Vahdettin Hain Mi? Kurtuluş Savaşı’nda Vahdettin ve Atatürk İlişkileri

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin Han hakkında, şu ana kadar “Çocukluğu ve Kişiliği”, “Mondoros Ateşkes Anlaşması ve Damat Ferit”, “İngiliz Muhipleri Cemiyeti” ve “İngilizlerle Yapılan Gizli Anlaşmalar” olmak üzere toplamda dört farklı makale çeşitli kitaplardan, mektuplardan ve telgraflardan faydalanarak okuyucuya sunulmuştur. Beşinci makalenin konusu ise önceki makalelerdeki gibi pek çok yan konuya ve ayrıntıya değinecek biçimde Kurtuluş Savaşı sırasında Sultan Vahdettin Han ve onun Mustafa Kemal ile Kurtuluş Savaşı sırasındaki iletişimi olacaktır.

Mustafa Kemal, Sultan Vahdettin’i Anadoluya Geçirmeye Çalıştı Mı?

Bu sorunun cevaplandırılmasından önce, önceki makalelerde konu ile ilgili belirtilmiş çeşitli bilgileri yüzeysel özetlemek, konuya giriş yapmak için faydalı olacaktır.

Daha önceki makalelerde de belirtildiği üzere Mustafa Kemal Atatürk, Yıldırım Orduları Komutanıyken Mondoros Ateşkes Anlaşması imzalanmış ve kendisi Ahmet İzzet Paşa‘ya bir direniş yapılması için çeşitli telgraflar çekse de kabul ettirememiş, ardından yeni kurulacak kabinede Harbiye Nazırı olmak için Ali Rıza Paşa hükümetini desteklemiş ancak Damat Ferit Paşa hükümeti kurulmuştur. Ardından, Damat Ferit Paşa hükümetinin göreve başlamasına engel olmak için güvenoyu almasına engel olmak istemiş fakat Sultan Vahdettin’in yasamasıyla hükümet göreve başlamıştır. Bunun sonrasında, Mustafa Kemal, İstanbul’dan bir sonuç çıkmayacağını anlayarak asıl mücadelenin henüz düşman ordularının tamamen nüfuz etmediği ve bazı askeri birliklerin kendisini feshetmek yerine subaylarıyla mücadele ettiği, yer yer “Ulusun Gücü” adlı “Kuvva-i Milliye” teşkilatlarının düşman ordularıyla çarpıştığı Anadolu içlerinde verilebileceğini düşünmüştür. Gene daha önceki makalelerde belirtildiği üzere, Anadoluya geçmek için Damat Ferit Paşa hükümetinin gözünü boyamış, Ali Fuat Cebesoy başta olmak üzere o dönemde İstanbul Hükümetinde görev alan ancak ardından Ankara Hükümetine katılan pek çok askerle birlikte kendisini Anadoluya göndertmek için çeşitli siyasi hamleler gerçekleştirmiş ve nihayetinde İstanbul’da sorun çıkarıyor düşüncesiyle uzaklaştırılmak için gönderilir gönderilmez de İngilizlerin Karadeniz İşgal Orduları Komutanı Milne tarafından geri çağrıldığı belirtilmiş bir süreçle Samsun’a 1919 Mayıs’ının 19. günü ayak basmıştır.

Yunus Nadi Bey ve Mustafa Kemal, savaş sonrası bir anıdan.

Bu noktadan sonra Mustafa Kemal’in amacı bir Kurtuluş Savaşı başlatmak ve 1920 yılının sonlarına kadar İstanbul Hükümetiyle yoğun şekilde yaşanan meşruluk tartışmalarında, İslamcı, Kürtçü, Rumcu ya da Ermenici bir sürü çeteye karşı savaşırken devlet memurlarını ve generallerini kendisine daha sağlam bir örgütle bağlamaktır. Bu noktada, daha önceki makalelerde de belirtildiği üzere Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye ya da daha sonraki haliyle Ankara Hükümeti, Vahdettin’i 1919-1921 yılları arasında doğrudan hedef almamış ancak sorulması son derece gerekli olan sorularla Milliyetçileri düşünmeye sevk etmiş, tekrarlanan ve açıkça görünen biçimde, Saltanatın isyancılara ve işgalcilere olan desteği, bağlılığı ile bir süre sonra Milliyetçilerin Sultan hakkındaki görüşleri kendiliğinden şekillenmiştir.

İşte, tüm bu meşruiyet kavgası içerisinde Mustafa Kemal hem sorgulanması hem de olasılık dahilinde faydalı olabileceği için Sultanı da Anadoluya, Milliyetçilerin kalesi Sivas’a ve Ankara’ya getirmenin faydalı olacağını düşünmüş ve ulusu tüm benliğiyle daha hızlı, verimli örgütleyebileceğini düşünmüştür. Mustafa Kemal hem İstanbul’da olduğu süreçte Vahdettin ile görüşmüş hem de sonraki süreçte kendisine telgraflar, mektuplar göndermiş ve Milliyetçilerin Savaşına davet etmiştir ancak her zaman reddedilmiş ya da bir cevaptan mahrum bırakılmıştır. Bu süreçte, destek olmasa dahi kendisinin en azından halkı savