’taki Temsil Heyeti’nin aleyhinde çalışırken Savunma Bakanı Cemal Paşa ve Ali Rıza Paşa aracılığı ile aralıksız olarak aleyhte çalışılmadığına yönelik bir telgraf trafiği ile oyalamak şeklindedir.

4- Mektuplarda adı geçen Hikmet Bey,  Kazım adında önceden asılmış bir kişinin kardeşidir. İstanbul’dan aldığı emir ve ödenek ile Adapazarı çevresinde çeşitli silahlı adamlar toplamaya başlamıştır. Mektuplardaki bahsi geçen ödenek de bunun içindir. Bölgedeki Karacabey’de de böyle çeşitli hareketler görüldü, Bursa’da da aynı dönem Gümülcineli İsmail, Kuva-i Milliye karşıtı bir hareket başlattı. Çeşitli hırsızlıklarda ve usülsüzlüklerde bulunan Nigehbancılar ve tutuklular da serbest bırakılarak isyanlara bu dönem gönderildi.  Hikmet Bey ile de ilgili olarak 28 Ekim 1919 günkü Ali Fuat Paşa’dan Amasya’ya gönderilen telgrafta, kendisinin Amasya’dan Adapazarı’na geldiğini, Mustafa Kemal Paşa’yı tanıdığını söyleyerek ulusal örgüt kurmaya kalktığını ve Sivas ile haberleşmeye çalıştığını belirtir. Ancak, kendisine ve ailesine tüm karşı olanların çoktan Ulusal Örgütlere katıldığını görünce Hikmet Bey karşı örgüt kurmaya başlamış, Ali Fuat Paşa’dan gelen istihbarata göre de Sait Molla, Hikmet Bey’i para ile tutarak Hristiyanlara karşı bir kışkırtma yapması için görevlendirmiştir.

5- Önemli olarak görülmesi bir diğer gereken nokta ise Padişah Vahdettin’in de bu hareketlere destek vermiş olmasıdır. Hem destek vermiş hem de destek verenleri tekrar tekrar görevlendirmiş ve bu kişileri Sivas Temsil Heyeti’nin istekleri ile de görevden almamıştır. Örneğin, Adapazarı ilçesinin Akyazı taraflarında ortaya çıkan Talustan Bey, İstanbul’dan para ve emirle gerelek, süvari olacaklara 30 ve piyade yazılacakara da 15 lira sözü veren Bekir Bey yani Çerkez Bekir ile Sapanca’nın Avçar köyünden Beslan adındaki bir tahsildar isyan için birleşmiştir. Tahir Bey adındaki Adapazarı Kaymakamı ise bu durumu haber alarak engel olmak istemiştir. İzmit’ten gönderilen bir binbaşı ve sağladığı yirmi beş kadar atlı ile kasabayı basmak isteyenlere karşı harekete geçmiştir. Lütfiye adı verilen bir köyde isyancılarla karşı karşıya geldiklerinde, Tahir Bey’e verdikleri yanıt;

“Padişah Hazretleri’nin hayatta ve yüce halifelik makamlarında olup olmadığını öğrenmek için Adapazarı’na makine (telgraf) başına gitmek istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa’yı padişah yerine kabul edemeyiz.”

Şeklinde olmuştur. Tahir Bey İzmit Mutasarrıfı aracılığıyla gönderdiği telgrafta, isyancıların İstanbul’daki önemli kişilerle bağlantı içinde olduğunu hatta padişahın da bu hareketlerden haberdar olup onayladığını belirtmiştir. Telgrafa göre resmi olarak “Bekir’in orada toplanan kişilere, bu iş için İstanbul tarafından bir hafta süre belirlediler; beş gün geçti, iki günümüz kaldı. İşi çabucak bitirelim.” dediği bildiriliyordu. 23 Ekim 1919 günü Adapazarı Kaymakam Tahir Bey’e gönderilen telgraflta da Bekir Bey’e belirtilen önlemleri alması emredilirken İzmit’teki tümen komutanı da Adapazarı’na gönderilmiş, Düzce’ye de Ali Fuat Paşa gönderilmiştir. Belirtildiği üzere 5 gün sonra da Ali Fuat Paşa birinci maddedeki telgrafı çekmiş ve İstanbul’daki tertibi haber vermiştir.

6- Bir diğer nokta ise İngiliz Muhiplerinin de Ali Rıza Paşa’ya tepki almasıdır. Bunun nedeni Ali Rıza Paşa’nın her ne kadar İngilizler kontrolünde olsa dahi dostları Damat Ferit kadar  İngiliz destekçisi olmamasıdır. Aynı zamanda mektuplarda, Ahmed Rıza’nın da İtalyan Mandasından bahsettiğini de belirtmiştir. Bu duruma da tepki göstererek Fransızların da bu propagandanın içinde olduğunu söylemiştir. Böylece cemiyetin tamamen İngiliz çıkarları için çalıştığı, diğer İtilaf Devletlerini de tehdit olarak gördüğü anlaşılmalıdır.

7- Mektuplarda bahsi geçen ve Padişahın da haberdar olduğu söylenen olaylardan birisi de Sivas Olayıdır. Peki, Sivas Olayı nedir? Bu olay, dönemi anlamak için de ayrı bir öneme sahiptir.Şeyh Recep, Zaralızade Celal ve İlyaszade Ahmet Kemal adındaki üç İslamcı, İstanbul’daki Hürriyet ve İtilaf fırkasıyla ve yabancılarla, Padişahın da onayı ile bir harekete girmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Amasya Görüşmelerine Donanma Bakanı Salih Paşa ile görüşmek için giderken henüz Amasya’ya varamadan, adı geçen üç bozguncu, gece vakti Sivas merkezindeki telgrafhaneye girerek Anadoludaki tüm telgrafhanelere bir bildiri yayınlar. Kendilerine bağlı bir telgrafçı ile 18 Ekim 1919 günü şu bildiri Amasya’ya da ulaştı.

“16613 K. 82 Şifreli Telgraf, 18 Ekim 1919, Sivas

Donanma Bakanı Salih Paşa Hazretleri’ne ve Padişah Hazretleri’nin Yaveri  Naci Bey Hazretleri’ne

“Aylardan beri ülkemizde olan bitenleri anlamak ve bunların içyüzünü öğrenmek üzere il merkezlerine kadar zahmet buyurup gelmenizi ülke ve ulusun çıkarları adına hep birlikte diler, yine ülke ve ulus adına makine başına gelmenizi büyük bağlılığımızla istirham ederiz.”

Şehy Şemseddini  Sivasi Soyundan Recep Kamil, Zaralızade Celal, Din Bilginleri, ileri gelenler, tüccar ve esnaftan meydana gelen yüz altmış kişinin mührü vardır. İlyaszade Ahmet Kemal

19 Ekim 1919 günü de Mustafa Kemal Paşa’ya şu telgrafı göndermişlerdir.

“Amasya’da Mustafa Kemal Paşa’ya

Halkımız, padişah ve hükümetin düşüncelerini Salih Paşa’nın kendisinden veya güvenilir bir ağızdan işitilmedikçe, aradaki anlaşılmazlığa çözülmüş gözüyle bakmayacaktır. Dolayısıyla iki yoldan birini seçmeye zorunlu olduğumuzu sunarız.”

İlyas Zade Kemal, Zaralızade  Celal, Şemseddini Sivasi Soyundan Recep Kamil

Telgraflarda geçen anlaşmazlık, Anadolu ve Rumeli Müdafaa Cemiyeti Temsil Heyeti’nin ve Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın İtilaf Devletlerinin hiç bir emrini uygulamak istememesi, aksine silahlanarak mücadeleye girmesi, isyancı azınlıkların ve hilafetçilerin isyanlarını bastırması, işgalcilere karşı mitingler düzenletmesi, basın yayın yolu ile halkı örgütlemesi, askere alım şubeleri açması, İstanbul Hükümetinden yana olan tüm memurları görevlerinden aldırması ve İtilaf Devletlerine karşı Misak-ı Milliyi kabul edecek Meclis-i Mebusan’ı açtırmak için seçim hazırlıklarını sürdürmesidir. Tahmin edileceği üzere İstanbul Hükümeti bu durumun karşısındadır, Sait Molla’nın mektuplarında da geçtiği gibi Padişah da durumdan haberdar olup oluşturduğu heyet ile bu süreci yönetmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya’ya gitmek için yola çıkar çıkmaz Sivas’ta kontrolün elden gittiği izlenimini yaratan Sivas Olayı adlı bu olay, Sait Molla tarafından “biraz dağınık ancak yakında toplanacaktır” şeklinde nitelendirilmektedir. Sivas Valisi Reşit Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı destekliyor görünse de konu ile ilgili bir önlem almış görünmemiştir, aynı zamanda gece nöbet subayı olan kişinin de telgrafhaneye gelenlere bir şey yapmamış olması ile bölgedeki güvenlikten sorumlu komutanların da önlem almakta gecikmesi durumu daha da zorlaştırmıştır. Bozguncular, geçen zaman içerisinde “Mabeyn-i Hümayun aracılığıyla Halife Hazretleri’nin Yüce Katına” diye başlayan telgrafları da il merkezlerine göndermişler ve Halifeden, Padişahtan başkasına itaat edilmemesi gerektiğini belirterek, Milliyetçilerin bozgunculuklarına karşı Sivas halkının dayanamayıp telgrafhaneye akın ettiğini belirten propaganda telgrafları çekilmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında, Sultanahmet Mitingi

Bu durum, Kuva-i Milliye hareketini daha da zor duruma sokmayı sürdürse de Sivas’taki bu olay sonlandırılmıştır ancak kendisine Şemseddini Sivasi soyundan diyen bu şeyh, çalışmalarını çeşitli yerlerde İngiliz Muhipleri ile de sürdürmeye devam etmiştir.

8- Sait Molla’nın Mektuplarında Ali Galip Olayı ve Sultan Vahdettin Bağlantısı

Mektuplarda dikkat çekici bir diğer ayrıntı ise Galip Bey’dir. Galip Bey de aynı şekilde, Sultan Vahdettin’in hangi tarafta ve düşüncede olduğunu anlamaya yarayacak bir İngiliz Muhipleri ile bağlantısı olan kişiliktir. Henüz 1919 Temmuz Ayı sonlarında, Erzurum Kongresi sıralarında  Celadettin ve Kamuran Ali adlı iki şahsın, Kürt Aşiretlerini ayaklandırmak için İstanbul’dan yabancıların emri ile büyük bir para kaynağı ile gönderildiği Kuva-i Milliye’nin ve Erzurum Kongresinde Mustafa Kemal Paşa’nın kulağındadır. Dahiliye Nazırı Adil Bey’in Sivas Valisi olması için gönderdiği Ali Galip, doğu illerindeki karışıklığı engellemek görevine sahipti ancak 3 Eylül 1919 tarihli Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa tarafından gönderilen emirname, tam tersi bilgi vermekteydi. Bu emre göre, Sivas’a gitmeli ve 100-150 kadar süvari ile Sivas’taki gerçekleşecek toplantıya olanak vermemesi gerekiyordu. İşte bu emirname de, 7 Eylül 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’nın eline geçmişti. Bu olayın öncesinde, Hürriyet ve İttilaf Fırkası Sadrazamı Damat Ferit Paşa, 22 Haziran 1919 günü Amasya Bildirisi yayınlanmış, Mustafa Kemal’e İstanbul’a dön çağrısı yapılmış ancak dinlememiştir. Ardından, 8 Temmuz Gecesi, İçişleri Bakanı olan ve mektuplarda da adı geçen çok önemli şahsiyet olarak değerlendirilen Ali Kemal tarafından görevinden alındığı duyurulunca, Mustafa Kemal de istifa etmiş ve kendi deyimi ile sine-i millete dönmüştür. Amasya Genelgesinde, Sivas’ta bir Kongre düzenleneceği söylenmektedir, bu yüzden de İstanbul Hükümeti, buna engel olmak için Ali Galip Bey’i Mustafa Kemal’i tutuklaması için göndereceği bir tertibe girişir. Erzurum Kongresi ile de Başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa, Doğu Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetini kurarak, tüm bölge Milliyetçilerini birleştirmiş ve Doğu Anadolu için Heyet-i Temsiliyeyi kurarak Sivas Kongresi ile de tüm yurdu temsil edecek bir kurul haline gelmiştir. Manda peşinde koşanları ya da işgallere ses etmeyip düşmanın iradesini kabul edenleri İstanbul Hükümetine karşı çeviren Mustafa Kemal’in durdurulması, Saltanat, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robeck ve Hürriyet ve İttilaf Fırkası Sadrazamı Damat Ferit Paşa için kesin bir gereklilik olarak görülmüştür çünkü işgaller yavaşlamış, Türk Ordusu terhisleri durdurmuş, azınlık çetelerinin katliamları dünyaya duyurulmak istenmiş ve Sevres Antlaşması tanınmamıştır. İngiliz Yüksek Komiseri  Amiral De Robeck, bunun üstüne İngiliz Dışişleri Bakanlığına yazdığı raporlarda, Türk Milliyetçiliğinin doğurabileceği tehlikeli hali raporlamış, aynı dönemde de Karadeniz İşgal Orduları Generali Milne, Mustafa Kemal’in çağrılması için İstanbul Hükümetine baskı yapmıştır. İngilizlerin temel korkularından birisi ise Milliyetçilerin Musul-Kerkük, Halep-Rakka gibi petrol zengini ve Türklerin çoğunluk olduğu, Mondoros Ateşkes Antlaşması imzalandığında Türklerde bulunan bölgeleri alabilecekleri, Bolşeviklerle müttefik olarak boğazları da geri alabilecekleri, Süveyş Kanalını tehdit altına alırken de tüm gezegende sömürgecilik karşıtı bir isyan silsilesinin başlamasına neden olunabileceğiydi, İstanbul Hükümeti ise kendi varlığını bir isyancıya karşı korumakla birlikte, kendisini işgal etmesinden korktuğu İngilizlerin sözlerini dinlemenin peşindeydi. Böylece bir müttefiklik gelişmekte olup, dönemin gazeteleri, Sait Molla gibi İngiliz Muhipleri üyelerinin çalışmaları ile de Milliyetçileri katiller olarak gösterirken dünya gazeteleri de Milliyetçilerin hak iddia ettiği toprakları göstererek çeşitli tartışmalar yaratmaktaydı.

Son Halife ve o dönemde Veliaht olan Abdülmecid Efendi’nin bir başka açıklaması.

Malatya’ya gelecekleri duyulan Ali Galip Bey için 3 Temmuz 1919 günü, Diyarbakır 13. Kolordu Kurmay Başkanı Halit Bey’e ve Canik Mutasarrıfına gerekli emirler Mustafa Kemal Paşa tarafından verilmiştir. Ardından 20 Ağustos günü, İstanbul’dan bahsedilen kişilerin harekete geçtikleri anlaşıldığı için 13. Kolordou Komutanlığına özellikle Mardin İstasyonunun gözetim altına alınması için emir verilmiştir. Sivas Kongresinin ikinci günü yani 6 Eylül’de ise 13. Kolordu Komutanlığından gelen telgrafta, Bedirhan Aşiretinden Celadet, Kamuran ile Diyarbakırlı Cemilpaşazade Ekrem adlı üç kişinin yanlarında daha önce Milliyetçiler hakkında Diyarbakır’da olumsuz propaganda yapmış bir subay bulundurarak Kürt isyancılarla birlikte Elbistan ve Akçadağ üstünden Malatya’ya geçtiği yazıyordu. 15. Kolordu Komutanı Kazım Paşa (Karabekir) 3. Kolordu Komutanlığına, 6 Eylül 1919 günü 529 sayılı şifre telgrafında, bu konu ile ilgili şu iletiler verilmektedir; “Yabancı subayın bölgede, Kürt, Türk ve Ermeni nüfusunu inceleyeceğini, İstanbul Hükümetinin izniyle göreve çıktığını, Malatya’daki Süvari Alayının mevcudu az olduğu için Kürt isyancılarla gelenleri tutuklayamadığı ancak hemen tutuklanması için İstanbul’a başvurulduğu 13. Kolordu’dan bildirilmiştir. Bu adamların hangi maksatla nereleri gezecekleri de Harput Valisi’ne soru halinde iletilmiştir.” Burada bahsi geçen yabancı subay ise hem  Kurtuluş Savaşı boyunca hem de sonrasında Kürtleri kışkırtmakla meşgul olacak olan İngiliz Binbaşısı Noel’dir. Ali Galip Olayının tamamını mevcut konudan sapmamak maksadı ile bu makale içine yerleştirmemek ile beraber bazı noktalara da değinilmelidir. Görüleceği üzere Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında, Ali Galip Olayı’nın temelindeki kişilerde, İstanbul Hükümetinin doğrudan katkısı vardır. Hatta, Malatya’daki askeri birlik, tutuklama yapmak yerine İstanbul Hükümetine danışmış, isyancı beş on Kürt’e karşı bir Süvari Alayı da mevcudu az görülerek çekingen kalınmıştır. Belediye başkanı isyancıları karşılamış, mutasarrıf da aynı şekilde bu karşılamaya katılmış, bölgenin kuzey doğusundaki Kazım Paşa (Karabekir) de Harput Valisi’nden durumu öğrenmeye çalışmış. Halbuki Harput Valisi, Ali Galip’in kendisidir. Daha sonra, Mustafa Kemal Paşa, Diyarbakır’daki 13. Kolorduyu şüpheli bulduğu için de doğrudan Kolordunun Kurmay Başkanı Halit Bey ile iletişim kurmaya başlamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında koşulların anlaşılması için de bu durum önemlidir. Havza Genelgesine sadece Mustafa Kemal’in imza attığı ve diğerlerinin idam edilirim korkusu ile parmak bastığı bu dönemlerde, bağımsızlıktan bahsetmek, mandacılığa ve işgallere karşı gelmek,  Türk Ordusunun ne kendi içinde ne de Generallerinin ve Kurmaylarının tamamı ile kendisinde bulabildiği cesarettir.

Bunun sonrasında ise 1 Eylül 1919 günü kişiye özel olarak yazılan telgrafta, 3. Ordu Komutanının imzası ile 13. Kolordu Kurmay Başkanına şu emirler verilmişti; Malatya Mutasarrıfı Halil, Kamuran Celadet, Ekrem  Beyler ve Vali Galip ile İngiliz Binbaşının yakalanması ve Sivas’a gönderilmesi için Elazığ’daki 15. Alay Komutanı İlyas Bey’in 60 kadar süvari ile Harput üstünden 9 Eylül’e kadar Malatya’ya harekete geçmesi istenmiştir. Bunun üstüne ise Yarbay Halit Bey, “Tutuklama ile ilgili isteği öğrendiğini ancak Komutan Beyin bunu yapmayacağını, kendisini tanıdığını ve bu yüzden İstanbul ile haberleştiğini vurgulamış ve ne yapması gerektiğini sormuş, şifre kaleminin 357 sayısıyla arz edilmiştir.” diyerek de cümlelerini sonlandırmıştır.  8 Eylül günü ise Alay Komutanı İlyas Bey, 13. Kolordu Komutanının emri olmadan hareket edemeyeceğini söyleyerek hareketinin engellendiğini belirtmiştir. Bunun üstüne Mustafa Kemal Paşa, 13. Kolordu Kurmay Başkanı Halit Bey’in İstanbul Hükümetinin alçaklıklarının ortaya çıktığını, onlardan emir beklemenin aymazlık olacağını, eğer Komutan Bey bu işi yapmıyorsa, kendisinin komutayı alması gerektiğini belirtmiştir.

Ardından 3. Ordu Kurmay Başkanı Zeki Bey’in şifre dışı imzasıyla, Alay Komutanı İlyas Bey’e de aynı şekilde emir verilmiştir. Ardından 12. Süvari Alayı Komutanı Cemil Bey ile iletişime geçilerek gelen isyancı Kürtlerin durumu hakkında bilgi alındı ve kendisinin de o kadar gücü olduğunu belirtti. Mustafa Kemal Paşa ise bu durumu yeterli görmüş ve biraz da subayların manevi gücünü anlamak için süvari ve topçu alayının yalnız subaylarının dahi bu işi yapabileceğini söylemiştir. Vali’nin tutuklanma emrine şaşıran 12. Süvari Alayı Komutanı Cemil Bey de 13. Kolordu Komutanı emretmeden bunu yapamayacağını söylemiştir.

Mustafa Kemal Paşa, artık daha fazla bu ordu birimine baskı yapamayacağını düşünerek, Ali Galip ve yanındaki Celadet, Kamuran, Ekrem Beyler ile İngiliz Binbaşısının göz hapsine alınmasını istemiştir. Günde iki kez de rapor verilmesini emreden Mustafa Kemal 9 Eylül Sabahı, Halit Bey’den İlyas Bey’in eğer yoğun bir direniş olursa geri çekilmesinin mazur görüleceğini belirterek kendisinin 52 Katırlı asker ve iki makineli tüfek ile yola koyulduğunu belirten bir telgraf almıştır. 9 Eylül günü Mustafa Kemal ayrıca özel çabaları ile Aziziye’den iki süvari bölüğünü ve Siverek’ten de bir bölüğü Malatya’ya göndermiştir.

Okuyucuya sunulan bu telgraflar, Kurtuluş Savaşı sırasındaki iletişimi, psikolojiyi ve koşulları kendisine gösterme amacına sahiptir. Oldukça ayrıntılı bir olay olan Ali Galip Olayı’nın bu yüzden devamına geçilerek, Molla Sait’in mektuplarının sonrasına yani doğrudan İngiliz Muhipleri ile ilgili anılara, belgelere geçmek uygun olacaktır. Söz konusu tertibe katılanlar arasında, mektuplarda adı geçen Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir ve Vahdettin hain mi tartışmasında, hain olmadığı yönünde tezlerin kaynağı olan Mevlanzade Rıfat, Hürriyet ve İttilaf Fırkasından Konya mebusu Zeynelabidin (mektuplarda adı geçmektedir), Karesi mebusu Vasıf ve adıyla meşhur Mustafa Sabri Efendi bulunmaktadır. 22 Aralık 1918 gününde, henüz 1919’a dahi girilmemişken Kürtlere özerklik verilmesi koşuluyla, Saltanata bağlı kalacakları söylenmişti, böylece aralarında Hürriyet İttilaf Fırkası ile Kürdistan Teali Cemiyeti bir anlaşma imzalamıştı. İngiliz Yüksek Komiseri Mali Müşaviri Tom Hohler da Ali Galip Olayının geliştiği günlerde, Kürtlerin Mustafa Kemal’i yok ederek özerklik alma sözünü yeniden aldıklarını belirtir. Ali Galip Olayının üstünde bu kadar uzun durulmasının nedeni de budur, geniş bir kitleyi barındıran bu olay, dönemin dinamiklerini iyi yansıtmaktadır. Daha sonra yazılacak bir makalede daha da ayrıntılı işlenecek Ali Galip Olayının sonucuna ve tertibin dağıtılmasına gelinir ise, neler olmuştu?

  • Malatya Mutasarrıfı Halil Rami Bey’in evinin etrafı sarıldı ve telefon hatları kesildi.
  • Birliklerin geldiğini öğrenen Ali Galip, Binbaşı Noel, Kürt Teali Cemiyeti Üyeleri, Mutasarrıf Halil Kahta yönünde kaçarak Malatya’dan ayrılmıştır.
  • İsyancılar kaçarken, Mutasarrafın evinde bir belge unutmuştur. 16 Eylül 1919 günü 13. Kolordu Komutanlığına, 3. Kolordu Emir Subayı Recep Zühtü, ele geçirilen belgeyi bildirir. Belgede “mektuplarda geçtiği gibi” Mustafa Kemal ve ona yardım edenlerin yok edilmesi için 6,500 liralık ödenek ayrıldığı yazmaktadır.
  • Kahta Yönünde kaçan İsyancıları Jandarma Yüzbaşısı Faruk Bey takip etti. Faruk Bey, yaptığı incelemede Siverek’ten Dersim’e kadar olan geniş bir bölgeden bütün Kürt aşiretlerinin haberdar edilerek Raka köyüne isyancı ve silahlı adamlar gönderdiklerini tespit etmiştir. Yüzbaşı Faruk, Urfa’da bulunan İngiliz Tümeninin de Kürt İsyancılara yardım edebileceğini belirterek Sivas üstüne yürüyeceklerini, Malatya’da bulunan 15. Alay Komutanı Süvari İlyas Bey’e rapor etmiştir.
  • Albay İlyas Bey bunun üstüne 11 ve 12 Eylül günleri çektiği telgraflarla yaşananları haber vermiş ve 9 Eylül 1919 tarihli  Mustafa Kemal Paşa’dan gelen emirleri içeren telgrafların uygulandığını da belirtmiştir.
  • İlyas Bey, 12 Eylül günü telgraflarda hala Mutasarrıf Halil Bey’in bazı tekliflerini Sivas’a bildirerek kafalarının karışık olduğunu belli etmiştir. Ardından Jandarma Yüzbaşısı Faruk Baytar’ın verdiği bilgiler ile isyancı Kürtlerin taleplerini sıralamıştır.
  • Mustafa Kemal Paşa, psikolojik bir üstünlük sağlamak için “Heyet-i Temsiliye” adı ile bir telgraf gönderir, henüz kongre toplanmadan “heyet adına” imzasını kullanarak, kendi imzasının dışında da ayrı bir telgraf göndermiş, Adıyaman ve Maraş civarındaki işgal ordularının güçsüz olduğunu, İlyas Bey’i korkutmak için düşman propagandasının kendisine söylendiği ve inanması gerektiği vurgulanmıştır. İlyas Bey ise, Kürt saldırısı karşısında Malatya’nın direnemeyeceğini söylemiştir ancak yardım istemekle birlikte ellerinden geleni yapacaklarını vurgulamıştır.
  • İlyas Bey, 1919’un 12 Eylül gecesi, kendisi ile haberleşmek için telgrafhanede bırakılan haber alma subayına bu sefer ilginç bir bilgi verir. Malatya’ya Mösyö Peel adında bir İngiliz Albayının geldiğini ve Diyarbakır yöresinde bölge ileri gelenleri ile görüşmek için orada olduğunu belirtmiştir. Kaçak Binbaşı Noel hakkında bir bilgisi olmadığını ancak İngiliz hükümetinden habersizce bir subayın böyle işlere karışmasının normal karşılanamayacağını, eğer kendisi bir suç işlemişse de cezalandıracağını söylemiştir. İlyas Bey, hem Valinin hem de Binbaşı Noel’in çağrılmasını Albay Peel’in istediğini, kendisinin ayrıca iki gün sonra Harput’a gideceğini, İstanbul Hükümetini tanıdığını ve giriş belgesinin de olmadığını belirtmiştir ve Harput’a ziyaretine izin verelim mi, Valiyi çağıralım mı diye sormaktadır.
  • Malatya’daki 15. Alay Komutanlığına, 1919 12 Eylül gecesi çekilen cevap telgrafında, giriş belgesi olmayan bir yabancı subayın asla Osmanlı ülkesinde bir işi olmadığı söylenmiştir. Ayrıca, ülkeden çıkana kadar kendisine eşlik edip, kendisinin herhangi bir yetkili ya da aşiret ile görüşmesine izin verilmemesi emredilmiştir.
  • 12 Eylül günü yaşanan bu haberleşme ile Türk Askerinin bölgeden çekilmemesi, isyancıların takip edilmesi durumu şiddetle değiştirmiştir, Kürt Aşiretleri kararsızlığa düşmüş ve kısa sürede dağılmıştır. Ali Galip ilk olarak Urfa’ya İngiliz Tümenlerinin denetimindeki bölgeye kaçmıştır. Oradan da Halep’e geçmiştir, Binbaşı Covbertin Noel ise gözaltında Elbistan’a gitmiştir. Bütün bu olaylar sonrasında ek bir bilgi olarak, Mustafa Kemal, 24 Eylül 1919 günü, Heyet-i Temsiliye Başkanı sıfatı ile Kafkasya ve Anadolu topraklarında Amiral Bristol başkanlığında inceleme yapan Amerikan Heyetine muhtıra sunmuştur. Türklerin, Hindistan ya da Mısır gibi bir esir sürüsüne sömürülerek dönüşmeyeceğini sert bir dil ile söylemiştir, 30 Eylül 1919 günü de Amerikan Yüksek Komiseri Bristol, Washington’a gönderdiği raporda, İngilizlerin, Türk Milliyetçilerini, Kürt Milliyetçiliği ile boğmak istediğini vurgulamıştır.
  • Bütün bu olaylar ile  Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti ile önceden bahsedildiği gibi iletişimi kesmiş ve ayrıntılı olarak geçmişteki makalelerde aktarıldığı üzere de Damat Ferit Paşa hükümeti düşmüştür. Ardından ise Temsil Heyetini oyalamak için farklı oyunlar çeviren göstermelik bir Ali Rıza Paşa Hükümeti gelmiş ancak o da uzun sürmeden yerini yeniden Türk Milliyetçilerini dinsiz ilan ederek fetvalar çıkaracak ve bu fetvaların gene Padişah  Vahdettin tarafından da onaylanacağı 5 Nisan 1920 dönemi başlamıştır. Şeyhülislam Dürrizade ise istenilen fetvayı 11 Nisan 1920 günü yayınlamıştır.
Binbaşı Covbertin Noel

Burada, Ali Galip Olayı ile ilgili son noktayı, İstanbul Hükümetinden Dahiliye Nazırı Adil Bey ile Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşanın 3 Eylül 1919 günkü Ali Galip’e  ödenek ve verilecek güç ile ilgili gönderdikleri telgraflardan kısa kesitler ile şimdilik koymak, asıl konudan sapmamak ve gelecekteki bir makaleye hazırlık için yeterli olacaktır.

“Elazığ Valisi Galip Beyefendiye

Belirtilmiştir ki, Padişahın hakkındaki yüce emri bugün çıkacaktır. Bu açıdan kesinlik kazanmıştır. Emir şudur: Bildiğiniz üzere Erzurum’da Kongre adı altında bir kaç kişi toplanarak bir sürü kararlar aldılar. Ne toplantıyı yapanların ne de onların aldığı kararların bir önemi vardır. Ancak bu şekildeki olaylar, ülke çapında dedikodular ortaya çıkartmaktadır. Avrupa’ya da haberler abartılarak gidiyor. Bundan dolayı istenmeyen etkiler doğuyor. Ortada hiç bir öneme sahip olmayan bu hareket yüzünden, yakında İngilizlerin Samsun’a asker çıkaracakları tahmin ediliyor. Hükümetin her yere olduğu gibi size de gönderdiği telgraflar, dikkate alınmazsa, malum genelgeler çiğnenirse, yabancı kuvvetlerin Sivas’ı ve oradan da ilerleyerek pek çok yerleri işgal etmeleri kaçınılmazdır…Zaten Sivas halkının bazı tanınmış kimselerinden araştırılarak elde edilen doğru bilgilere göre, halk bu politikacıların kışkırtmalarından, para toplamak için yaptıkları baskılardan pek nefret etmiş….Gerçi, Sivas’ta kongre toplamak isteyen birkaç kişiye engel olmak o kadar güç birşey değilse de…güvenilir bir iki yüz kişinin yanınızda bulunması başarı sağlama bakımından uygun görülmektedir…Kürtlerden güvenilir yüz elli kadar atlıyı birlikte alarak, oradan niçin gidildiğini hiç kimseye sezdirmeden, Sivas’a hiç kimsenin beklemediği bir zamanda vararak… karşınızda başka bir kuvvet bulunmayacağı için derhal otoritenizi kullanarak toplantıya meydan vermemiş olacağınız ve orada bulunanlar varsa hemen yakalayıp, göz altında İstanbul’a gönderebileceğiniz âşikârdır…

…Sivas’ta ilgililere göstereceğiniz telgraf şudur;

Zâtıâlilerinin Sivas ve komutanlığına tayinleri Meclis-i Vükelâ kararıyla Padişah Hazretleri’nin yüce buyruklarına sunulmuş ve gereği şerefle onaylanmış olduğundan, hemen hareketle, bu telgrafı Sivas’taki sivil ve askerî memurlardan gerekenlere gösterip, vali ve komutanlığı üzerinize alarak göreve başlamanız ve durumu hemen bildirmeniz tebliğ olunur.”

Telgrafın tamamı, ileride Ali Galip Olayı için yazılacak makalede yer alacaktır ancak atlanan kısımlarda, aşiretlerden yardım alınması, jandarma yazılacaklara verilen maaşlar ve nüfuzlu, zengin kişilerin vereceği desteklerden bahsedilmektedir. 6 Eylül 1919 tarihli ikinci telgraf ise Ali Galip’ten olup şu şekildedir;

“Eşkıya takibi için gönderilecek kuvvetin masraflarının jandarma ödeneği hesabına malsandığından karşılanması zarurîdir. Kaç kuruş sarf edileceğinin ve gönderilecek kuvvetin miktarı ile hareket gününün hemen bildirilmesi.”

Dahiliye Nazırı Adil Bey, 8 Eylül 1919 günkü cevabında şöyle söylemektedir;

“…Sonra, asker yok denecek kadar azdır. Bu hareketi idare etmekte olanlar, malûm şahıslar ile komutan ve subaylardan bazılarıdır…Oysa, millet bu işlere taraftar değildir…Bununla birlikte, gazeteler her nasılsa Sivas’a tayininizden bahsetmiş olduklarından, bir gün önce yola çıkmanız daha da önem kazanmıştır…”

Ertesi gün, 9 Eylül 1919 günü gelen cevap şu şekilde olmuştur;

“Bu ayın 14’üncü günü yeterince kuvvetle eşkiyanın peşine düşüp ve yakalanması için Malatya’dan hareket edecek şekilde gerekli tedbirler alınmıştır. Tanrı’nın yardımı ile çarpışmadan başarılı sonuç alınacağına güven buyurulsun. Yalnız yazıların cevapları ve gerekleri geciktirilmemelidir.”

Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafı okurken, Ali Galip’in savaşmak için pek hevesli ve kendinden ümitli olduğunun anlaşıldığını da belirtmiştir. Bununla birlikte, Sivas Valisi Reşit Paşa ile Dahiliye Nazırı arasındaki telgraflarda da Adliye Nazırı Adil Bey şu sözleri söylemiştir;

“Elbette Halife Hazretleri’nin yüce buyruklarına uyma gereğini takdir edersiniz!”

Rauf Orbay, Bekir Sami Bey ve Atatürk, 4 Eylül 1919, Sivas Kongresi Günlerinden.

Ali Galip Olayı ile ilgili söz konusu makale içinde daha fazla ayrıntı vermek gereksizdir, görülebileceği üzere, Kürt Teali Cemiyeti, İngilizler, İngiliz Muhipleri, Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Sait Molla, Mustafa Sabri, Seyit Abdülkadir, Mevlanzade Rıfat gibi pek çok ad katılarak, Kurtuluş Savaşını daha doğmadan boğmak istemiştir. Bunun temel nedeni ise aşikardır, kurtuluşun mümkün olmadığına inanarak, kurtuluşu ancak İngilizlere yaranmak ve onların isteklerine boyun eğmek olarak görmeleridir.

Sultan Vahdettin ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti Arasındaki Diğer İlişkiler

Padişah Vahdettin’in İngiliz Muhipleri Cemiyeti ile olan ilişkileri sanıldığı kadar gizli bile değildir. Kendisi Hazine-i Hassa Müdürü Refik Bey aracılığı ile İngiliz Muhipleri üyesi olan pek çok ad ile görüşmüştür, aynı kişi aracılığı ile İşgalcilerin istihbarat örgütleri ile de görüşmeler düzenlemiştir. Meclis Başkanı Halil Menteşe bu dönemi şu şekilde aktarmaktadır;

“O günlerde Vahdettin, rahatsızlığı nedeniyle Hareme çekilmiş, arzu etmediği ziyaretçileri kabul etmiyordu; fakat harem kapısından geceleri Papaz Frewleri hoca Sabrileri, Ali Kemalleri kabul ediyordu.”

Molla Sait’in mektuplarından, yukarıda adı geçen herkes artık tanınmaktadır, aynı makale içerisinde bir daha tekrar üretmeye gerek bulunmamaktadır. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı da yapacak ve Kurtuluş  Savaşı’na da katılmış Ordinasyus Prof. Yusuf Hikmet Bayur, anılarında şöyle yazmıştır.

“Papaz Frew gibi İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin habis ruhu durumunda olan İngiliz casuslarıyla gizlice ve sık sık görüşen Vahdettin’in… onlarca kışkırtıldığı da güvenle düşünülebilir.”

Gene Kurtuluş Savaşına katılmış, Tayyare Cemiyeti  Kurucusu, Darülfunun Hukuk Şubesi mezunu, ve milletvekilliği de yapmış Derebeyi ve Dersim gibi kitaplar yazmış Neşit Hakkı Uluğ şu sözleri söylemiştir:

“Saray ile İngiltere arasında bir haberleşme aracı olacak… bu alçaklığı yapacak, üstlenecekler vardı. Bunlar, bir ‘Sultanzade’ ile Rahip Frew denilen kimseler olsa gerekir. Çünkü, Sultanzade Sami, Vahdettin’in kız kardeşinin oğlu olup, kendisi gençliğinde bir İngiliz mürebbiyesinin eline verilmiş, veya bir İngiliz öğretmen tarafından yetiştirilmiş, olmasından dolayı daima işin içine İngilizleri karıştırırdı. Rahip Frew denilen şahsı saraya dolandırmak da bu Sultanzade’nin ilgisi vardır. Bazı kişilerin telkinleri, Sultanzade ile Rahip Frew’in teşvikleri Vahdettin’e pusulayı şaşırtmıştır.”

Gotthard Jaesckhe, gene Kurtuluş Savaşı ve İngiliz Belgeleri adlı kitabında, Sultan Vahdettin’in İngiliz Muhiplerinin hemen hemen her üyesi ile sıkı ilişkiler içinde olup, kendisinin Sait Molla aracılığı ile İngiliz Hükümetine kur yaptığını belirtmiştir. Tarih alanında da çalışmalar yapmış Fethi Tevetoğlu ise Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar adlı eserinde, İngiliz Muhipleri cemiyetinin kurucularından birisinin Padişah Vahdettin olduğunu yazmıştır.

Kendisi sözlerini şu şekilde sıralamıştır:

“Türkiye İngiliz Muhipler Cemiyeti, başta Padişah VI. Mehmet Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Adil, Mehmet Ali ve Saadettin Beylerle, Ayan’dan Hoca Vasfi efendi olmak üzere, İngilizlerin idareye biran önce el koymasını isteyen ve İngiliz himayesi projesini hazırlayan, milli güç ve güvenden yoksun, umudunu yitirmiş gafiller, korkaklarla, bir takım satılmışlar tarafından, İngilizlere muhabbet ve taraftarlık, kendilerine çıkar sağlamak için, Milli Mücadele’ye karşı kurulmuş bir ihanet şebekesidir.”

Peki, İngiliz yazarlar ve dönemden askeri yetkililer yanı sıra, Ruslar bu konuda ne düşünmektedir? Aynı dönemde, Bolşeviklerin savaş sırasındaki Ankara Büyükelçisi Aralov, İngiliz Muhipleri cemiyetinin kurucularından birisinin de Vahdettin olduğunu şu şekilde belirtmiştir.

“İngiliz Muhipler Cemiyeti, İstanbul’da, İngiliz intelligence Service teşkilatının temsilcisi Rahip Frew’in para desteği ile Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa tarafından kurulan gerici bir teşkilattır. Bu derneğin başında o zamanlar çıkmakta olan gerici (Yeni İstanbul) gazetesinin sahibi Sait Molla bulunmaktaydı.”

Mazhar Müfit Kansu, Kurtuluş Savaşı’nın önemli adlarından olarak 4 Mart 1948 yılında Son Telgraf Gazetesinde yayınladığı ve Türk Tarih Kurumu tarafından sonradan iki cilt halinde “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adlı kitabında, İngiliz Muhipleri Cemiyetinin kuruluşunu Mustafa Kemal Paşa ile olan bir konuşmasından şu şekilde aktarmaktadır:

“Bir gece Mustafa Kemal Paşa’nın yatak odasında birkaç arkadaşla görüşmekte ve durumu Paşa bize anlatmakta iken, birdenbire Paşa ayağa kalktı: ‘Siz Rahip Frew’e yalnız devlet mi para veriyor da bu teşkilatı yapıyor zannediyorsunuz? Ben Padişah’ın da buna yardımda bulunduğunu zannediyorum. Siz ne fikirdesiniz?’dedi. Biz de ‘ihtimaldir’ dedik ve sonra Paşa, ‘Dahası var, bu Rahip Frew, benim aldığım özel bilgiye göre hükümetin de en sevgilisi. Görüyorsunuz ya, bir papaz hayatımızla, istiklalimizle nasıl oynuyor. O papaz, memleketinin Türkiye üzerinde nüfuz ve hakimiyetine çalışıyor.

Ulemadan Sait Molla da Türkiye’nin hakimiyetini kaybederek İngiliz hakimiyeti altına girmesi için çalışıyor’ diye çok öfkelendi. Hüsrev Sami de bu sıra, ‘Ya Padişah?’ dedi.
Mustafa Kemal Paşa, ‘Evet o da Sait Mollayı evvel (Sait Molla’nın öncüsü). Fakat arkadaşlar, bu millet hiçbir zaman, bir hain Padişahın, bir Rahip Frew’in, bir Sait Molla’nın esiri, eğlencesi olamaz. Cihanı başlarına toplasınlar da gelsinler, iş kalabalıkta değil, hak ve hakikattedir. Hak ve hakikat ve millet rehberimizdir. Mutlaka biz muvaffak olacağız. Şimdiye kadar olduğu gibi bütün engelleri aşacağız. Vakit yaklaştı. Pek yalanda tam istiklal ve hakimiyetimize kavuşacağız’ diyerek, bizim de yeniden manevi kuvvetimizi arttırdı.”

Sultan Vahdettin, İngiliz Destekçiliği ile acil ve hayati bir durumda, İngiliz Sömürgeciliğini kurtarıcı olarak görmüştür, Kuva-i Milliye içinde,  Sivas kongresinde dahi İngiliz-Amerikan-Fransız mandasını savunanlar olurken bu durum hiç şaşırtıcı değildir. Sultan Vahdettin, tüm savaş boyu etkinliği boyunca da Damat Ferit Paşa, İçişleri Bakanı Ali Kemal, Adil Beyler ve Zeynel Abidin, Hoca Vasfı gibi Hürriyet ve İttilaf  mebusları ile Şeyhülislam Mustafa Sabri gibi kişilerce İngiliz Muhipleri Cemiyetiyle bağlantı kurmuş, Rahip  Frew ve Sait Molla ile de böylece sıkı fıkı olarak İngiliz Hükümeti ile bir köprü oluşturmuştur.

Kurtuluş Savaşından bir hücum karesi.

Bir önceki makalede, Vahdettin’in 24 Kasım 1918 tarihli Ward Price’a Daily Mail Gazetesine verdiği röportaj hatırlanmalıdır. Burada, “Ermenilerin çektiği çileler ve yaşadıkları, İngilizlerin Türkiye’ye karşı hislerinde bu yüzden değişim olduğu” vurgulanmıştır. Kendisinin tahta çıktıktan kısa bir süre sonra da İngilizlerin, Vahdettin’in Alman mı İngiliz mi destekçisi olduğunu İngiliz istihbaratının merak edip raporlarına yansıtması bu yüzdendir. Avusturya-Macaristan İmparatoru öldürülür, Bulgar Kralı öldürülür,  Alman Kayzeri öldürülür iken  Osmanlı İmparatorunun öldürülmemesi bu yüzdendir. 1918’de biten savaş sonucu Almanlarla, Avusturyalılarla ve Bulgarlarla doğruca barış anlaşması imzalanırken Osmanlı ile barış anlaşmasının 1920’nin Temmuz’una kadar ertelenmesi de, Mondoros Ateşkes Antlaşmasının çok daha ağır bir barış anlaşmasının koşullarını meşrulaştırılan işgallerle azınlıkları koruyormuş bağlamında gerçekleştirilmesi, dini ve kültürel yapısı karmaşık bir coğrafyaya istenilen şekli vererek barış anlaşmasının gerçekleştirilmesidir. Bu konuda ise Sultan Vahdettin’i kullanabileceklerini görmüşlerdir. Hatırlanmalıdır ki, Musul’dan, İzmir’e kadar tüm çekilme emirlerini veren Vahdettin olup, savaş çıkmaması için Kuva-i  Milliyenin elindeki silahları toplatan da gene kendisidir, hatta Samsun’a gönderilen Mustafa Kemal Paşa’nın dahi görevi,  İstanbul Hükümetince verilmiş, Vahdettin imzası ile son olarak yürürlüğe girmiştir ki görevi gene, Türklerin elindeki silahların toplanmasıdır. Böylece hem İngilizlerin, hem Sultanın hem de Kemalistlerin bakış açısı daha iyi anlaşılacaktır.

Sultan Vahdettin İngilizlerden Türkçülere Karşı Aralıksız Yardım İstedi Mi?

Sultan Vahdettin, tahtını belirtilen gerekçeler ve acil koşullardan ötürü koruyabilmek adına İngilizlerden sık sık yardım istemiştir. Bunun önceki makalelerde bazı gizli anlaşmalar halindeki tezahürü maddeleri, kısımları ve bazılarının açığa çıkma öyküsü ile açıklanmış olup farklı ayrıntılar burada belirtilecektir. Vahdettin’in İngilizlerden yardım istemesinin ilk örneği, Kasım 1918 döneminde olmuştur.  Sadrazam, Brityanya’ya bir gizli temsilci göndermek istediklerini, İngiliz Yüksek Komiserliğini, ekonomik, siyasi konuları görüşmek gerektiğini belirtmiştir. Halbuki, Osmanlının siyasi ve ekonomik sorunları, söz konusu Barış Anlaşması imzalanana kadar uluslararası anlayıştaki eşitlik kapsamında, Osmanlı Devletinin kendi meselesidir ancak Sultan, şimdiden Britanya’yı, Fransızları ya da İtalyanları es geçerek danışması gereken bir yardımcı olarak görmüştür. 16 Aralık 1918 günü ileride Mustafa Kemal’i geri çağıracak olan Karadeniz İşgal Orduları Generali Milne, hükümetine gönderdiği raporda, Sultanın, Sami Bey’i ordusunun genel karargahına gönderdiğini, Britanya Hükümetinin, Osmanlı İmparatorluğunu geliştirmek, iyileştirmek için iradesine ihtiyaç duyduğunu, İngiliz subaylarının, siyasetçilerinin ülke içerisinde özgürce gezebileceğini ve kendilerinin tavsiyelerini, görevlendirilmelerini beklediğini belirttiğini aktarmıştır.

Sultanın İngilizlere olan bir başka ve üçüncü başvurusu ise İstanbul’da uzun süre kalan bazı İngiliz dostları ile Amiral Calthorpe’a bazı iletiler göndermektedir. Bu iletilerinde, her zaman İngilizci olduğunu, 1908’den beri İttihat ve Terakki’nin zorlaması ile İngilizlerle savaştıklarını, bundan üzüntü duyduklarını, Ermenilere yapılanlar gibi İngiliz esirlere karşı yapılanlardan sorumlu gösterdiklerini de tutuklatacağını belirtmiştir.

11 Ocak 1919 öncesine kadar da kabineyi değiştirmek istediğini belirterek önerilerini beklemiştir. Sultan Vahdettin, henüz ateşkes anlaşması imzalanmasının üstünden çok geçmediği bu süre içerisinde, İngilizlere başından beri yaklaştığı ortadadır ancak henüz İngilizler belirtildiği üzere Vahdettin ile ilgili tamamen emin olamamıştır. Savaşın sonuna doğru yapılan araştırmalara, savaş bitimindeki tutum da eklenince İngilizler de emin olmaya başlamış ve 10 Ocak 1919 günü, İstanbul İngiliz Temsilciliği, Dışişleri Bakanı Balfour’a gönderdiği diplomatik mektupta, Padişahın bir İngiliz dostu olduğunu, halifelik makamının kendisinde kalıp kalmayacağını merak ettiğini belirtir. 22 Ocak 1919 günü de Vahdettin’in kurlarıyla güven duygusunu hisseden İngiliz Yüksek Komiseri  Arthur Calthorpe, Britanya Dışişlerine çektirdiği bir telgraf ile Vahdettin’in adı daha önce Kürt Teali Cemiyeti toplantılarında geçirilmiş Tom Hohler’a Sadrazam Damat Ferit Paşa’yı gönderttiği, Ermenilere kötü davrananları cezalandırmak ve kabineyi değiştirmek arzusunda olduğunu belirtmiştir.

Burada, Vahdettin’in özellikle de İngilizlerden yardım istemesinin nedeni okuyucu tarafından açıktır ancak kendisinin memnun olmadığı kabineyi değiştirmeden önce İngilizlere sormasının ve tutuklamaları kendisinin bizzat emretmek yerine İngilizlerden onay beklemesinin nedeni korkmasıdır. Tarihçi Sina Akşin, Salahi Sonyel ya da Doğan Avcıoğlu, Bilal Şimşir gibi belge açısından oldukça zengin araştırmalar yaparak diğer pek çok tarihçi gibi Sultan Vahdettin’in asıl korkusunun makamını kaybetmek olduğu kanısına varmışlardır. Keza, tutuklamaları yapar, kabineyi kendince değiştirirse kendisine karşı bir ayaklanmayı ya da suikasti de devralması muhtemeldir. Örneğin, 8 Haziran 1919 günü Yıldız Sarayında çıkan yangını A.F Türkgeldi’ye göre elektrik yapısı çıkartmıştır ancak İngiliz donanmasının gemi yangınlarını söndürmek için eğitilen itfaiye takımları yangını söndürmüştür. Bütün eşyalarını kaybeden Vahdettin, canını zor kurtarmış ve 17 Haziran 1919 günü Arthur Calthorpe, Dışişlerine gönderdiği telgrafta, Padişahın hayatını tehlikede görüp moralinin çok bozuk olduğunu belirtmiştir. Vahdettin’in hayatını kurtaran İngilizler, ondan emin olunca onun yaşamını da korumayı, psikolojisini düzeltmeyi kendileri için önemli görmüştür ve 19 Ağustos 1919 günü gelen yanıtta, Damat Ferit ile Padişah Vahdettin için kişisel güvenlik önemlerinin alınması emredilmiş, Vahdettin’e ise Calthorpe tarafından koruma sözü verilmiştir ancak bu noktalara daha sonra gelinecektir.

İngiliz Ulusal Arşivinden bir demografi ve paylaşım haritası. Kürtlerin, Anadoluda çok az yerde gösterilmesinin nedeni, bu dönemde Kürt nüfusunun özellikle de Anadolu içinde önemsiz derecede olmasıdır. İngilizler, Sevres Antlaşmasında da ilk önce, Hristiyan bir Nasturistan, Ermenistan denemiştir, Fransızların etkisi ile ise Kürdistan tesiri çatışmıştır, makalede bahsi geçen mandacılık ve haritacılık savaşları da bu kapsamda ele alınmalıdır.

Arthur Calthorpe’un söz konusu haberleşmeler ile Dışişlerine, Padişahı korumalı ve bence ona güvence vermeliyiz önerisi uygulamaya konmuştur. Aynı günde, 19 Ocak 1919 gününde, İngiliz İstanbul Yüksek Komiserliği Yardımcısı Webb, Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sir Ronald Graham’a bir telgraf göndermiş ve görüşlerini şu şekilde özetlemiştir.

“Görünürde ülkeyi işgal etmediğimiz halde, şimdi valilerim atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları işlemiş oldukları suçlara aldırmadan serbest bırakıyoruz… Demiryollarını sıkıca denetimimizde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz… Politikamız süngünün keskin ucuna dayanıyor… Halife elimizin altında bulundukça İslam dünyası üzerinde ek bir denetim aracına sahibiz… Bildiğiniz gibi Padişah bizi buraya yerleştirmeyi diliyor.”

Bu durum, tarihçi Sina Akşin tarafından da şu şekilde yorumlanmıştır;

“İngilizciliği şaşılacak bir şey olmamakla birlikte, bu derece de İngilizlerin emrine hazır olduğunu bildirmesi şaşırtıcı olabilir. İngilizlere, istediği her bir kişiyi tutuklatıp cezalandırma taahhüdü, Yüksek Komiserliğin herhangi bir ‘işaretine’ baktığım söylemesi, bir Osmanlı Padişahı için ‘pek yüz karası’ bir ‘ajanlık’ önerisidir ve aynı zamanda harp divanlarının nasıl buyruğuna baktığını gösterir.”

Bütün bunların ışığında, unutulmamalıdır ki yukarıda belirtilen tüm noktalar ya adı geçenlerin anılarını ya resmi ve elde bulunan mektuplarını ya da siyasi haberleşme belgelerinin arşiv numaraları ile elde edildiği adı geçen tarihçilerin yapıtlarından alınmıştır. Çağdaş dönemde, siyasi bir boyut kazanmış bu tartışmalara, kanıtsız, kaynaksız ve belgesiz ya da sahte belgeler ile yürütülen yalan propagandasına karşı, gerçekliği pek çok akademik çalışmalarda atıf üstüne atıf alarak, güvenilirlik addedilmiş, baş yapıt olarak görülmüş eserlerle ilerleme kaydedilmelidir.

Sykes-Picot Antlaşması, yukarıdakine benzer bir başka antlaşma ve paylaşım haritası.

Burada, Sultan Vahdettin’e takılacak bir sıfat söz konusudur, 6 sayılık olacak makale devam edecektir, İngilizlerin sevgisini, bilgeliğini kazanma ve Osmanlıyı dirilterek geliştirmek gibi bir anlamsızlığın peşinde koştuğu şüphesiz olan Vahdettin’in mektupları ve tutumları sonrası, Tom Hohler’ın 5 Aralık 1919 günü Dışişleri Bakanlığı Doğu Masası Yöneticisi George Kidston’a yazdığı mektup durumun daha da vahim bir ifadesidir.

“Burasının (İstanbul’un) Türkler tarafından yönetilmesine son vermek için şimdiki koşullardan yararlanılmazsa çok yazık olacaktır. Bu kenti, sözünü edebileceğimiz herhangi bir yönetim altında görmeye hazırım; yeter ki bu Türk yönetimi olmasın; çünkü bir domuz ahırını bile yönetecek yetenekte değillerdir. Türkler büsbütün yenilmiş olduklarım iyi biliyorlar… Örgütleri parçalanmış, bozguna uğramıştır; kendileri ise sefalet içindedir… İstanbul, işgal günleri yaşıyor. Buradaki yönetim, her İngilizi tiksindirecek kadar aşağıdır.”

İşte, birilerinin bir şekilde değiştirmeye çalıştığı tarihin acı bir tezahürü. Türkler, bir ahır bile yönetemez diyenlere kapanan kişilere, yapılan güzellemeler ve gerçeklerin kendisi…

Politik Deli
26 Aralık 2017

4. Kısım Yazısı


Sultan Vahdettin Hain Mi : İngilizlerle Yaptığı Gizli Anlaşmalar

Sultan Vahdettin’in çocukluğu, kişiliği, siyasi görüşleri, içinde bulunduğu siyasi denge ve dünyanın konumu hakkında daha önce İngiliz Muhipleri Cemiyetinden kendisinin İngiliz diplomatlarıyla olan yazışmalarına,  8 Haziran 1919 gününde Yıldız Sarayındaki yangının kendisinin psikolojisine olan etkisine kadar kapsamlı bir seri tarihi belgelerden faydalanarak yazılmıştır. Önceki makalelerden bazılarının bağlantıları yazı içerisinde paylaşılacak olmakla birlikte 4. Makalenin konusu son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin Han’ın Britanya İmparatorluğu ile yaptığı halka kapalı anlaşmalar olacaktır.

10 Mart 1919 Tarihli Britanya İmparatorluğuna Yapılan Anlaşma Teklifi Nedir?

Kurtuluş Savaşı sırasında elde edilen başarılar sonrası İngilizlerin çeşitli dönemlerde değiştirilmiş koşullara sahip barış anlaşmaları tekliflerine benzer şekilde farklı makamlarca ve farklı bakış açılarıyla yapılmış barış teklifleri de bulunmaktadır. Bunlardan birisi de Sultan Vahdettin Han’ın 10 Mart 1919 tarihli, İngilizlere yaptığı yeni barış teklifidir. Osmanlının elinde kalan son toprak parçalarında, Mondoros Ateşkes Anlaşmasının yeni işgallere izin veren maddeleri sonrası yaşanan köşe kapmacada, Sultan Vahdettin Fransızlara ve İtalyanlara karşı İngilizlere güç kazandırarak iyi niyetlerini kazanma ve “manda-himaye” altında İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğunu SSCB’ye karşı bir güç olarak görerek iyileştireceğini, yeni dünyaya bir zamanlar Almanya’nın Alman manda ve himaye koşullarını savunanların izni ile yaptıklarını tekrarlayarak hazırlayacağını ummuştur. 10 Mart 1919 günü Sadrazam Damat Ferit Paşa aracılığı ile yapılan teklife İngilizler bir cevap vermemiştir. Bunun nedeni ise Osmanlı tarafına tam anlamıyla güvenemedikleri gibi söz konusu anlaşma maddelerinden şüphelenilmemesinin imkansız olmasıdır. Fransızlar ile yaşanabilecek bir sürtüşmeden dolayı cevap vermekten çekinilen anlaşma teklifi ise şöyledir;

Lord Curzon ve Eşi Mary Mary, bir av sonrası…

“Britanya İmparatorluğu, Padişahın denetiminde doğrudan ya da özerklik adı altında bulunan vilayetlerde, ecnebilere karşı bağımsızlığını korumak için 15 yıllığına askeri birlik bulundurabilecektir. İngilizler gerekli gördükleri Osmanlı bakanlıklarına Sultanın tayiniyle müsteşarlarını atayabilecektir. İngilizler, her Osmanlı vilayetine diledikleri taktirde bir Başkonsolos tayin edebilecektir. Bu konsoloslar ise vali yanında 15 yıl süreyle müşavirlik yapacaktır. Vilayet, belediye meclisleri ve parlamento seçimleri, İngiliz konsoloslarının denetimi altında yapılacaktır. Britanya hem vilayetlerde hem de payitaht İstanbul’da maliyeyi sıkı bir şekilde denetleyebilecektir. Anayasa, İngilizlerin isteklerine göre Doğu Halkının anlayışına uygun biçimde sadeleştirilecektir.”

10 Mart 1919 tarihli, Sultan Vahdettin tarafından Britanya İmparatorluğuna yapılan bu anlaşma teklifi, 30 Ekim 1918’de imzalanılan işgallerin asıl nedeni olan Mondoros Ateşkesi sonrası imzalanacak meçhul bir barış anlaşmasının öncesinde İngiliz iyi niyetini ve desteğini kazanarak İngilizlerin devletin topraklarını diğer işgalcilere güçlü bir ileri karakol devleti elde etmek için bırakmamasını sağlamayı amaçlamaktadır. Kendi topraklarını koruyamayacağı düşünülen Osmanlı Ordusu peşin bir ateşkes ile önce silahsızlandırılmış ardından “Türklerin azınlıkları katlettiği” iftiralarıyla yapılan “koruma maksadıyla geldiği” iddia edilen orduların geçici gibi görünen işgalleriyle de kendi topraklarından çekilmeye zorlanmış, erleri terhis ettirilmiştir. Mondoros’un bu ağır idam koşulları sonrası ise devletin düştüğü daha da aciz durum sonrası, ecnebiler arasından bir efendi seçme gereği doğmuş ve 15 yıllık İngiliz koruması uygun görünmüştür. Bu durum daha önce Yunanistan’dan donanmanın II. Abdülhamid dönemi çürütülmesi sonrası Ege Adalarını koruyamama nedeniyle İtalyanlara korumaları için donanma ve asker bulundurma izninin verilmesiyle de yaşanmıştır.

İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Hindistan’da…

Anlaşma maddelerini kısaca özetlemek gerekir ise;

  1. Britanya, 15 yıllığına gerekli gördüğü yerleri işgal edebilecektir.
  2. Her ilde İngiliz diplomatları bulunabilecektir.
  3. Osmanlı Bakanlıkları, İngilizlerin denetiminde olacaktır.
  4. Osmanlı maliyesi İngilizlerin denetiminde olacaktır.
  5. Seçimleri İngilizler denetleyecektir.
  6.  Anayasayı, İngilizler yazacaktır.

Bütün bu maddeler önceki makalelerde de açıklandığı üzere sadece Sultan Vahdettin’in aklından geçmemektedir. Aynı dönemde, Kuva-i Milliye’den TBMM’ye kadar bu biçimdeki zararlı düşünceler tesir etmiş ve telgraflaara, Erzurum Kongresinin tutanaklarına kadar sıklıkla girmiştir.

Sadrazam Damat Ferit Paşa ve Osmanlı Heyeti, Paris Barış Konferansı sırasında, karşılama sonrası…

İngilizlerle Sultan Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa Gizli Anlaşma İmzaladı Mı?

8 Eylül 1919 günü İngilizlere, Osmanlıyı kontrol etmeleri için yalvarmış Sadrazam Damat Ferit Paşa, “Allahtan sonra tek ümidim İngilizlerdir” sözlerini söylediği dönemdeki zihniyetiyle Padişah Vahdettin’in de onayıyla İngilizlerden söz konusu anlaşma teklifine olumlu ya da olumsuz bir yanıt alamamıştır. Bundan sonrasında ise işgalci İngilizler, Sultanın bu anlaşma teklifindeki amacını anlamaya çalışmış ve diğer işgalcilerle arasında bir rekabet yaratıp yaratmamaya çalıştıklarını görmeyi denemiştir. Henüz Atatürk’ün Samsun’a çıkmasına 50 gün varken İngilizlere ülkenin tamamını vermeyi uygun gören Saltanat ve Sadrazamlık sahibi kişilerin, oluşan Kuva-i Milliye çetelerinin elindeki silahları toplamak için Mustafa Kemal’i daha sonradan göndermeleri de bu bağlamda incelenmelidir. İngilizlerin iyi niyetinin kazanılmaya çalışıldığı bir sırada, Türklerin silahlanması hem Osmanlı saltanatının ülke üstündeki kontrolünün kalktığı izlenimini yaratmakta hem de İngilizlerin Mondoros kapsamında yeni işgaller yapabilmesini sağladığı gibi Osmanlı saltanatının İngilizlerin iyi niyetini ve himayesini diğer işgalcilere karşı kazanmasını zorlaştırmaktadır. Bu bakış açısıyla hareket edilirken Sadrazam Damat Ferit Paşa, İngiliz manda ve himaye olgusunu elde etmek için çalışmalarına devam etmiş ve 8 Eylül 1919 gününden dört gün sonra 12 Eylül 1919 günü gizli bir anlaşma imzalamıştır.

Philip Connard’ın HMS Suberb’deyken resmettiği Amiral Calthorpe…

Bu gizli anlaşma, özellikle de daha sonra belirtileceği gibi Fransızları rahatsız etmiş ve Türkler çeşitli tüccarlar ve casuslar aracılığı ile bu anlaşmayı öğrenmiş, Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta da bu anlaşmaya yer vermiştir.

“12 Eylül 1919’da Sadrazam Damat Ferit ile İngiliz temsilcisi arasında imzalandığı ve az sonra padişahça onaylandığı ileri sürülen bir gizli antlaşma, Fransızlarca ele geçirilip yayınlanmıştır. Bu belgenin gerçekten var olup olmadığı üzerinde çok tartışılmıştır, ancak o sırada duruma ve hem İngilizlerin, hem de padişahın istek ve düşüncelerine çok uygun olduğu ve bunların kâğıt üzerine dökülmesinden ibaret bulunduğu için gerçek durumun bir ifadesi sayılabilir.”

Yunanistan Krallığı adına Başbakan Venizelos, Sevr Anlaşmasını imzalıyor.

Yukarıda Mustafa Kemal Atatürk’ün bahsettiği anlaşma ise daha sonra 22 Ocak 1920 günü The New York Gerald Tribune adını taşıyan bir Amerikan gazetesinde, isimsiz bir kaynağın katkısıyla yayınlanmıştır. Amerikan gazeteleri, daha önceki makalelerde belirtildiği üzere Amerikan mandasına olan talebin diğer devletlerin taleplerinden daha yoğun olmasıyla bu durumu daha yüksek bir sesle duyurmuş ve Avrupa Kamuoyu üstünde de özellikle Fransızların katkısıyla bu gizli anlaşma yayılmıştır. Söz konusu isimsiz kaynak ise Fransız Dışişleri Komisyonu Sözcüsü, Türkleri son derece iyi tanıyan ve Kemalistlerin Tam Bağımsızlık elde edilmeden asla savaşmayı bırakmayacağını ilk duyuranlardan Franklin Boullion’dur. Kendisi, 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşmasındaki Fransız tarafının da temsilcisidir.

12 Eylül 1919 Tarihli Britanya-Osmanlı Gizli Anlaşmasının Maddeleri Nelerdir?

  1. Britanya tarafı, Osmanlı hükümetinin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garanti eder.
  2. Osmanlı, sınırları daha sonra belirlenecek bir Kürdistan kurulmasına engel olmayacaktır.
  3. İstanbul, Osmanlı hükümetine bırakılacak ve Sultanın başkenti olarak kalacaktır ancak boğazlar, Britanya hükümetinin denetiminde olacaktır.
  4. Buna karşılık, Osmanlı Sultanı manevi kişiliği ile Suriye ve El-Cezire bölgelerinin İngiliz hakimiyetinde kalmasına katkı sağlayacaktır. Aynı şekilde, Müslümanların yaşadığı diğer yerlerde de bu katkı sürdürülecektir. (Bu noktada, henüz Suriye bölgesi Fransızların tarafına Sevres Anlaşması ile geçirilmemiştir. Bu maddedeki görüş, ilerideki makalelerde tekrar Sultan Vahdettin’in Malta günlerinde de hatırlatılacaktır.)
  5. Osmanlı Devletinde oluşan Milli Akımlara karşı kurulacak olan meşruti yönetimi korumak için Britanya Hükümeti, bir zabıta teşkilatı kuracaktır.
  6. Osmanlı Devleti, Mısır ve Kıbrıs üstündeki tüm haklarından vazgeçecektir. Barış Konferansında, Osmanlı tarafının bunu belirtmesiyle, Britanya diplomatları bu isteği kabul edecektir.
  7.  Maddeleri gizli tutulmak üzere, 4. maddedeki özelliklerin görüşülmesi için Padişah, Barış Konferansı sonrası İngilizlerle yeni bir sözleşme imzalayacaktır.

İşbu sözleşme iki nüsha olarak düzenlenip imzalayanlarca kabul edilmiştir.

Rıza Tevfik, Sevres Anlaşmasına, Saltanat Şuraası sonrası alınan karar doğrultusunda imza atarken.

Bu anlaşma, görüldüğü gibi Sevres Barış Anlaşmasına gidilen süreçte bir ön anlaşma olup hazırlık ifadesidir. Osmanlı toprakları üstündeki işgalci rekabetinin bir yansımasıdır. 10 Mart 1919 tarihli anlaşma teklifinden pek çok taviz veren İngiliz tarafı, siyasi imkanlar içerisinde daha iyi uygulanabilecek bir anlaşma imzalamış, böylece Avrupa Kamuoyunun tepkisini azalttığı gibi müttefiklerinin verebileceği rekabetçi tepkilerden de kaçınmak istemiştir. Fransız Devletinin gerçekleştirdiği pek çok girişime karşı İtalyan-Fransız ittifakının Akdenizdeki egemenliğini kırmak için daha sonraları Yunanistan’ı Süveyş Kanalının ve Hindistan Sömürglerinin yolunun koruyucusu olarak görerek güçlendirmek isteyecek Lyod George hükümeti, Sultan Vahdettin’in Sevres Anlaşmasında takınacağı İngilizci tavra inanmış görünmektedir ancak nihayetinde Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü korumayacağı, Araplara verdikleri sözlerin akıbetinden de bellidir.

Amiral Calthorpe’un fotoğrafı…

Mustafa Kemal Atatürk, 12 Eylül 1919 tarihli Osmanlı-Britanya Gizli Ön-Anlaşması için şu cümleleri kurmuştur.

“Görüldüğü gibi Halife-İngiltere anlaşması, İngiliz-Fransız çekişmelerinin en çetin olduğu bir sırada imzalanmış olup, İngiltere’ye Suriye’den elini büsbütün çekmemek imkânını verecek özde idi. Ancak şu yönü de söylemek gerekir ki, bu güne kadar bu belgenin gerçekten var olup olmadığı kesin olarak anlaşılamamıştır. Vahdettin, bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan kaçarken bunu da yok etmiş veya yanında götürmüş olmalıdır. İngilizler ise belgeyi o sırada yalanlamış olmalarına rağmen, bunu eğer var idiyse yayınlamaları beklenemez.”

Sevres Anlaşmasında Son Osmanlı Sultanı Vahdettin’in Rolü Nedir?

30 Mart 1919 Anlaşma teklifi sonrası imzalanan 12 Eylül 1919 Ön-Anlaşması ardında, 10 Ağustos 1920 günü imzalanan Sevres Anlaşması bulunmaktadır. Hadi Paşa, “Sevres anlaşmasını imzalamamak intihardır, intihar etmek ise günahtır.” diyerek savunmuş ve koşullarını bulunan duruma göre iyi bularak bir mutlulukla yurduna dönmüştür. Osmanlıyı temsil ettiğine inandıkları Gülcemal Vapurunu dahi 200.000 liraya süslemiş, onartmış ve boyamış, Avrupa’nın kendilerini iyi görmesini istemişlerdir. Söz konusu anlaşmayı onaylamak için Hadi Paşa ile birlikte Rıza Tevfik ve Reşat Halis de görevlendirilmiştir. Bu noktada sıkça tartışılan bir nokta ise, Sultan Vahdettin’in Sevr Anlaşmasını onaylayıp onaylamadığıdır.

12 Eylül 1919 Gizli Britanya-Osmanlı Anlaşması sonrası, 22 Temmuz 1920 tarihli Saltanat Şuraasında, 47 Osmanlı Devlet Adamı, Sevres Anlaşmasının kabul edilip edilmeyeceğini tartışmış ve bir kişi hariç 46’sı kabul etmiştir. Kabul etmeyen kişi ise “Bu anlaşma, Anadolu’dan Türklüğü siler” diyen Topçu Feriki Rıza Paşa‘nın kendisidir.

Amiral De Robeck ve General Hamilton

Diğer bir değiş ile Osmanlı Sultanı Sevres Anlaşmasını onaylamıştır, Mondoros Ateşkes Anlaşmasının onaylanması sonrası yaşanan işgaller, Milliyetçilerin propagandasında belirttiği üzere geçici olmamış, aksine resmiyete kavuşmuş ve Osmanlı Ordusu tamamen hükümetiyle esir muamelesi görmeye başlamıştır. Bu durum önceki makalelerde belirtildiği gibi Milliyetçilere güç kazandırmış, halkı da İstanbul medyasının bir kısmını da Milliyetçilerin yanına çekmiştir. Bununla birlikte, Sultan Vahdettin’in Sevres Anlaşmasını onaylamadığını iddia etmek gülünç olacaktır. Söz konusu Saltanat Şuraası, Osmanlının kendi vesikalarında belgeli olduğu gibi sayısız belge ve gazete küpürü bu durumu somutlaştırmıştır. Sevres Anlaşmasında, Sultan Vahdettin’in onayının olmadığını iddia eden birtakım çevreler, anlaşma metninde Padişahın imzası yok diyerek kendilerini daha da gülünç duruma düşürmektedir keza Sevres Anlaşmasında Britanya İmparatorunun ya da İtalyan Başbakanının da imzası olmadığı gibi Lozan’da da Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası yoktur. Barış Anlaşmaları ya da Ateşkes Anlaşmaları dış ilişkilerde uzmanlaşmış diplomatlarca ülkelerinin hükümetlerinden yetki alan isimlerce imzalanır ve Hadi Paşa, Rıza Tevfik ile Reşat Halis Osmanlı Hükümetinden ve Sultanından yetki almıştır.

Sultan Vahdettin’in Süreç İçerisinde İngilizleri Dahi Şaşırtan İngilizseverliği

Yaşanan gizli anlaşmalara varan pazarlıklar ya da yakarışlar sırasında 14 Mart 1919 tarihinde, İngiliz Dışişleri Bakanlığı Paris, Roma ve Washington Büyükelçiliklerine yani Osmanlı topraklarını işgal etmek için yarış içinde olduğu ülkelerin başkent elçiliklerine “Osmanlı Sultanının İngiliz himayesi için yalvardığını ancak şu an için reddedildiği” belirtilmiştir. İngiliz İmparatorluğunun İstanbul’daki temsilcileri bir süre Padişah Vahdettin’e karşı şüpheyle yaklaşmış ve bu süre içerisinde kendisiyle doğrudan görüşmemişlerdir. Örneğin, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck, Sultan Vahdettin’in kendisiyle görüşme teklifini bu nedenle reddetmiştir. Aynı şekilde, Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz Belgeleri adlı kitabın yazarı Gotthard Jaeschke,  FO, 5-61920 tarihli ve belgeli talimatı eserinde bulundurarak bunun gibi pek çok yakınlaşma denemesine ve İngilizlerin geri çevirmelerine değinmiştir.

Soldan sağa, Rıza Tevfik Bey, Hadi Paşa, Reşat Halis ve Tevfik Bey, Fransa’da gezinti yaparken…

Bu durum, Sultan Vahdettin’in İngilizlerle tamamen işbirliği içerisinde olduğunu anladıklarında değişmiş özellikle de Sevres Anlaşması sonrası İngilizler, Sultan Vahdettin’i korumak için ellerinden geleni yapmıştır. Bu dönemde sık sık yapılan görüşmelerle birlikte, Milliyetçilere karşı Sultanın güvenliğinin korunması için İngiliz Dışişleri Bakanlığından 18 Ağustos 1919 günü Amiral Calthorpe’a gönderilen emirlerde Sadrazam Damat Ferit Paşa ile Sultan Vahdettin’in korunması istenmiştir.

Sultan Vahdettin’in söz konusu gizli anlaşmaların imzalanış sürecindeki teslimiyetçiliği bunlarla da sınırlı değildir. Belirtildiği üzere 8 Haziran 1919 günü Yıldız Sarayındaki tüm mal varlığı yanan Padişah, yangının Milliyetçiler tarafından çıkarıldığını düşünmektedir, yangından ise kendisini kurtaran İngiliz Donanmasının mürettabatı olmuştur. Yangın A.F. Türkgeldi‘ye göre elektrik şebekesinden çıkmışsa da Padişah buna inanmamıştır. 17 Haziran 1919 günü Calthorpe’un yangından 9 gün sonra çektiği telgrafta, Padişahın psikolojisine değinilmiş ve yangından dolayı sinirlerinin çok bozuk olduğu belirtilmiştir. Kendisinden önce tahttan indirilen ve öldürülen akrabalarının kaderine kavuşacağından ürkerek daha da içine kapanmıştır. Calthorpe da telgrafında bunlara değinirek, İngiliz Dışişlerinin Milliyetçilere baskı yapmasının Padişahın verimliliğini arttıracağını bildirmiş, böylece Temsil Heyeti ve sonraki TBMM ile İstanbul Hükümeti arasında bir propaganda ve meşruluk savaşı, önceden süregeldiği gibi daha da alevlenmiştir.

Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis Sevres Anlaşmasını imzalamak üzere Paris Barış Konferansı sonrası bir düşman savaş gemisinde.

Sultan Vahdettin, 12 Eylül 1919 günü imzalanan Ön-Anlaşmadan tam 8 gün sonra Paris Barış Konferansına (Sevres Anlaşmasının imzalandığı konferans) hazırlanılan süreçte yayınladığı bildirisinde, “Büyük Devletlerin adaletli duygularına güvendiğini” belirtmiştir. Böylece, Sultan Vahdettin’in ümidinin hangi yönde olduğu eylemleriyle ve yazışmalarıyla daha da pekiştirilebilir bir hal almaktadır.

Sultan Vahdettin’i İngilizler Nasıl Görüyordu?

İngilizler ile girişilen gizli anlaşmalar sürecinde, Sultan Vahdettin ile yapılan siyasi diyalogların ne şekilde geliştiği belirtilmiştir. Bu süre içerisinde ise İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, pek çok yerden pek çok şekilde telgraflar almaktadır. Bunlardan birisi, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck’in danışmanı olan Tom Hohler’in 4 Kasım 1919 tarihli telgrafıdır. Söz konusu telgrafta ise şöyle denmektedir;

“Sultanlık flimdi bayağı bir komedi olmuştur ve görünürde yüksek prensipleri ve amaçları olan, karakteri zayıf, az cesaretli ve (…) Abdülhamit döneminde bile var olan üstün zekadan yoksun olan Padişah Yıldız’da titriyor… Osmanlı hanedanı görünürde yorgun düşmüştür…”

Bir başka örnek ise İngiliz Yüksek Komiserliği üyelerinden Ryan’a aittir. Ryan’ın İngiliz Dışişleri Diplomatlarından Forbes Adam’a gönderdiği mektupta şöyle denmektedir;

Versailles Sarayında, Rıza Tevfik, Reşat Halis ve Hadi Paşa

“Türkiye’nin hiçbir bölümü denetsiz olarak Türk yönetimine bırakılmamalıdır… Bu da barış konferansının görevidir. Halifelik varlığını sürdürecekse, Halifenin dünyevi gücünün İngiltere’den başka herhangi bir devletin denetimine geçmesine izin vermemek İngiltere’nin başlıca politikası olmalıdır.”

Bu noktada, Padişah Vahdettin’e olan güvenlerinin artmasıyla birlikte, Türk Milliyetçilerinin yarattığı Kurtuluş Savaşı sonrası İngilizlerle Sultan Vahdettin’in kaderi İngilizlerin diğer Müslüman memleketlerde de yürüttükleri sömürgecilik faaliyetleri ile Fransızlarla olan rekabetleri birleşince daha da önemli bir hale gelmektedir.

İngiliz Muhipleri Cemiyeti‘nin Sultan Vahdettin ve Britanya İmparatorluğu arasındaki siyasi iletişimde sahip olduğu önem daha önceki makalelerde belirtilmiştir. Aynı cemiyet, Milliyetçilerin çabalarıyla Damat Ferit Paşa hükümeti düşürüldüğünde yaşanan kabine krizleri sırasında 27 Kasım 1919 günü, Padişah Vahdettin’e verdikleri mektupta şu cümleleri geçirmiştir;

Fransız Le Monde Gazetesinde, Sevres Barış Anlaşmasının imzalandığı duyuruluyor.

“İngiliz yanlısı siyaset uygulanması için emir vermenizi istirham eyleriz. Damat Ferit’in önderliği altında bir kabine kurulması gereklidir.” 

İngilizler, Milliyetçilerin yarattığı savaş sırasında, Milliyetçilere olan katılımları arttırmamaya da dikkat ettikleri gibi Sultan Vahdettin’in özellikle de fetva gücünden bu alanda da faydalanmak istemiş ve onu daha iyi değerlendirebilmek için de ona sadece ihtiyaç duyulduğu kadarını söylemişlerdir. Örneğin, 29 Şubat 1920 günü İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, Londra Barış Konferansına gidilen süreçte, Lord Curzon’a çektiği telgrafta şöyle söylemiştir;

“Barış konferansının niyetleri konusunda bize vaktinde bilgi iletiniz. Anladığıma göre, İzmir ve Trakya Yunanistan’a verilecektir. Bu doğruysa barış ancak silah gücüyle empoze edilebilir… Barış koşulları daha ılımlıysa, bunun ulusçu akımın muhaliflerine ve Padişaha duyurulması için daha az gizlilikle bildirilmelidir. Ulusçulara karşıt öğeleri ancak barış koşulları yumuşaksa kullanabiliriz. Trakya’da, Edirne dahil bir Türk egemenliği sürdürülecekse Padişahın etrafında ulusçulara karşı bir blok oluşturmaya hemen başlayabiliriz.” 

Vahdettin ve İngiliz işbirliğinin yükselmeye başladığı dönemde, Sevres Anlaşmasının imzalanmasından 11 gün sonra, 21 Ağustos 1920 günü Amiral de Robeck ile Sultan Vahdettin görüşmüştür. Görüşme sonrası Amiral Robeck, Sultan Vahdettin’in Sevres Anlaşmasındaki rolü hakkında bizzat Lord Curzon’a bazı bilgiler vermiştir;

“Vahdettin, Türkiye’nin ölüm fermanı demek olan Sevr Antlaşması’nın imzalanması için emir verirken gelecekte İngiltere’nin yardımına dayanacağı ümidi beslediğini… Yaşayacak olduğu takdirde bir dost yardımına ihtiyacı olduğunu… Belirtmiştir.” 

Sevres Anlaşmasının imzalanması için Sultan Vahdettin’in bizzat emir verdiğini belirten Robeck’in bu telgrafı da Gotthard Jaesckhe’nin İngiliz Belgelerinde Kurtuluş Savaşı adlı yapıtında yer almaktadır.  Bu bilgi ise daha sonraki bir başka İngiliz belgesinde yinelenerek doğrulanmıştır. 1921 yılının Aralık ayının 10. günü Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a telgraf çeken İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, Sultan Vahdettin’in Sevres Anlaşmasına razı olduğunu ve bizzat kendisinin Saltanat Şuraasındaki desteğini ve onayını, Milliyetçilerin verdiği savaş sırasında belirtmiştir.

Sevres Barış Anlaşması sonrası Hadi Paşa, gülümseyerek Paris’i geziyor.

Özetle, Sultan Vahdettin yaşadığı saray entrikalarıyla dolu ve akrabalarının ölümleri ya da esir edilmeleri ile sonuçlanan çocukluğundan, siyasi çatışmalarda hafiyelik yaptığı bir gençlikten dönemin Almancı-İngilizci çatışmasından İngilizci bir şekilde çıkmış, yenilmiş ve yıkılmış bir devletin tahtına çıktığında ise var olan kurtuluş ümitlerini ordusunu, işgalcilerin ve sömürgecilerin manda-himaye vaatlerine umutla bırakarak gerek gizli anlaşmalarla gerek açık işbirliğiyle, Hilafet Ordularıyla, Kurtuluş Savaşı sırasında çıkarılan İslamcı ayaklanmalarla, ayaklanmacılardan Anzavur Ahmet gibilere madalyalar takarak işgalleri onaylarken onaylamayı reddeden Osmanlı Subaylarına idam fermanları vererek önce kendi hanedanını ve tahtını korumak ardından ise ülkesini korumak yoluna gitmiştir. İngilizlerin, Yunan işgalleri ile durumu kontrol edememesi ile zaman içinde Fransız elçileriyle ve İtalyan temsilcilerle de görüşmeler yapan Sultan Vahdettin’in öyküsü ise burada bitmemektedir. İngilizleri dahi şaşırtan İngilizcilik, Türk Milliyetçilerinin verdiği Kurtuluş Savaşı sırasında henüz yeni başlamış bulunmaktadır.

Gelecek makalede, Sultan Vahdettin ve Türk Milliyetçileri arasındaki çekişmenin yanı sıra Milliyetçilerin Sultan Vahdettin’i İngilizler yerine kendilerine destek olma çabası aktarılacaktır.

Kaynak Alınan Kitaplar:

Mustafa Kemal Atatürk – Nutuk
Sinan Meydan – Cumhuriyet Tarihi Yalanları
Gotthard Jeasckhe – İngiliz Belgelerinde Kurtuluş Savaşı
Doğan Avcıoğlu – Milli Kurtuluş Tarihi
Salahi Sonyel – Gizli Belgelerde Mustafa Kemal
Sina Akşin – İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele
21 Eylül 1919 tarihli Takvim-i Vekayi Gazetesi

5. Kısım Yazısı


Vahdettin Hain Mi? Kurtuluş Savaşı’nda Vahdettin ve Atatürk İlişkileri

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin Han hakkında, şu ana kadar “Çocukluğu ve Kişiliği”, “Mondoros Ateşkes Anlaşması ve Damat Ferit”, “İngiliz Muhipleri Cemiyeti” ve “İngilizlerle Yapılan Gizli Anlaşmalar” olmak üzere toplamda dört farklı makale çeşitli kitaplardan, mektuplardan ve telgraflardan faydalanarak okuyucuya sunulmuştur. Beşinci makalenin konusu ise önceki makalelerdeki gibi pek çok yan konuya ve ayrıntıya değinecek biçimde Kurtuluş Savaşı sırasında Sultan Vahdettin Han ve onun Mustafa Kemal ile Kurtuluş Savaşı sırasındaki iletişimi olacaktır.

Mustafa Kemal, Sultan Vahdettin’i Anadoluya Geçirmeye Çalıştı Mı?

Bu sorunun cevaplandırılmasından önce, önceki makalelerde konu ile ilgili belirtilmiş çeşitli bilgileri yüzeysel özetlemek, konuya giriş yapmak için faydalı olacaktır.

Daha önceki makalelerde de belirtildiği üzere Mustafa Kemal Atatürk, Yıldırım Orduları Komutanıyken Mondoros Ateşkes Anlaşması imzalanmış ve kendisi Ahmet İzzet Paşa‘ya bir direniş yapılması için çeşitli telgraflar çekse de kabul ettirememiş, ardından yeni kurulacak kabinede Harbiye Nazırı olmak için Ali Rıza Paşa hükümetini desteklemiş ancak Damat Ferit Paşa hükümeti kurulmuştur. Ardından, Damat Ferit Paşa hükümetinin göreve başlamasına engel olmak için güvenoyu almasına engel olmak istemiş fakat Sultan Vahdettin’in yasamasıyla hükümet göreve başlamıştır. Bunun sonrasında, Mustafa Kemal, İstanbul’dan bir sonuç çıkmayacağını anlayarak asıl mücadelenin henüz düşman ordularının tamamen nüfuz etmediği ve bazı askeri birliklerin kendisini feshetmek yerine subaylarıyla mücadele ettiği, yer yer “Ulusun Gücü” adlı “Kuvva-i Milliye” teşkilatlarının düşman ordularıyla çarpıştığı Anadolu içlerinde verilebileceğini düşünmüştür. Gene daha önceki makalelerde belirtildiği üzere, Anadoluya geçmek için Damat Ferit Paşa hükümetinin gözünü boyamış, Ali Fuat Cebesoy başta olmak üzere o dönemde İstanbul Hükümetinde görev alan ancak ardından Ankara Hükümetine katılan pek çok askerle birlikte kendisini Anadoluya göndertmek için çeşitli siyasi hamleler gerçekleştirmiş ve nihayetinde İstanbul’da sorun çıkarıyor düşüncesiyle uzaklaştırılmak için gönderilir gönderilmez de İngilizlerin Karadeniz İşgal Orduları Komutanı Milne tarafından geri çağrıldığı belirtilmiş bir süreçle Samsun’a 1919 Mayıs’ının 19. günü ayak basmıştır.

Yunus Nadi Bey ve Mustafa Kemal, savaş sonrası bir anıdan.

Bu noktadan sonra Mustafa Kemal’in amacı bir Kurtuluş Savaşı başlatmak ve 1920 yılının sonlarına kadar İstanbul Hükümetiyle yoğun şekilde yaşanan meşruluk tartışmalarında, İslamcı, Kürtçü, Rumcu ya da Ermenici bir sürü çeteye karşı savaşırken devlet memurlarını ve generallerini kendisine daha sağlam bir örgütle bağlamaktır. Bu noktada, daha önceki makalelerde de belirtildiği üzere Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye ya da daha sonraki haliyle Ankara Hükümeti, Vahdettin’i 1919-1921 yılları arasında doğrudan hedef almamış ancak sorulması son derece gerekli olan sorularla Milliyetçileri düşünmeye sevk etmiş, tekrarlanan ve açıkça görünen biçimde, Saltanatın isyancılara ve işgalcilere olan desteği, bağlılığı ile bir süre sonra Milliyetçilerin Sultan hakkındaki görüşleri kendiliğinden şekillenmiştir.

İşte, tüm bu meşruiyet kavgası içerisinde Mustafa Kemal hem sorgulanması hem de olasılık dahilinde faydalı olabileceği için Sultanı da Anadoluya, Milliyetçilerin kalesi Sivas’a ve Ankara’ya getirmenin faydalı olacağını düşünmüş ve ulusu tüm benliğiyle daha hızlı, verimli örgütleyebileceğini düşünmüştür. Mustafa Kemal hem İstanbul’da olduğu süreçte Vahdettin ile görüşmüş hem de sonraki süreçte kendisine telgraflar, mektuplar göndermiş ve Milliyetçilerin Savaşına davet etmiştir ancak her zaman reddedilmiş ya da bir cevaptan mahrum bırakılmıştır. Bu süreçte, destek olmasa dahi kendisinin en azından halkı savunan açıklamalar yapması istenmiş, bir süre İstanbul Hükümetinin mektupları ve telgrafları Sultana ulaştırmadığı dahi söylenerek propaganda yaratılmış ve hükümetin İstanbul’daki manda destekçisi medya tarafından dahi savunulmasını zorlaştırmıştır.

Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal, Mazhar Müfit Bey de fotoğraf içerisindedir.

Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’i Anadoluya Geçirmek için Yaptıkları ve Amaçları Nedir?

Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918 ve 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul’da olduğu süre içerisinde pek çok kez Sultan Vahdettin ile görüşerek onu bir milli mücadeleye çağırmaya gayret etmiştir. Bu görüşmelerin bir diğer amacı ise Harbiye Nazırı olarak Osmanlı Ordularını denetimi altına almaktır. Mustafa Kemal ilk kez Vahdettin’i Anadoluya getirme ve kendisini Harbiye Nazırı yaptırma planını 1920 yılının Nisan ayında, Yunus Nadi Bey‘e açıklamıştır. Daha sonraki süreçte aynı düşüncesini Yusuf Hikmet Bayur‘a da söylemiştir. Aynı zamanda, 2 Şubat 1923 tarihinde yaptığı İzmir İktisat Kongresi konuşmasında da İstanbul’da Harbiye Nazırı olmayı amaçladığını ve İstanbul Hükümetini Anadoluya taşımayı amaçladığını belirtmiştir.

1920 yılının başlarındaysa 12 Ocak günü açılan Meclis-i Mebusan‘ın bir vekili olan Mazhar Müfit Bey aracılığıyla Mustafa Kemal, Sultan Vahdettin’i en açık biçimde,

“Efendimizin Anadolu’ya, hatta Bursa’ya kadar teşrifleriyle mesele hallolur…”

sözleriyle davet etmiş ancak,

“Bana ulu ecdadımın başkentinden firar mı teklif ediyorsunuz?”

Cevabını almıştır. Mazhar Müfit Bey’in karşılığıysa aşağıdaki gibi olmuştur.

“Hayır! Milletin ve vatanın bu sıkışık ve zor zamanında ulu ecdadınız gibi milletin başına geçmenizi teklif ediyorum.” 

Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’i Anadoluya geçirmekteki amaçları ise geçmişteki makalelerden aktarılan özet bilgilerde de anlaşılabilecek biçimiyle şu şekildedir;

Savaş zamanlarından Mustafa Kemal ve Mazhar Müfit Kansu aynı fotoğraf karesinde.
  • Halife ve Sultan olan Vahdettin’in Milliyetçilerin Savaşına vereceği destek ile halkın savaşa olan bağlılığını ve moral gücünü yükseltmek.
  • İstanbul Hükümeti ve Ankara Hükümeti arasındaki çatışmadan doğan memur ve subay paylaşım savaşını ortadan kaldırarak ülkenin iki hükümetli değil tek hükümetli bir yapıda bütünlük içinde savaşa katılımını sağlamak.
  • Özellikle, Hindistan’da büyük sıkıntılar içinde bulunan İngiliz İmparatorluğunu, Halifenin Milli Mücadeleye destek olmasıyla yapılacak İngiliz karşıtı propagandayla daha da zor duruma düşürmek, sömürgelerini kaybetmeyi göze alamayan İngiltere’nin Yunanistan’a olan destekten hoşnut olmayan siyasilerine güç kazandırarak Yunanistan’a verilen desteği geri çektirmek ve Kurtuluş Savaşını daha kısa bir sürede daha hızlı bir şekilde kazanmak.

Tarihçi, asker ve siyasetçi olan Sabahattin Selek, bu durum hakkında şu yorumu yapmıştır,

“Vahdettin, İstanbul’da kalmakla partiyi daha başlangıçta kaybetmiştir. Hâlbuki İstanbul’un işgaline (16 Mart 1920) ve hatta bir süre sonraya kadar, Vahdettin’in elinde tahtını koruyacak büyük bir fırsat vardı. Anadolu’ya geçmek. Eğer bunu yapabilseydi, Mustafa Kemal Paşa, Zat-ı şahane’nin nihayet bir sadrazamı olurdu. Bütün memleket bir ölüm kalım mücadelesi içinde yaşarken Padişahın Yıldız Sarayı’nda oturması payitaht halkının acılarının azalmasına bile yaramamıştır.”

Sultan Vahdettin’in Anadoluya geçmek ve Milliyetçilere destek olmak konusundaki karşıtlığını anlamak ise geçmişte yayınlanan makaleler kapsamında kolayca anlaşılabilecek bir durumdur. Onun gözünde, Alman destekçisi olan çeşitli askerlerin çökerttiği ve akrabalarını tahttan indirdiği ya da öldürdüğü askerlere karşın İngilizler uygarlığın beşiği olarak Afrika sömürgelerinde dahi ilerlemeler kaydetmiş bir uygarlığın yansımasıdır. Güçlü donanmaları ve üretimevleri, sömürgeleri ile asla bir savaş dahi kaybetmeyen bu imparatorluğun yenilmesi imkansızdır ve bir kurtuluş mümkünse bu ancak İngilizlerin izin verdiği ve istediği şekilde olacaktır.

2. Ordu Komutanı Mustafa Kemal, yanında Ahmet İzzet Paşa ve silah arkadaşları, Haletepe Hatıra Fotoğrafı

Buna istinaden Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti’nin İngiliz Destekçisi politikalarıyla ilgili olarak Sultan Vahdettin’i uyarmak için çektiği telgraflarda Vahdettin’in fikrini değiştirmeye çalışmıştır. Örneğin,

“Üçüncü Ordu Müfettişi ve Fahri Yaveri Hazreti Şehriyarıdiyerek başlattığı şikayetname niteliğindeki bir telgrafını “Eğer mecbur edilirsem, resmi görevimden istifa ederek Anadolu’da ve sine-i millette kalacağım ve vatani görevime açık adımlarla devam edeceğim. Ta ki millet ve padişah bağımsızlığına kavuşana kadar.” sözleriyle bitirmiştir.

Mustafa Kemal’in bunun gibi pek çok uyarısına rağmen Sultan Vahdettin Damadı olan Ferit Paşa ile birlikte İngiliz destekçisi politikalara devam etmiş, Mustafa Kemal hakkında görevden alınma, tutuklama ve idam kararlarını sırasıyla çıkartmış, haklarında vatan haini olduklarını iddia eden sayısız bildiriyi çeşitli şeyhlerin fetvaları ve İngilizlerin uçaklarıyla dağıttırmıştır. Daha önceki makalelerde de belirtildiği üzere 7-8 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal istifa etmiş ve tamamen sivil kimliğiyle Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemeye devam etmiştir. Ali Galip Olayı, Sivas Olayı gibi çeşitli olaylar ve pek çok isyan ile boğuşan Mustafa Kemal’in durdurulamaması üstüne de kendisinin Selanik’ten arkadaşı olan ve tasavvufi yanı son derece güçlü Abdülkerim Paşa‘yı devreye sokarak saatler sürecek ve büyük dosyalar dolduracak telgraf savaşları için devreye sokmuş ancak Abdülkerim Paşa’nın sözleri de bir işe yaramamıştır. Aynı dönemde, Sultan Vahdettin bu tip yollarla sonuç alınamayınca, Mustafa Kemal’e çektirdiği telgraflarla kendisinin azledilmesinin doğru bir karar olmadığını belirterek İstanbul Hükümeti’nden farklı bir tavır sergiliyormuş gibi davranarak 2 Temmuz 1919 günü, istediği kasabada ya da beldede hava değişimi için dinlenebilmesi adına Harbiye Nazırlığından onay aldırttığını belirtmiştir. Karşılığında aldığı cevap ise açık bir reddedişi ifade edecek biçimde,

Burada havalar iyi. şeklinde olmuştur.

Ardından Damat Ferit Paşa önderliğinde “Nasihat Heyetleri” oluşturularak Ulusun Gücü örgütlerine ve Temsil Heyetine destek olan beldeler, kasabalar, köyler ve şehirler gezilerek halkın Milliyetçilerin Kurtuluş Savaşına olan desteği azaltılmak ya da bitirilmek istenmiştir.

Sir Horace Rumbold, İngilizlerin Berlin Büyükelçiliğini yaptığı dönemlerden bir fotoğrafı.

Sultan Vahdettin İngilizlere Mustafa Kemal’i Şikayet Etti Mi?

1920 yılının sonlarına kadar hiç bir şekilde Milliyetçi Hareket durdurulamamış üstüne de cephe oluşturularak işgal güçlerine karşı başarılar elde edilmeye başlanınca İngilizlerin Sultana ve İstanbul Hükümetine olan güveni azalmıştır. 64 Gün açık kalan Meclis-i Mebusan da 1920 yılının 16 Mart’ında, yazılmakta olan makalenin yayınlandığı tarihte kapatılmış, İstanbul resmen işgal edilmiştir. Bundan sonrasında, Sultan Vahdettin, İngilizlerin desteğini ve güvenini daha iyi kazanabilmek adına da daha önceki makalelerde de yer alan 19 Mart 1919 ve 12 Eylül 1919 tarihli Gizli Ön-Anlaşmaları Sevres anlaşması öncesinde İngilizlerle imzalamış ve 22 Temmuz 1920 tarihli Saltanat Şuraasında Sevres Anlaşmasını onaylayarak Rıza Tevfik Bey, Hadi Paşa, Tevfik Bey ve Reşat Halis Bey gibi çeşitli diplomatları Paris Barış Konferansına göndermiştir. 12 Eylül 1920 Gizli Ön-Anlaşmasından 8 gün sonra 1920 yılının 20 Eylül’ünde yayınladığı bildiride “Büyük devletlerin adalet duygularına güveniyorum.” demiş ve 10 Ağustos 1920 günü on binlerce altınla süslenen Gülcemal Vapuruyla Paris’e giden Osmanlı heyeti, kendi sonu olan Sevres Anlaşmasını imzalamıştır. Sevres Anlaşmasının imzalanması sonrası daha önceki makalelerde gene belirtildiği üzere İstanbul’daki Mandacı basın dahi Milliyetçi Harekete sempati beslemeye başlamış ve ordu, devlet memurları, görevlileri Milliyetçi Harekete kendisini daha yakın hissetmiştir. Bu süre içerisinde de neden Vahdettin’in 1920 yılının sonlarında, Milli Hareketi tamamen bitirmek için tutumunu sertleştirdiği daha iyi anlaşılabilmektedir.

İkinci Lozan Görüşmeleri sonrası basılan Karagöz Gazetesindeki Lozan Karikatürü. Karikatürde, Venizelos kulağından asılmışken, İtilaf Devletleri birbiriyle kavga ediyor, Hacıvat ve Karagöz ise uzaktan gülümsüyor.

Sevres Anlaşmasının imzalanmasından 11 gün sonra 21 Ağustos 1920 günü, Sultan Vahdettin Robeck ile yaptığı görüşmesinde, Milli Hareket hakkında çeşitli sözler sarfetmiştir, bu sözler ise Robeck tarafından İngiliz Dışişlerine şu şekilde özetlenmiştir.

“İngiltere’nin gelecekteki yardımı konusunda biraz direniş gösterdi ve ülkesini yıkmış olan macereraperestleri sertçe kınadı. Onların Türk olmadıklarını öne sürerek, kurmuş oldukları gruplara saldırdı. Onların İngiltere ile Türkiye arasındaki geleneksel dostluğu ayaklar altına aldıklarını; ülkede çoğunluğu oluşturan gerçek Türklerin bu geleneğe sadık olduklarını ve bu dostluğu canlandırmak ve ona uymak için uğraştıklarını söyledi.”

Milliyetçilerin savaşmayı sürdürmesi üzerine hem Milliyetçileri savaş meraklısı olarak göstermek hem de savaşı uzatmadan sonuçlandırmak adına Britanya önderliğinde düzenlenen Londra Konferansı sırasında, 23 Mart 1921 tarihinde, Sultan Vahdettin hem İngiliz, hem de Fransız ve İtalyan diplomatlarla görüşmüştür. Bu görüşmeler İngiliz Diplomat Rumbold tarafından İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderilen yazısında şu şekilde ifade edilmiştir,

“Salonda, Sultan, ben ve yardımcım Andrew Ryan’dan başka kimse yoktu. Sultan kendi tercümanını salıverdi ve Ryan’ın tercümanlık etmesini buyurdu. Sonra da Londra’da yapılmakta olan konferansla ilgili Mustafa Kemal’den Tevfik Paşa’ya gönderilmiş olan üç telgrafa değindi ve Ankara’nın kendi tahtını tehlikeye düşürmek ve kendi yetkisini kırmak amacı güttüğünü söyledi. Şunları ekledi: ‘Anadolu’daki durum şöyledir: Bir avuç haydut orada erki ele geçirmiştir. Sayıları azdır, ama tam olarak halkın boğazına ilmiği geçirmişledir. Ve halkın itaatkâr, korkak ve yoksul olmasından yararlanmaktadırlar. Onların gücü, tek kaygıları, kendi çıkarları olan 16.000 subayın desteğine dayanır. Ankara önderleri, bu ülkede gerçek çıkarları olmayan, ülkeyle kan veya başka ilişkileri olmayan kişilerdir. Mustafa Kemal, kökeni bilinmeyen Makedonyalı bir asidir. Onun kanı Bulgar, Yunan veya Sırp kanı olabilir. Türk olmayan, Arnavut, Çerkez olan hepsi de birbirlerine benzemektedir. Onlar arasında tek bir gerçek Türk yoktur. Buna rağmen, ben ve hükümetim onların önünde güçsüzüz. Onların kıskacı o kadar etkindir ki, propaganda vasıtasıyla bile Türklere ulaşmak olanaksızdır. Gerçek Türker merkeze sadıktır; ama tehdit ediliyor veya aldatılıyorlar. Bu adamlar bana boyun eğdirmeye çalışıyorlar ve dıştan Bolşeviklerden yardım sağlamaya uğraşıyorlar. Bolşevikler şimdi Türk hududuna yaklaşmıştır. Ankara önderleri onlarla hâlâ entrika çeviriyor.”

Kurtuluş Savaşı’nda cephane taşıyan Türk Kadınları.

İngilizler Hilafetin Kaldırılmasından Korkuyor Muydu?

Rumbold, farklı konulara değindikten sonra İngilizleri özellikle ilgilendiren Hilafet konusuna da değinmiş ve şöyle söylemitşir,

“Ankara önderleri Halifeliği İstanbul’dan kaldırmaya yeltenirse bunun Avrupa için çok tehlikeli olacağını vurguladı. Padişaha İngiltere’nin Londra Konferansı’nda oynadığı iyi (!) rolden söz ettim. Ona konferansta öne sürülen önerilerin, uzlaşmaya varılmasına olumlu bir zemin hazırlamış olduğunu anlattım; yeter ki, iyi niyetli tüm Türkler Padişahın önderliği altında birleşsin, makul bir barış yapılması fırsatından yararlansın ve İngiltere’nin eski dostluğunu kazansın; ama aşırı eğilimliler aşırı taleplerde direnirse bunun sonucu olarak kararsızlık ve olaylar çıkmasından kaçınılmayacağını anlattım. Padişah beni büyük dikkatle dinledi ve bana teşekkür etti.” 

Burada özellikle İngilizlerin hilafetin kaldırılmasına karşı oldukları da görünmektedir. Bunun nedeni ise Müslüman halklardan oluşan sömürgelerde, hilafeti kullanarak yaratmak istedikleri itaatkarlığı elde edememeleri ihtimali ve çeşitli yerlerde zaten bulunmakta olan farklı halifelerin etki alanının mevcut dengeleri bozmasıdır. Arap Dünyası, 1. Dünya Savaşı sırasında özellikle Şerif Hüseyin ya da Suud Ailesi gibi etkenlerle ve İngilizlerin ilk vaadi olan Arap Halife vaadiyle Türk Hilafetinden kopuktur, çeşitli bölgelerde, örneğin Yemen’de ise daha 17. yy’dan beri kendisini peygamber soyundan gelenlerden ilan eden Zaydi Tarikatları bulunmakta ve çeşitli isyanlarla da daha yüzlerce yıl önceden Türk hilafetine meydan okumaktadır. Aynı şekilde, 1744-1818 yılları arasında özellikle Vahhabileri kapsayan ve Osmanlı İmparatorluğunu “günahkar” ilan eden Arap isyanları da “Osmanlı İmparatorluğu, Şeriatçılara Karşı Verdiği Savaş ve III. Selim” gibi çeşitli ve farklı makalelerde Sultan Vahdettin hakkındaki makale serisindeki gibi daha önce aktarılmıştır.

1931 tarihli bir Lozan karikatürü. Alnında hilal taşıyan bir Türk Kadını Sevres anlaşmasını parçalarken…

Bu dönemde, İran’daki Şii olan Avşar ve Kaçar Türklerinden kalan çeşitli boylar ve topluluklar dahi Osmanlı İmparatorluğunun Cihad İlanına katılırken Farslar, 1918 Bakü Muharebesinde Ermenilerle ve İngilizlerle birlikte Türklere karşı savaşmıştır. Tıpkı Anadoludaki Osmanlı Türklerinin çöküşü gibi 1925 yılında da İran’daki Kaçar Türkleri de bir çöküş yaşamış ve İran coğrafyası da İngiliz denetimindeki Fars hakimiyetine girmiştir. Görülebileceği gibi ümmet hayali ya da ideali ile tarih boyunca bir birlik oluşturulamamışken insan toplulukları her zaman için ulusal özelliklerini ön planda tutmuştur. Aynı durum, 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı topraklarında da cereyan etmiş ve Şii Türkler dahi Osmanlı Halifesini dinlerken hiç bir Gayr-i Türk Müslüman Osmanlı Halifesini dinlememiş hatta Senegalli ve Hint Müslümanlarından oluşturulan askeri birlikler Türklere karşı her cephede savaşmış ve 1918-1923 yılları arasındaki işgal İstanbul’unda da en büyük zulmün sahibi olmuştur. İngilizlerin, Hilafetin Kaldırılmasından endişe duymaları ise Arap Sömürgelerinden çok Hint Sömürgeleridir, bu bölgedeki isyan hareketlerini ise Osmanlı Halifesinin açıklamalarıyla azaltmayı amaçlamaktadırlar. Keza, ilerideki makalelerde daha iyi aktarılacağı üzere Malta Sürgünü sırasında Vahdettin, İngilizlere karşı isyan edilmemesi gerektiğini söyleyen fetvalar yayınlamış ancak bu fetvaların ne kadar anlamsız olduğu ileride Pakistan’ın kurucusu olacak Muhammed Ali Cinnah‘ın şu sözleriyle de daha iyi anlaşılacaktır.

Müslüman Birliği’nin 26. Kurultayı’nda Bihar’ın Patna kentinde, Aralık 1938’de Atatürk’ün ölümü üzerine yapılan açıklamasında,

“Aramızdan ayrılan başka bir şahsiyet, dünya çapında tanınan devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onun ölümü, İslam Dünyası için büyük bir kayıptır. O, Müslüman Doğu’nun ileri gelen bir şahsiyetiydi. İran’da, Afganistan’da Mısır’da ve tabii ki, Türkiye’deki nüfuzu ile Müslümanların nelere kaadir olduğunu göstermiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında İslâm Dünyası büyük bir kahramanı kaybetmiştir. Önlerinde böylesine ilham veren bir örnek dururken Hint Müslümanları bataklıkta kalmaya devam mı edeceklerdir?” diyecektir.

Muhammed Ali Cinnah ve Mahatma Gandhi

Böylece, İngilizlere bağlı bir hilafet makamındansa hilafetin milliyetçiler tarafından kaldırılması ve sömürgecilik karşıtı bağımsızlık yanlısı milliyetçi önderlerin tanınan bir etkiye sahip olmasının neden İngilizleri korkuttuğu daha iyi anlaşılabilmektedir. Aynı şekilde, şu ana kadar yazılan makalelerden ve yukarıda Rumbold’a ait bulunan açıklamalardan da Sultanın, 19 Mayıs 1919 tarihiyle hiç bir ilgisi bulunmadığı rahatça anlaşılmaktadır.

İngilizler, Sultan Vahdettin’e Görev Veriyor Muydu?

1920 yılının sonlarında, Milliyetçi Hareket’in ortadan kaldırılmasının kararlaştırılması ve durumun daha da acil bir konuma gelmesiyle Sir Horace Rumbold, 10 Aralık 1921 tarihli Lord Curzon’a gönderdiği “çok gizli” işaretini bulunduran bir yazıda şöyle söylemiştir,

“Ulusçuların amacı… Padişaha karşı hiç toleransları yoktur ve padişah şu üç seçenekle karşılaşacaktır: İstifa, sürgün veya ölüm… Şimdiki durumda hem gücünü hem saygınlığını yitirmiştir; ama onun tahtından indirilmesi, ciddi düşünceli kamu arasında şok etkisi yapacaktır. Ankara’yı hizaya getirmemiz gereklidir ve onlarla işlemlerimizde kararlılıkla davranmalıyız.

Padişahın kişiliği ve tahtta kalması arasında ayrım yapıyorum. Olağanüstü bir durumda onu korumaya söz vermiş bulunuyoruz. Bunun iki nedeni vardır:

1- Sevr Antlaşması’nın imzalanmasına bizim baskımızla izin vermiştir;
2- İstifa etmeyi ciddi olarak tasarlarken onu bu görüşten vazgeçirmiştik. Ancak onun tahtında kalmayı sürdürmesi için hiçbir sorumluluk altında değiliz. Kendi görüşümce Padişah, durumu oldukça umutsuz bir evreye gelinceye kadar görevinde kalmalıdır. Şu anda pek az gücü vardır. Ankara’daki önderler ondan hoşlanmıyor ve Türkiye’deki halk arasında pek popüler değildir…” 

Görüldüğü gibi 1921 yılının başlarında, Rumbold 1920 yılının sonlarındaki görüşmelerin de etkisiyle Sultanın gücünü kaybettiğini iyice görmüş ve iç isyanlarla ya da fetvalarla Milliyetçilerin durdurulamayacağını düşünerek Sultan Vahdettin’in korunmasının ve Milliyetçilere karşı bir silah olarak kullanılmasının önemini Lord Curzon’a iletmiştir. Padişah ise 1921 yılında, halk ve Ankara Hareketinin önderleri arasındaki popülerliğini yaptıklarıyla iyice kaybetmiş, Sevres Anlaşması ile de halk, ordu ve meclis arasındaki bağ iyice güçlenerek Ulusal bir Kurtuluş Hareketi tam anlamıyla örgütlenmeye başlamıştır. Aynı şekilde, onun istifasına da engel oldukları gibi İngilizsever bir padişahı kullanmanın çeşitli yollarını da maddeler halinde örgütlü düşüncelerle siyasetlerinde barındırmaktadırlar.

Büyük Taaruz öncesi Başkumandan Mustafa Kemal, Türk Ordularını denetliyor.

Sultan Vahdettin Büyük Taaruz Öncesi İngilizlere Yardım Etti Mi?

1922 yılında, Türkçülerin iç isyanları bastırdığı, Tekalif-i Milliye emirleriyle tam seferberlik halinde ordusunu beslediği, Trabzon ve İnegöl Limanlarından politik ilişkiler aracılığı ile çeşitli destekler aldığı ve İtalyanlarla Fransızların Türkiye’den çıkartıldığı, Ermenilerin, Gürcülerin ve Kürtlerin işgal planlarının suya düştüğü sırada Loyd George Hükümetinin Süveyş Kanalını, Hint Sömürgeleri Yolunu ve Akdeniz Ticaretini Fransız-İtalyan koalisyonuna karşı korumaktaki tek ümidi Yunanistan Krallığıdır. Bu bağlamda, Sakarya Meydan Savaşı sonrası, Türk Ordularının büyük bir saldırı hareketi gerçekleştireceği bilinmekte ve beklenmektedir.

Bu bağlamda, 7 Ağustos 1922 tarihinde Sultan Vahdettin İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold’a yaptıkları bir görüşmede şu sözleri söylemiştir,

“Millici liderler bir hükümet değildir, bir isyancılar ve bir ihtilalciler topluluğudur. Onlar İttihat Terakki’nin canlandırıcılarıdır. Çeşitli adlar altındaki bunların sonuncusu milliyetçilerdir, kişisel çıkarları için ülkede egemenliklerini kurmaya çalıştılar. Masum halkın vatanseverliğini ve iyi niyetini sömürdüler. İnançları ve politikaları bakımından onlar Bolşevik’ten başka bir şey değildirler. Ben ve hükümetim barış yapmaya ve bu yolda özverilerde bulunmaya hazırdır. Millicilerin gücü abartılıyor. Onların gücü, Yunanın Türk arazisini işgal altında tutmasından ve merkezi hükümetin sözünü geçirme olanaklarından yoksun bırakılmasından ileri gelmektedir.

Yunanın geri çekilmesi ve boşalan arazinin kısım kısım meşru hükümete teslim edilmesi Millicileri güçsüz bırakacaktır.”

Büyük Taaruz’un başlatılmasına tam 19 gün bulunmaktayken Sultan Vahdettin, İngilizlerle görüşerek Yunanları saldırıya geçirmete ve elde edilen arazilerin Saltanata verilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Saltanata verilen topraklarda bulunan Türklerin ise Sultan ve Hilafet sevgisiyle kendisini dinleyerek Milliyetçilere karşı Yunanlarla savaşacağını öne sürmektedir. Bir önceki Rumbold alıntısında “Sultan, Türkiye halkı ve Ankara yetkilileri arasında popüler değildir” açıklaması İngilizlerin aklındayken Sultan Vahdettin İngilizlerin kendisi hakkındaki görüşlerini dahi görememekte ve sadece kendi denetimine bir kaç arazi almanın hesabındadır. Aynı şekilde, daha önceki makalelerde de Yunan işgallerine direnmeme ve geri çekilme emri veren Saltanat Makamının, 1922 yılında Yunanlılarla birlikte Türkçü Ankara Meclisi Ordusuna ve Halkına saldırmayı teklif etmesi de tutarlılık göstergesidir.

Büyük Taaruz Günlerinden bir savaş fotoğrafı.

1922 yılında, Büyük Taaruza doğru gidilen süreçte, henüz yılın başında da İngilizler, Mustafa Kemal’i devre dışı bırakmak için Sultan Vahdettin’i kullanma kararı almıştır. 9 Ocak 1922’de İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği yazıda,

 “Bağlaşıklar aralarında birliği sürdürür ve padişaha bir antlaşma sunarak onaylatabilirlerse, padişahın Anadolu’ya başvurarak halkın desteğini sağlaması ve Kemal’i güç bir durumda bırakması olanaklıdır.”

Diğer bir  değiş ile Ocak 1922’deki düşünce ile Ağustos 1922’deki düşünce aynıdır, her ikisinde de Ankara Hükümeti’ni ve Ordusunu besleyen halkın desteğini çekmek ve orduyu kendi içinde parçalamak, meclis içindeki çeşitli hilafet destekçilerini ve Tam Bağımsızlığa inanmayanları kullanarak Yunanistan Krallığı’na destek olmak esastır.

Keza, 9 Ocak 1922 tarihli Rumbold-Curzon yazışmasından 28 gün sonra 7 Şubat 1922 tarihinde de İngiliz Büyükelçiliği Baştercümanı Ryan, Londra’ya gönderdiği bir yazıda planın daha da netleşmiş bir halini aktarmıştır. Buna göre, Mustafa Kemal’i İttilaf Devletlerinin askeri gücüyle ya da çeşitli isyanlarla devirmek şu ana kadar mümkün olmamıştır, bu durumu sonlandırmak da aynı yöntemlerle de mümkün olmayacaktır. Bu yüzden Ankara Hükümeti ancak çeşitli vaatlerle kafası karıştırılabilecek vekillerle, Tam Bağımsızlığa asla inanmamış ya da gönülden inanamayan çeşitli Milliyetçileri cezbedebilecek Sevres Anlaşmasından daha makul barış anlaşmalarıyla dağıtılabilecektir. Plana göre, İngiliz Hükümeti, Sultan Vahdettin ile daha makul görünen bir barış anlaşması imzalayacak ve böylece Milliyetçilerin bir kısmının desteğini çekecektir. İtilaf Devletleri, Türk Ulusunun haklarına ve varlığına daha saygılı ve iyi niyetli görünerek Barış Anlaşmasına yönelik güveni arttıracak, Sultanı destekleyecek ve Ankara Hükümetinin otoritesini kıracaktır. Sevres Anlaşmasında yapılacak bu iyimser değişiklikleri kabul etmeyenler çeşitli tantanalarla karalanacak ve böylece Mustafa Kemal gücünü kendiliğinden kaybedecek ve Britanya İmparatorluğuna karşı bir rüya için savaşmak istemeyenler onu terk edecektir.

Bu planın ertesindeki bir başka Rumbold-Curzon yazışması ise 15 Ocak 1922 tarihindendir. Burada da, İtilaf Devletlerinin Sevres Anlaşmasından daha iyi ve göz boyayıcı bir anlaşmayla Ankara Hükümetine teklif götürmesini, Tam Bağımsızlıkçı hükümetin reddi sonrası aynı anlaşmayı Padişaha götürerek, barışsever bir itibar yaratarak Sultanın desteklenmesini, böylece halkın savaşmak yerine barışı tercih etmek için çözülmeye başlaması amaçlanmaktadır.

Başkomutan Mustafa Kemal, Albay Asım Gündüz ve İsmet İnönü, 25 Ağustos 1922 günü, savaş planları üstünde çalışıyorlar.

Son Osmanlı Sultanı Vahdettin Han da bu sırada vakit kaybetmemiş ve yeğeni Prens ya da Şehzade Sami ile görüşmüş, onun aracılığı ile Rumbold’a 13 Ocak 1922‘de gizli bir mektup göndermiştir. Bu mektupta da “Kemalistlere karşı harekete geçme vaktinin geldiğini, Ankara hükümetine karşı kendi gücünü İngilizlerin yardımıyla kurabileceğini, bu yüzden de kendisiyle görüşmek istediğini” belirtmiştir. Aynı yıl, daha önce de belirtilen 7 Ağustos 1922 tarihli görüşme gerçekleşmiş, bütün bu planlamalar ve teklifler sonrası Sultan Vahdettin, “İngiltere’nin barış anlaşmasını kendisiyle yapmasını, Yunanların yeni topraklar almasını ve ellerindeki toprakları da kendisine vermesini, böylece Kemalist asileri kendi askeri gücüyle daha rahat biçimde manevi kişiliğini halk üstünde kullanarak temizleyebileceğini” söylemiştir. Aynı görüşmede, İngilizseverliğine örnek olabilecek biçimde, “İngiltere’nin daha önce Osmanlı’daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanını bastırdığını ve aynı şekilde Mustafa Kemal İsyanını da bastıracağını, İngiltere’nin kendisine destek olmasını ve tarihi dostluğun böylece sürmeye devam etmesini dilediğini” belirtmiştir.

Bütün bu plan içeriğinden de savaş sırasındaki çeşitli dönemlerde, Londra Barış Konferansı gibi hiç bir sonuç alınmayacağı belli olan konferansların hangi amaçlarla düzenlendiğini ya da çeşitli zamanlarda Sevres Anlaşmasının ağır koşullarının hafifletilerek neden Ankara Hükümetinin önüne konduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Sultan Vahdettin, Savaş Sırasında Mustafa Kemal’e Bir Komplo Düzenledi Mi?

Bu komplonun anlaşılması için, geçmişteki makalelerde belirtilen bazı noktaların ufak eklerle yüzeysel hatırlatılması faydalı olacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk tarafından sıkça Büyük Söylev’de de işlendiği gibi Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi adlar savaş mücadelesinin başlangıcından itibaren Kurtuluş Savaşı’na karşı düşük yoğunluklu bir muhalefet sergilemişler, İstanbul Hükümetinin aldığı kararlardan ve söylediği sözlerden en çok etkilenen kişiler olarak mecliste, Mustafa Kemal’e karşı olan muhalefetin başını çekmişlerdir. Özellikle de Rauf Orbay, bu noktada daha da ön plana çıkmış, önceki makalelerde de geçirildiği üzere manda ve himaye savunuculuğu yaparken daha Havza Genelgesi sonrası alınan kararlara dahi imza atmaktan Refet Bey ile çekinmiş, imza denemeyecek bir zoraki nokta koymuştur, aynı şekilde Refet Bey daha ilk dakikadan 13 Temmuz 1919 günü, İstanbul Hükümeti’nin Albay Selahattin Bey’i 3. Ordu Komutanlığına ataması üstüne görevini bıraktığını belirten bir telgraf çekmesi de bu şekilde ele alınmalıdır. Savaş henüz yeni yeni başlarken İstanbul Hükümetinin, Mustafa Kemal ile birlikte çalıştığı herkesçe bilinen birisini görevden alabilmesi ve ordu komutanlığına kendi subaylarını atayabilmesi, daha savaşın başında dahi Mustafa Kemal’i zor duruma düşürmektedir.

Büyük Taaruz’dan hatıra fotoğrafı çektiren Türk Askerleri.

Kazım Karabekir ise hem savaş sırasında hem de savaş sonrasında pek çok şekilde Mustafa Kemal’e muhalefetten geri durmamış, İstanbul Hükümeti ile girilen tartışmalarda ve İngilizlerin barış tekliflerine karşı verilen red cevaplarında, kazanılamayacak bir mücadelede olunduğunu hissettirecek biçimde padişah makamına olan bağlılığını vurgularken İstanbul Hükümeti dışında bir hükümet kurulmasını dahi eleştirmiştir. Hatta Meclis-i Mebusan açıldığında henüz Mustafa Kemal’in Sivas’taki Temsil Heyeti Başkanıyken, Meclis-i Mebusan’ın ülke sorunlarına çözüm bulamamasını eleştirmesi üzerine, Doğudan çektiği telgraf ile bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü dile getirirken yaşanan birleşme ve huzur için olumsuz bir tavır olarak niteleyerek ayrı bir hükümet kurulmasına karşı çıkmış, daha da ileriye giderek aynı kişiler ileride İkinci Meclis açılırken Mustafa Kemal’in kendi kurduğu meclise vekil seçilmesine dahi engel olmak istemişlerdir. Kısmen geçmişteki makalelerde ayrıntılı biçimde aktarılmış bu noktalar, ilerideki konular kapsamında daha ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

Mustafa Kemal, Büyük Söylev’inde bu durumu şu cümlelerle ifade etmiştir,

“Milli Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, milli hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde kendi fikir ve ruhlarının kavrama sınırları bittikçe bana direnmişler ve muhalefete geçmişlerdir.”

Ancak Mustafa Kemal’in bilmediği bir nokta vardır. O, tüm bu muhalefeti fikirsel yetersizliğe bağlamış olsa da tek nedenin bu olmadığı İngiliz Arşivlerinden çıkan belgelerle daha iyi anlaşılmaktadır. İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold, Mayıs 1922’de Lord Curzon’a gönderdiği bir yazıda, “Anadoludaki anti-Kemalistlerin Ankara’daki Kemalist hükümeti yıkmak için faydalı olacağını” belirtmiştir. İngilizler bu noktada, Kafkasya sınırında bekleyen ve Sakarya Meydan Muharebesine gidilen süreçte Anadoluya SSCB’den aldığı bir destekle geleceğini umarak Halk Şuraalar Fırkası’nda Bolşevik yanlısı konuşmalar yapan Enver Paşa’dan faydalanabileceğini de ummaktadır ancak asıl faydalanabileceklerini düşündükleri kişiler Ankara Meclisindeki Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi Atatürk ile yollarının ayrıldığı kesin bilinen kişilerdir.

Afyon yakınlarında, 1. Orduya mensup keşif yapan 1 Subay ve 3 Eri, Büyük Taaruz dönemi.

İngiliz Ulusal Arşivlerinde yer alan belgeler bu noktadaki boşlukları fazlasıyla doldurmaktadır. Sultan Vahdettin’i Ankara’da padişahlık makamına bağlılık duyan ve tam bağımsızlığa inanmayan anti-Kemalist vekillere ya da askerlere ulaşmak için kullanabileceğini düşünen İngilizler, 1922 yılı boyunca düşledikleri Mustafa Kemal’e olan halk desteğini geri çektirme planını uygulamaya çalışmıştır. İzzet Paşa aracılığı ile Sultan Vahdettin Rauf Orbay ve Kazım Karabekir ile iletişim kurmuştur. 23 Şubat 1922 tarihli İngiliz Gizli İstihbarat Raporuna göre, Sultan Vahdetin, Mahmut Sadık Bey aracılığıyla Kazım Karabekir Paşa’ya önemli bir mektup göndermiştir. Bu mektuptaysa, Karabekir Paşa’dan Sultan Vahdettin, İngilizlerin teklif ettiği barış koşullarının kabul edilmesi gerektiğini, hilafet makamının ne olursa olsun korunması gerektiğini, savaşın kazanılamayacağını, bu yüzden Mustafa Kemal ve Milliyetçi Hareketinin desteklenmemesi gerektiğine yönelik telkinlerine kulak vermesini istemiştir.

Sultan Vahdettin’in Meclis içinden Mustafa Kemal’i durdurmak için gösterdiği bu çaba, bu sefer İngiliz Hükümetini de heyecanlandırmıştır. Örneğin, İngiliz Dışilişkiler Bakanlığı yetkililerinden Francis Osborn, 28 Şubat 1922 tarihli raporunda, bu adımdan şu şekilde bahsetmiştir,

“Padişah, Kazım Karabekir ve Rauf Bey’i, kendisinden yana çekebilirse belki Anadolu’yu Kemal’den kurtarabilir; ama bu iki etkili ulusçunun tutumu hakkında pek az bilgimiz vardır. Bildiğimiz, ikincisinin (Rauf Bey) son günlerde Ankara’daki Bakanlar Kurulundan çekilmiş ve Mustafa Kemal’le arasının açılmış olduğudur.” 

Ayrıca, yazısının sonuna şu eklemeyi yapmıştır.

“Albay Rewlinson, her ikisinin de Kemal’e karşıt olduklarını söylüyor.”

İstanbul’un anahtarını, İngiliz İşgal Güçlerine teslim ederken Sultan Vahdettin.

10 Mart 1922 tarihli İngiliz gizli istihbarat raporuna göreyse Kazım Karabekir Paşa, savaş boyunca barış anlaşmalarını desteklerken Ankara Hükümetinin kurulmasına ya da İstanbul Hükümetine ılımlı yaklaşılmasına yönelik tüm adımlarının asıl nedeninin Mustafa Kemal’in deyimiyle “fikirsel farklılık” değil, İngiliz “işbirlikçiliği” olduğunu gösterecek biçimde, bağlılık hissettiği Sultan Vahdettin’e “Ankara Hükümeti’nin uygulamakta olduğu ‘aşırı siyaseti’ yumuşatmak için elinden geleni yapacağını” belirtmiştir. Keza daha sonraki süreçte, Sultan Vahdettin, Bulgaristan’daki Hilafet-i Kübra adlı çeşitli kuruluşlar ve Seyid Abdülkadir aracılığıyla Şeyh Said İsyanına destek olduğunda Kazım Karabekir ve partisi de isyana destek olacaktı. Kürt Milliyetçiliğiyle İslamcılığın iç içe geçtiği Şeyh Said İsyanına, Kazım Karabekir’in partisinin desteği için daha önce yazılmış “Şeyh Said İsyanı ve Musul İlişkisi” adlı makaleyi okuyabilirsiniz. Kazım Karabekir, Sultan Vahdettin’e verdiği yazılı söz sonrası da Rauf Bey, Refet Bey ve Selahattin Bey gibilerin başını çektiği Milliyetçi Kemalist Hükümet karşıtı Hilafetçi ve Ilımlı muhalif grubu desteklemeye başlamıştır.

Kazım Karabekir’in Sultan Vahdettin’e verdiği sözü tutması sonrası, Francis Osborne, 1 Nisan 1922 günü İngiliz Dışişlerine şu değerlendirmeyi yapmıştır.

“Bu grup, Kemal’e karşı müthiş bir muhalefet oluşturacaktır.”

Bütün bu muhalefet ise sonuç vermekte gecikmemiş ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı tehlikeye atmıştır. Mayıs 1922‘de Büyük Taaruz için yapılmakta olan hazırlıklar sırasında, “Türk ordusu savaşmayı unuttu”, “Türk ordusu taaruz bilmiyor”, “Taaruz edemeyeceğiz, Mustafa Kemal meclis yetkilerini kendisine geçirmek istiyor” gibi iftiralar sonucu Mustafa Kemal’in Başkumandanlık süresinin uzatılması reddedilmiştir. Üstüne ordu başsız bırakıldığı gibi Mustafa Kemal’den meclis yetkisi olmadığı halde ordu planlarını istemiş, savaş tarihi gibi önemli bilgileri talep etmiştir. Bu bilgilerin düşmanın kulağına gitmekte gecikmeyeceği de Mustafa Kemal tarafından Büyük Söylev’de de belirtilmiştir. Mustafa Kemal, kendi askerleri aracılığı ile halka yaptığı açıklamalarla çeşitli eylemler düzenletmiş ve mecliste yaptığı konuşmayla İngilizlerin ümitlendiği ve Sultan Vahdettin aracılığı ile daha da örgütlü hale getirdiği muhalefet bastırılmış, “Bırakmam, Bırakamam, Bırakmayacağım” diyerek Kurtuluş Savaşı’nın kaderinin kendi kaderi olduğunu belirten Mustafa Kemal yeniden Başkumandan seçilmiştir.

Büyük Taaruzu, Kocatepe’den yönettiği sırada Mustafa Kemal.

Ancak, ilerleyen süreçte, 30 Ağustos Zaferini tehlikeye atabilecek çeşitli gelişmeler yaşanmaya devam etmiş, Temmuz 1922’de Mustafa Kemal’e rağmen meclis Rauf Bey’i Bakanlar Kurulu Başkanlığına seçmiştir. Mustafa Kemal’in Meclis Başkanı olarak kendisiyle uyumlu çalışacak bakanlık adaylarını belirleme yetkisi de elinden alınarak İstanbul Hükümeti ve haliyle İngilizler ile daha ılımlı bir ilişkiye sahip kişilerin hükümette görev almasına yol açılmıştır.

Doğan Avcıoğlu, bu durumu şu şekilde özetlemiştir.

“Atatürk’ün, Milli Mücadele’yi birlikte başlattığı arkadaşları ve meclis çoğunluğu, Büyük Taarruz öncesi günlerde İngiltere ve Vahdettin’i umutlandıran böyle bir aymazlık içindedirler.” 

Sultan Vahdettin Hain Mi yazı serisinin 5. Makalesi, burada bitmektedir. Bir sonraki makale özellikle Kazım Karabekir ve Sultan Vahdettin arasındaki ilişkiye de değinecek biçimde Sultan Vahdettin’in Britanya İmparatorluğu için yürüttüğü istihbarat faaliyetleri olacaktır.

Sultan Vahdettin Hain Mi yazı serisinin ilk makalesi “Sultan Vahdettin‘in Çocukluğu ve Kişiliği” adıyla bulunabilir. (Söz konusu yazı, bu dizinin başında yer almaktadır.)

Kaynak Alınan Kitaplar:

Yunus Nadi Bey, Kurtuluş Savaşı Anıları

Sinan Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları

Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerle Mustafa Kemal, (FO, 37117853/E, 320, FO, 37177882/E 2219, FO, 371/7859/E 3493, FO,371/5055/E  şifreli gizli belgelerin kaynağıdır.)

Yusuf Hikmet Bayur, Türk Devrim Tarihi

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele

Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber

Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi

Atatürk’ün Bütün Eserleri

6. Kısım Yazısı


Sultan Vahdettin Hain Mi? – İngilizler İçin Ajanlık Yaptı Mı?

Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin Han hakkında şu ana kadar “Çocukluğu ve Kişiliği”, “Mondoros Ateşkes Anlaşması ve Damat Ferit”, “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”, “İngilizlerle Yapılan Gizli Anlaşmalar”, “Kurtuluş Savaşı’nda Vahdettin ve Atatürk İlişkileri” olmak üzere toplamda 5 makale yazılmıştır. (Adı geçen yazıların tamamı, içinde bulunduğunuz sayfadadır.) Bu makalelerden ilkinde kendisinin kişiliğini oluşturan olayların nedenleri ve siyasi etkileri ifade edilmiş, ardından tahta çıktığı dönemde kendisinin düşünme biçimi bu bağlamda ele alınmıştır. 1918-1922 arasındaki pek çok olgu ve olay, hatıralardan, telgraflardan, mektuplardan ve dönemin yaşayan bürokratlarının notlarından, basın kuruluşlarının manşetlerinden ve yazılarından faydalanılarak aktarılmıştır. Sultan Vahdettin Han Makale Serisindeki son makalede, Mustafa Kemal ile olan ilişkisine değinilmiş ve kendisinin TBMM içindeki nüfuzuna da vurgu yapılarak İngilizlerle olan iletişimi de bu bağlamda aktarılmıştır.  Makale serisinin 6. sayısında işlenecek konu ise Sultan Vahdettin Han hakkında daha önce yazılmış makalelerin kısmen eksik bıraktığı aralıkları dolduracak ve kendisiyle İngilizler arasındaki ilişkilerin bariz olan yanlarını, az bilinen olayların aktarılmasıyla daha da belirgin hale getirecektir.

Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in Belgelerini Sultan Vahdettin Çaldı Mı?

Daha önceki makalelerde, Britanya İmparatorluğu’nun ve müttefiklerinin “Türkleri savaşmaktan başka bir şey istemeyen barbarlar” olarak gösterme çabası, savaş sırasında “Türkleri azınlıkları öldürmekle suçlayan” propagandaları kapsamında aktarılmıştır. Aynı şekilde, savaş sırasında Türklerin yer yer elde ettikleri başarılar, İstanbul Hükümeti ve Padişah üstündeki baskıyı arttırırken İngilizlerin, Yunanistan Krallığı’na olan desteğini de şiddetlendirmiş ve bir yandan da toplanan TBMM’yi dağıtmak için “kazanamayacakları bir zafere” karşılık “yumuşatılmış barış” rüyaları sunmak, İngilizlerin Ön Asya’daki Türk Milliyetçilerini bastırmak için kullandıkları politikalardan birisi olmuştur.

Sultan Ahmet Meydanında yapılan miting.

Bu bağlamda, I. İnönü Savaşı sonrası, 21 Şubat 1921 tarihinde, İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar, Londra’da bir konferans toplanmasını kararlaştırmış ancak TBMM’yi tanımadıkları için doğruca İstanbul Hükümeti’ni çağırmıştır. TBMM ve Başkanı Mustafa Kemal için ise sadece bir delege gönderme ya da Mustafa Kemal’in bizzat katılması seçenekleri sunulmuştur. Buradaki amaç ise İngiliz İmparatorluğunun kendisini “barışçıl” olarak gösterirken, konferansa katılmayacağı tahmin edilen Türk tarafının “savaş meraklısı” olarak ilan edilmesidir ancak politikayı ve dış siyaseti iyi bilen Mustafa Kemal, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’i Londra Konferansı’na gönderme kararı alarak bu durumun önüne geçtiği gibi Batı Kamuoyu’na Türklerin sesini duyurmak için de bir fırsat edinmiştir.

Bu eksende, TBMM’nin gönderme kararı aldığı Yusuf Kemal (Tengirşek), Londra’ya gitmeden önce İstanbul’a gelerek Padişah ile görüşecektir. TBMM’deki diriltilmeye çalışılan ve ağır ağır dahi olsa zafere olan inancını toplayan vekillerin desteği ile Londra görüşmelerine Milliyetçilerin sesi olarak gönderilen Yusuf Kemal Bey, 23 Şubat 1921 tarihinde Sultan Vahdettin Han ile görüşmüş ancak görüşme sırasında kendi deyimiyle de Sultan Vahdettin tarafından beklediği tepkiyi alamamıştır. Bunun sonucunun bir diğer göstergesi ise TBMM’nin gönderilecek heyetteki yapılmasını istediği düzenlemeleri kabul etmeyip Tevfik Paşa ve Ahmet İzzet Paşa Başkanlığındaki bir heyeti göndermesidir. Ancak Sultan Vahdettin Han’ın bu süreçte yaptıkları bununla da sınırlı değildir, Yusuf Kemal Bey’in katibi Kemal Bey’in evine gönderdiği gizmenleriyle (ajanlarıyla) yanlarında getirdikleri valizi açtırmış ve içlerindeki belgeleri kopyalamak için fotoğraflattırarak bir mabeyincisiyle İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’a ulaştırmıştır.

Söz konusu belgeler arasında, Hristiyan azınlıkların durumuyla ilgili belgeler de bulunmaktadır ki buradaki temel amaç Rum, Ermeni, Gürcü ve Kürt azınlıkların gerçekleştirdikleri isyancı etkinlikleri Batı Kamuoyuna göstererek, Milliyetçileri kan meraklısı savaşçılar olarak gösteren propagandanın etkisini kırmaktır. Bununla birlikte, İsmet Paşa’nın Batı Cephesi Komutanı iken Yusuf Kemal Bey‘e gönderdiği bir mektup ile Yusuf Kemal Bey’in heyetine rehberlik edecek yönergeler ve çeşitli küçük İslam devletleri ve hareketleri ile olan haberleşmeler de böylece bir müzakere savaşı öncesi Britanya İmparatorluğu’nun diplomatlarının eline geçmiş bulunmaktadır.

İstanbul’dan işgal manzaraları.

İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, Sultan Vahdettin Han’dan aldığı tüm belgeleri, 7 Mart 1922’de yani 23 Şubat görüşmesinden günler sonra İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na ulaştırmıştır. Ele geçirilen belgeler, bakanlığın diplomatlarınca yapılacak tartışmalara yönelik argümanlar ve yeni belgeler hazırlanmasını sağladığı gibi daha önceki makalelerde adı geçirilmiş olan Francis Osborne, şu dipçeyi yaşanan olayla ilgili tarihe geçmiştir.

“Padişah, Yusuf Kemal’in valizinden çalınan belgelerin suretlerini bize göndermekle (İstanbul’la Ankara arasındaki ilişkilerin durumunu) en iyi biçimde gösteriyor.”

Böylece hem Francis Osborne hem de Sir Horace Rumbold tarafından, Sultan Vahdettin’in, Milliyetçilerin ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak için mücadele verdiği bir sırada, dünya kamuoyuna seslerini duyurmak için gönderdikleri belgeleri çaldığı ve İngilizlere ulaştırdığı doğrulanmaktadır. Salahi Sonyel, bu durum ile ilgili kaynak alınan kitabında şu cümleleri kurmuştur.

 “Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, bunları gerçekten çaldırarak Türkiye’yi işgalinde tutan düşman bir ulusun diplomatik temsilcisine gönderdiyse, ulusal akıma ve yurdu kurtarma çalışmalarına ihanet etmekle suçlanabilir.”

16 Mart 1920 İstanbul’un İşgali ve Manastırlı Hamdi Bey adlı makalemizde anlattığımız süreçteki curcuna içerisinde, daha önceki makalelerde de belirtildiği üzere, İstanbul Mebuslar Meclisi’nin bazı üyeleri, Sultan Vahdettin’in durumdan haberi olup olmadığını görmek ya da onu uyarmak için gittiği belirtilmiştir. Daha geniş bir biçimde, Rauf Orbay dışındaki üyelerle de konunun yeniden hatırlatılması, Sultan Vahdettin’in bu davranışının hem nedenlerini hem de bu davranışındaki gönüllülüğü bir kez daha yansıtacaktır.

16 Mart 1920 günü, Yalvaçlı Ömer Vehbi Hoca, Balıkesirli Müderris Abdülaziz Mecdi Efendi, Rauf Orbay ve Celaleddin Arif Sultan Vahdettin ile bir görüşme yapmış ve durumun aslını öğrenmek istemiştir, Misak-ı Milli Kararlarına gelen bu işgal tepkisinin daha önceki makalelerde, siyasi yanları aktarılmıştır, burada ise daha geniş bir biçimde psikolojik yanları irdelenmektedir.

İstanbul’dan işgal fotoğrafı…

Rauf Bey, Abdülaziz Mecdi Efendi, Ömer Vehbi Hoca arasındaki diyalog, kendi anılarından tutarlı biçimde aktarıldığı üzere şu şekildedir:

Vahdettin:

“Ecnebiler, her şeyi yapabilecek vaziyettedirler. Meclis-i Mebusan müzakerelerinde sözlerinize fazlaca dikkat etmelisiniz.”

Vehbi Hoca:

“Şevketmeab! Millet azimlidir; vatanını da sizi de kurtaracaktır.”

Vahdettin, “Hoca, Hoca! Sözlerinize dikkat ediniz! Fiili hadiseler meydandadır. Akıl için yol birdir. Bu adamlar isterlerse yarın Ankara’ya girerler.”

Abdülaziz Mecdi:

“(Sarayın penceresinden gözüken düşman donanmasını göstererek) Bu kafirlerin kudreti şu denizdeki topların menzili içindedir. Millet demir gibidir! Onu yıkamayacaklardır. Padişahım, müsterih olunuz! Millet sonuna kadar mücadele edecektir.”

Rauf Bey:

“Hoca Efendiler, Zat-ı şahanelerine hakikati arz ediyorlar, Padişahım! Millet sınırları içinde bağımsızlığını ve makamınız kurtarmaya azmetti! Millet sizden bir anlaşmaya imza koymamanızı istirham ediyor! Aksi taktirde akıbet çok tehlikeli görünüyor. Siz mahzur durumda olduğunuz için imza etmeye mecburiyetiniz de yoktur.”

Rauf Bey’in son sözlerine sinirlenen Sultan Vahdettin, daha önce de belirtildiği üzere şu sözleri söylemiştir.

“Bir millet var koyun sürüsü… Bir çoban lazım, o da benim!”

Ardından, Ömer Vehbi Hoca, şu cümleler ile hayatta oldukları süre içerisinde de bu konuşmaları asla yalanlamamış ve olduğu gibi tutarlıca çeşitli yerlerde aktarmış olarak cevap vermiştir.

“Bu adam nefsini ıslah etmezse akıbeti fenadır! Allah büyüktür! Bu millet kurtarıcısını bulacaktır! Milleti koyun sürüsü olarak adlandırmak Allah’ın rızasına aykırıdır. Yaşarsak çok şeyler göreceğiz.”

Kurtuluş Savaşından bir canlandırım…

Sultan Vahdettin’in Milliyetçileri Kötüleyen ve İngilizleri Destekleyen Meşhur Beyanı

Daha önceki Mustafa Kemal ile Sultan Vahdettin Arasındaki Kurtuluş Savaşı Sırasındaki İlişkiler adlı makalede, Kazım Karabekir Paşa’nın Sultan Vahdettin, Rauf Bey bazı diğer Meclis-i Mebusan üyeleriyle haberleşerek Mustafa Kemal’in Başkomutan seçilmesine engel olma çabası, Britanya İmparatorluğu’nun diplomatlarının haberleşmelerine de dayanılarak aktarılmıştır. Bu noktada ise Kazım Karabekir’in sadece bu meselede değil, daha önce de Sultan Vahdettin’in zararlı beyanlarını desteklemesi ayrı bir öneme sahip olup Kurtuluş Savaşı’nın iç dengesini ve çatışmalarını daha iyi göstermektedir.

Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin Han, Türk Kurtuluş Savaşı’nı desteklemek şöyle dursun her zaman için baltalamıştır. Bu baltalamalardan birisi de 20 Eylül 1919 tarihinde yayımladığı bir bildiridir. Bu bildiride, Sultan Vahdettin’in en can alıcı cümleleri ise şunlardır;

Milletin her ferdinden bu günkü durumun nezaketini takdir ederek sessizlik ve soğukkanlılığını korumasını, kanunların hükümlerine ve hükümetin emirlerine uymasını, düzen ve asayişi bozacak hareketlerden sakınmasını”

“Büyük devletlerin adalet ve insaf duyguları ile gerçekleri gittikçe anlayan Avrupa ve Amerika kamuoyunun yumuşaması da bu umudumu belgelendirmektedir.”

İstanbul Vahdettin’in Beyannamesini Nasıl Yorumladı?

Sultan Vahdettin’in bu teslimiyetçi iletisinin ulusta yarattığı ağır tepki, Sivas Kongresinden 9 gün sonraya rastlamış ve millet için çabalayan insanların meşruluğuna gölge düşürmüştür. İstanbul’daki Milliyetçi ve Mandacı-İngilizci basın arasındaki savaşlarda da günümüzdeki kıvırmaları aratmayacak bazı manşetler görünmüştür. Örneğin; “Osmanlı Padişahı Sultan Mehmet Han-ı Sadis Hazretleri”nin “Beyanı Hümayunları” denilerek sunulan haberlerde, Peyam Gazetesinden meşhur Ali Kemal; “Padişahımız adalette yekta olduğunu dünkü beyannamesi ile bir kere daha gösterdi” denirken şeriatçı ve saltanatçı Vakit Gazetesi ise “Zatı Şahane umum milletin intizam ve asayişi bozucu hareketten kaçınmasını, hükümetin emirlerine uyulmasını emrediyor” demekteydi. Tasvir-i Efkar Gazetesi de bildiriyi desteklemiş, Akşam Gazetesinden ise Necmettin Sadık ise bildiri hakkında destekleyici bir yorumunu sunmuştu. Hatta, İzmir işgali ile yaşanan heyecandan doğan bu hareketlerin geçici ve zarar verici olduğu vurgulanmıştı. İstiklal Gazetesinden Rauf Ahmet ise şöyle diyordu;

“Ümit ve endişe içinde bekliyorduk. Beyanname-i Hümayun’u kemali hürmetle ve huşu içinde okuduk. Fevkalade tedbirlere çare bulmak lazım geldiği unutulmamalıdır” 

Kurtuluş Savaşı, Fikirtepe…

İkdam Gazetesi de benzer biçimde desteklerini sunmuştu. Kurtuluş Savaşı başlayalı henüz sadece 4 ay geçmişti, peki böyle bir bildiri neden yayınlanmıştı? Önceki makalelerden de hatırlanması gerektiği gibi Mustafa Kemal Paşa, Damat Ferit Paşa Hükümetine karşıt olarak İstanbul ile Anadolu arasındaki iletişimi koparmıştı. Bu nedenle de Sultan Vahdettin, bu iletişim ablukasının abartı ve gereksiz olduğunu anlatan bildirisiyle, Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal’i zor duruma düşürmek istemiş ancak her şeyde olduğu gibi “zor” bunu da çözmüştü. Bildiriden 10 gün sonra, 30 Eylül 1919 günü Damat Ferit Paşa istifa etmişti, 1920 yılının İlkbaharındaki işgal harekatına kadar da Sadrazam olamayacaktı. Milliyetçileri durdurmak ve engellemek için daha farklı yollar izlenmeye böylece başlanmıştı.

Peki, herkesin kendisine göre yorumladığı ve farklı şeyler anladığı ancak sonunda desteklediği bu teslimiyetçi ve işbirlikçi beyanname hakkında Kazım Karabekir ne düşünüyordu?

20 Eylül 1919 Beyannamesi ve Kazım Karabekir

Sultan Vahdettin’in “adalet”, “insaf”, “vicdan” sözcükleriyle dolu ve halka işgallere, zulümlere sabretmesini söyleyen bu uyuşturucu beyanname hakkında Kazım Karabekir, daha dört ay önce desteklediği Paşasına sırtını dönmüş ve Kurtuluş Savaşı boyunca yaptığı gibi bazen gizliden, bazen açıktan Saltanat-Hilafet ekseninde, İstiklalcilere karşı tavır almıştır.

Karabekir, 21 Eylül 1919 günü, yani Damat Ferit’in istifasından 9 gün önce ve Sivas Kongresi kararlarının alımından 10 gün sonra, bağlı bulunduğu Trabzon Mevki Komutanı’na bir telgraf çekmiş, “Şevketli Halifenin, Sultanın” teslimiyetçi beyannamesini öve öve bitirememiştir.

 

“Trabzon Mevki Komutanı’na, Şevketli Padişahımız Hazretlerinin ulusuna karşı yayımladıkları kutlu bildirilerin hemen görevlilere ve halka ulaştırılması gereklidir. Böylece şimdiki hain hükümetin melek yüzlü Padişahımız efendimizi ne denli küstahça ve gözü peklikle aldatmakta olduklarını anlayamayanlar kaldıysa hepsi anlasınlar. Ulusu ve ülkesi için kutlu yüreğinin ne denli büyük bir sevgi ve esirgeyicilikle dolu olduğunu gösteren bu bildiride en açık olarak göze çarpan şey, hükümetin haince gidişi üzerine ulusun halifelik katına sunduğu yakınma yazılarının daha Padişaha bildirilmemiş olmasıdır. Çünkü ulusa ve yurda karşı çektikleri hainlik hançerini bilmiş olsalardı, bu hainleri bir dakika bile yerlerinde tutmayacaklarına, kutlu bildirideki yürekten gelen anlatım en büyük tanıktır. Bu hainler bu gerçeği bildikleri için halife efendimizi doğrudan doğruya ulusla karşı karşıya getirmiyorlar. Bunun için ulusa düşen ödev, şanlı Padişaha sonsuz sevgi ve bağlılığını durmadan göstermek ve sunmakla birlikte, bütün ulusun ve ordunun birlik olarak Padişahın söz götürmez haklarını, ulusun ve ülkenin varlığını kurtarmaya çalıştıkları, ama bu hain hükümetin yasal ve gönülden bağlılığı anlatan bu davranışı Padişahımız efendimizden gizledikleri, üstelik büsbütün ters bir biçimde gösterdikleri gerçeğini dün karar verildiği üzere halifelik katına aracısız bildirmektir. Erzurum halkının bu yolda yazacakları telin bir örneği oraya bildirilecektir.”

15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir

Yaşanan acıların ve tüm bu haberleşmelerin esnasında, askerlerimizi gösteren bu fotoğrafların değeri bilinmeli…

Mustafa Kemal Paşa, söz konusu bildirinin Kurtuluş Savaşı’nın fikirlerine ve arzularına karşıt olduğunu bildiği için, Sultan tarafından yazılmadığını, onun bu durumdan haberdar dahi olmadığını söyleyerek özünde Sultan’ın hain olduğunun zamanla anlaşılacağı sürece katkıda bulunurken, bildiriyi de bir İngiliz yapıtı olarak niteliyordu.

Kazım Paşa ise bildiriyi kutlu, yürekten anlatımlı, inanılacak ve milleti düşünen, sevdalı bir yapıt olarak niteliyor, ne olursa olsun İstanbul ile bağların koparılmamasını istiyordu. Üstelik, nitelemekle kalmamış bildirinin yayılması için her şeyi yaparak, İngiliz destekli Hilafet-Saltanat makamını işgal eden zat için karşı propagandaya katılmıştır.

Aynı Karabekir, Heyet-i Temsiliye’nin ülkenin batısına geçmemesi gerektiğini belirtmiş, Kuva-i Milliye gibi bugün dahi genç nesillerin göğsünü kabartan milli heyecanları ve mücadeleyi en üstün biçimde yansıtan şanlı örgütlenmeleri kötülemiş, dağıtılmasını talep etmiştir. Ona göre her şey İstanbul’un denetimindeydi ve işgaller de geçiciydi. Keza bu Padişah-severlik sonra da filizlenecek, cumhuriyetin ilanına karşı çıkacak, Vahdettin tarafından desteklenen Şeyh Sait İsyanı’na da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının yöneticileri ile destek olacak, hatta İzmir Suikasti‘ndeki Mebuslardan Ziya Hurşit, Abdülkadir ya da tertipçilerden Sarı Edip Efe gibi sanıklar, kendisinin bu durumdan haberdar olduğunu ve Mustafa Kemal’in öldürülmesi ile Karabekir’in Cumhurbaşkanı yapılacağını söylemişlerdir.

Karabekir, Kemal Paşaya da bir telgraf çekerek, söz konusu bildiriyi öve öve bitirememiştir.

“Bu konuda düşünceleriniz var mı? Bu kutlu bildiri, ulusun padişahına gerçeği bildirmesine yeniden elverişli bir durum yaratmıştır ki, Erzurum halkı hükümetin bütün cinayetlerini sayarak, yeniden padişaha dileklerini bildirecektir. Bunun örneğini ya çekilmek üzere ya da bilgi için sayın kurulunuza sunacağım”

Sultan Vahdettin’in halk üstündeki etkisini arttırmak ve Milliyetçileri zayıflatmak için yayımladığı bu bildiriye karşı Mustafa Kemal de kendisine bir bildiri yayımlayarak, İstanbul üzerindeki etkisini arttırmasını sağlayacak “Damat Ferit’i” istifa ettirecek tavrını ve kararlılığını göstermiş, kendisine yapılan baskıları savuşturmuştur.

Hüsrev Gerede, Hilafet Ordusu Generali Süleyman Şefik Paşa’nın Damadı ve Atatürk’ün Samsun’da yanında bulunan 18 kişiden birisidir.

“Tarihte şimdiye kadar işlenmiş olan ihanetlerin hiçbirisiyle kıyaslanmayacak bir ihanetle halkı birbirinin aleyhinde kışkırtan ve milleti yabancıların ihtiraslarına feda eden bu kabinenin, milletin istememesine rağmen hala yerinde kalması büyük felaketleri davet etmektedir… Onun için hemen Ferit Paşa kabinesi yerine halkın güvenine layık bir hükümetin kurulmasını bütün millet adına padişahımızdan niyaz ve istirham ederiz.”

Bunun üzerine, Damat Ferit bir süre daha bekletilmiş ancak kararlılık sürünce ve Kazım Paşa benzeri İstanbul bağıtlı kişiliklerin muhalefeti de yetmeyince istifa etmiştir. Fakat çok geçmeden defalarca kez olmak üzere yeniden Sultan Vahdettin tarafından iktidara getirilmiştir.

Sultan Vahdettin’in Türk Ordusunu Zayıflatma ve Etkisizleştirme Denemeleri Nelerdir?

30 Ekim 1918 Mondoros Ateşkes Anlaşmasının hemen ertesinde, Sultan Vahdettin, İngilizleri hoşnut etmek için Türk Ordusunun 10/9’unu terhis etmiştir. Ali İhsan, Yakup Şevki Paşalar gibi pek çok önemli şahsiyetin Bekirağa Zindanlarından sonra Malta’ya sürgün edilmesini onaylamıştır. Kuva-i Milliye’ye yardım ve yataklık eden Cevat Paşa, Cemal Paşa gibi şahsiyetleri de görevden aldırmış, Milliyetçilerin idamı için Kürt Nemrut Paşa Mahkemelerini kurdurmuş, Süleyman Şefik Paşa vasıtasıyla da milliyetçi subayların rütbelerini söktürmüştür. Hatırlanması gerekir ki 1-7 Kasım arasında, Adana’da Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olan Mustafa Kemal Paşa, Ahmet İzzet Paşa’ya çektiği telgraflarla bu duruma karşı çıkmış, emirlere itaat etmeyerek de silahlarını İngilizlere vermemiş, askerlerini memleketlerine göndermemiş, ileride Güney Cephesinde kullanılacak olan askeri birlikleri ve teçhizatı direniş hücreleri ve gizli depolar biçiminde örgütlemiştir.

Yazıda bahsi geçen Londra Konferansından bir görüntü.

Sultan Vahdettin, 25. Kolordu Komutanlığı ve İstanbul Muhafızlığı ile Askeri Nigehban Cemiyeti gibi çeşitli ordular da kurdurmuştur. Bu orduların görevi ise İstanbul’da İngilizlerin ve diğer yabancıların güvenliğini sağlamak, Padişahı korumak ve milliyetçileri tutuklamaktır. Hatta, 15 Mayıs 1920 İzmir İşgali sonrası yaşanan süreçteki tüm milliyetçi tepkileri, kötülemiş ve ordunun bunlara asla alet olmamasını talep etmişlerdir.

25. Kolordu ve İstanbul Muhafızlığı ile Askeri Nigehban Cemiyeti dışındaki en önemli İngiliz kuklası ordu ise adı “Hilafet Ordusu’na” çıkmış olan Kuvva-i İnzibatiye’dir. Aynı süreç içerisinde, okul kitaplarından Rumbeyoğlu Mehmet tarafından Türk sözcüğü çıkartılmış, Şeyhülislam Mustafa Sabri tarafından Kuvvacılar kafir ilan edilirken, ordunun asıl işinin şu zor zamanlarda “oruç tutmak” olduğu belirtilmiştir.

Adı 20 Eylül 1919 tarihli beyanname ile geçirilen Ali Kemal ise ordunun görevinin oruç tutmak olduğunu söyleyen M. Sabri’den üç ay sonra, ordunun görevi namaz tutmak, dua etmek ve padişaha bağlı kalmaktan başka bir şey değildir demiştir. İstanbul Müftüsü Dürrizade, 11 Nisan 1920 tarihli bildirisinde ise Kuvvacı Paşaların katlinin caiz olduğunu, bu uğurda ölenlerin şehit, yaralananların gazi olacağını söylemiştir. Hatta, Mustafa Kemal dahil tüm Millici Subayların rütbeleri sökülmüş, nişanları, madalyaları alınmış, idama mahkum edilmiş, bu idamlara ise onları destekleyen Rıfat Börekçi gibi çeşitli din adamları da dahil edilmiştir.

Yazının anısına adandığı Yahya Kaptan’ın bir fotoğrafıdır.

Adı gazetelerle geçirilmiş Ali Kemal ise İçişleri Bakanı olduğu süre içerisinde, 26 Haziran 1919’daki bildirisiyle, valilerin ve komutanların, mutasarrıfların ve müftülerin İstanbul Hükumetinin emrine uymaması durumunda ağırca cezalandırılacağını söylemiştir. Kemal Paşa’nın zorla asker topladığı yalanlarıyla da Anadoluya gönderdiği çeşitli kurullarla orduyu baskı altına almak istemiş, geri gelen paşalara ise ödüller vaat etmiştir.

Hilafet Ordusu, Kuvayı İnzibatiye ve Sultan Vahdettin’in İngilizlere Yaranma Çabası

İstanbul Müftüsü Dürrizade’nin Kuvvacı Paşaları öldürmek caizdir fetvasından 7 gün sonra yani 18 Nisan 1920 tarihinde,  Hilafet Ordusu, Sultan Vahdettin ve gene onun onayıyla Sadrazam olan Damat Ferit Paşa tarafından kurulmuştur. Bu ordunun temel amacı bir İsyan Hareketi olarak gördükleri, Türk Milliyetçilerinin Kurtuluş Savaşı’nı baltalamaktır.

Mondoros Ateşkes Anlaşmasına göre Türk Ordusunun tüm silahları alınmış ve askerleri terhis edilmişken böyle bir ordunun kurulmasının ancak İngilizlerin desteği ile mümkün olacağı da aşikardır. Keza, İstanbul’daki tüm silah depoları İngilizlerin elinde olduğu gibi Mondoros’a göre herhangi bir silahlı teşkilatı oluşturmak, Osmanlı Sultanı için yasaklanmıştır.

Bu mantıklı kanıtlamanın dışında, somut deliller de tarihçilerin elinde bulunmaktadır. Örneğin, Damat Ferit Paşa, Kuvayı İnzibatiye için, 600 tüfek, 30.000 piyade fişeği ve 800.000 makineli tüfek cephanesi verilmesi için İngiliz Yüksek Komiserliğinden ve Başkumandanlığından bir onay belgesi almıştır. Ayrıca, Sapanca bölgesindeki saldırısı başarısız olunca geri püskürtülen Hilafet Ordusu, 14 Haziran 1920 tarihinde, 242. İngiliz Tugayının siperlerinden, tabyalarından ve tel örgülerinden faydalanarak geri çekilmiştir.

Kuva-ı İnzibatiye için toplamda 1.25.850 lira ödenek ayrılmış, fakir halk yüksek maaşlar ile bu ordunun cazibesine çekilmek istenmiştir. Erlere 30, çavuşlara 35, başçavuşlara 40, teğmenlere 60, üsteğmenlere 70, yüzbaşılara 80, kıdemli yüzbaşılara 90, tabur komutanlarına 100, alay komutanlarına 150 lira aylık verilmiştir. Ordu Komutanı olarak ise Milliyetçi subayları sindirmek noktasında adı daha önce geçirilmiş Süleyman Şefik Paşa seçilmiştir. TBMM’deki milletvekillerinin dahi maaşlarının yarısını Türk askerlerinin iaşesine ayırmak zorunda olduğu, subayların aylarca maaş alamadığı bir durumdayken, 12.000 kişilik Hilafet Ordusunun 3 Piyade Alayı, 1 Topçu Taburu biçiminde ve zenginlik ile oluşturulması, ayrıca dikkat çekmektedir. Anadoludaki kardeşlerine kurşun sıkmaya gelen bu insanlar, para tarafından çekildikleri gibi İstanbul Müftüsü Dürrizade’nin kuvvacıları öldürmek sevaptır biçimindeki fetvalarından da aynı biçimde etkilenmiştir, bu ordunun en büyük eksiği ise “paralı bir ordu” olması ve “gönüllülük esasına” dayanmamasıdır.

Kuva-yı Milliyecilerin bir fotoğrafı. Tinleri uçmağ olsun.

Süleyman Şefik Paşa, aynı zamanda Ali Kemal tarafından Anadoluya, Milliyetçi hareketleri etkisizleştirmek için gönderilen heyetlerin bazılarında da görev yapmıştır. 5 Ağustos 1919 günü Konya’dan çektiği telgrafta, Milliyetçilerin çok güçlü olmadığını ve kendisine yetki verilirse, bu isyan hareketini bitirebileceğini belirtmiştir. Bunun üzerine 14 Ağustos 1919 günü Harbiye Nazırı yapılmıştır. İstanbul’da pek çok milliyetçi subayın var olduğu yönündeki iddiaların izini sürmüş ve İstanbul Muhafızlığı, Genelkurmay İkinci Başkanlığı, Harbiye Nezareti Müsteşarlığında pek çok subayı kovdurmuş, hapsettirmiş, yerlerine ise İngiliz taraftarı kişileri getirmiştir. Bu subaylardan birisi ise İsmet Paşa’nın ta kendisidir!

Mülki amirlere, İsyancılara karşı her türlü yardımın yapılması gerektiğini belirtmiş ve 19 Ağustos 1919 günü de Sultan Vahdettin tarafından aldığı tüm kararlar onaylanmıştır, ayrıca ordu müfettişlerinin sivil idarecilere olan emir verme yetkisini kaldırmak da aldığı kararlar arasındadır. Aynı zamanda Trakya’da mücadele eden Cafer Tayyar Paşa’ya yazdığı emirde ise savunma yaparak İngilizleri kızdıran her ordu mensubunu sertçe tenkit etmiş, İzmir İşgali sonrası aynı davranışı gösteren Askeri Nigehban Cemiyeti ile aynı biçimde davranmıştır.

Hilafet Ordusunun karargahı olarak kullanılan Yavuz Zırhlısı, daha sonra modernize edilerek kullanılmaya devam edilmiştir.

Kuvayı İnzibatiye’nin ilk alayı 29 Nisan 1919 günü İzmit’e geçmiş iken ikinci alayı da Yavuz Zırhlısı ile İzmit’e geçerek kurulan karargah çevresinde konuşlanmıştır. Diğer alaylarla Süleyman Şefik Paşa’nın gelmesiyle harekat için hazırlıklar tam olsa dahi başarılarıyla İzmit Mutasarrıflığına atanan Binbaşı Ahmet Anzavur’a gelen “bu orduyu destekle…” biçimindeki telgraf komut kademesini şaşırtmıştır. Yavuz Zırhlısına gelen Ahmet Anzavur, çeşitli emirler verme yetkisini kendisinde görmüş ve İstanbul Hükümeti tarafından da önceden kanıtladığı değeri gereği bu duruma ses çıkarılmamıştır. Bunun üstüne Süleyman Şefik Paşa istifa etmiş, yerine Suphi Paşa getirilmiştir. Bu sıradaysa 2000 kişilik bir askeri güç ile 10 Mayıs’ta Adapazarı, 13 Mayıs’ta Kadırga, Hilafetçiler tarafından ele geçirilmiştir. Aynı zamanda, 13 Nisan 1920 günü başlayan ve Anzavur Ahmet’in yönettiği Bolu-Düzce İsyanı da aynı bölgede sürmektedir. 14 Mayıs’ta ise Gevye’ye saldırılmış, Anzavur ise aynı zamanda İstanbul’dan maddi destek istemiştir.

Her iki düşman birliğinin de amacı, Ankara’ya Eskişehir yolunu ele geçirerek ilerlemektir. 17 Mayıs’ta ise Gevye’ye saldırılmış, boğazı geçerek söz konusu istikamette ilerleme kaydedilmek istenmiştir. Bu bölgeyi savunan Ali Fuat Paşa ise Anzavur Ahmet’in saldırıları ile şaşkına dönmüştür keza kendisi beklemediği bir bölge olan İkramiye yönünden bir harekata geçmiştir. 30 Piyadeye karşı 300 Süvarinin savaşa tutuştuğu bu noktada, Ali Fuat Paşa’nın aldığı kararlar hayati önem taşımıştır.

Hilafet Ordusunun Dağıtılmasıyla Hilafetin Kaldırılışı arasındaki bağlantı da unutulmamalıdır.

Bu saldırıyı anılarında ayrıntılı biçimde aktaran Ali Fuat Paşa’nın yaveri İdris Çora, ambardan çıkarılan bir makineli tüfeği kullanarak Anzavur ve Kuva-i İnzibatiye güçlerinin demiryolu istasyonuna girmesini yarım saat geciktirmiştir. İki saat süren 30 kişilik direniş sonunda Demirci Efe’nin atlı zeybekleri ve Yüzbaşı Mesut Bey Müfrezesi bölgeye gelmiş ve Anzavur ile Kuva-i İnzibatiye geri püskürtülmüştür. 20 Mayıs’ta Anzavur ve Suphi Paşayı kutlamak üzere İzmit’e gelen Damat Ferit, düş kırıklıkları içinde, Ali Fuat Paşa‘nın 23 Mayıs’taki Adapazarı ve Sakarya’yı ele geçirme başarılarına maruz kalmıştır. Savaşın başındaki bu dönemde, ele geçirilen 4 top ve 4 makineli tüfek de aynı zamanda anılarda yer almaktadır. Bunun üstüne, Kuvayı İnzibatiye’nin moral bozukluğu ile askerlerinin bir kısmı Milliyetçi Kurtuluş Savaşı saflarına katılmıştır.

Diğer saldırıların da sonuç vermemesi ile 18 Nisan 1920’de kurulan Hilafet Ordusu, 25 Haziran 1920 günü dağıtıldı. Aynı gün Batı Cephesi Kumandanlığı kurularak Komutanlığına Ali Fuat Paşa atandı, 26 Haziran günü ise Adana ve Elcezire Cephesi kuruldu, 27 Haziran 1920 günü ise Çopanoğulları Ayaklanması başlatıldı, 27 Haziran’da Kula Olayı çıktı, bozguncu kişilikler Türk Askerini silahlarını alarak dağıttılar ve Balıkesir-Erdemit bölgesi Yunanlar tarafından işgal edildi, aynı günlerde Mudanya’ya İngilizler asker çıkarttı, 8 Temmuz’da ise Yunanlar Bursa’yı işgal etti.

İşte, bizim Vahdettin-Türk Milliyetçileri Mücadelesi ekseninde ele aldığımız başat konuların yaşandığı dönemin ne kadar yoğun ve çok yönlü bir mücadele içerdiğini gösteren bir kaç örnek, bütün bu isyanların, haberleşmelerin ve ihanetlerin arasında yaşanmaktadır.

Yazıda, adı Londra Konferansı ile geçen Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk’in Moskova Anlaşması Heyeti ile bir fotoğrafı.

Bütün bunlarla birlikte, Anzavur Ahmet’e karşı mücadelesiyle bilinen ve Nutuk’ta Mustafa Kemal Atatürk’ün övgüsüne layık olmuş bir Kahramanı anmadan olmayacaktır. Hilafet Ordusu’nun en büyük cinayetlerinden birisi, Yahya Kaptan cinayetidir. Pusuya düşürerek kendisini tutuklayan Hilafetçiler, elli arkada bağlı ve su içen Yahya Kaptanı, Hilafetçi Üsteğmen Abdurrahman Efendi tarafından sırtından vurulmuştur. Yahya Kaptan’ın son sözü ise;

“Kalleşler!” olmuştur.

SONUÇ

Sultan Vahdettin Han, Milliyetçi subayları ordudan kovdurmuş, Mondoros Mütarekesi ile yaşanan süreçte, orduyu terhis ettirmiş, Damat Ferit Paşa, Rumbeyoğlu Mehmed, Dürrizade, Mustafa Sabri, Ali Kemal gibi pek çok vatana ihanet etmiş kişi ile birlikte hareket etmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın başlatıcısı ve yürütücüsü Mustafa Kemal başta olmak üzere tüm Kuvvacı Paşaları idama çarptırmış, dönmek isteyenlere ödüller vaatetmiş, İngilizlerle birlikte Hilafet Orduları kurarak, Türk Milliyetçilerinin üstüne saldırmıştır. Yayınladığı beyannameler ile Millicilerin gücünü azaltmış, Kürt Nemrut Paşa Mahkemelerinde onları idam ettirmiş, Anadoluya heyetler göndererek Türk Askerinin taraf değiştirmesi ve İngilizlere itaat etmesi için uğraşmış, ordunun silahlarını İngilizlere vermiş, Londra Konferansına giden Yusuf Kemal TENGİRŞEK’in bavulundaki belgeleri çalıp düşmanlarımızla paylaşmıştır. Tüm bunları yapma nedenleriyse daha önceki makalelerimiz de okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır.

Sultan Vahdettin Hain mi Kahraman mı adlı yazı serimiz, bundan sonrasında çeşitli tekil olaylarla ekler biçiminde devam edecektir. Ayrıca, bir önceki makalemiz olan Sultan Vahdettin‘in İngilizlerle Yaptığı Gizli Anlaşmaları okuyarak daha geniş bilgi sahibi olabilirsiniz. (Söz konusu yazı, mevcut dizinin içine yerleştirilmiştir, ilgili kısmı sayfa içinden bulabilirsiniz.)

Bu yazı, Yahya Kaptan’ın sönmez-ateşten anısına adanmıştır.

Politik Deli

23 Ekim 2018

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*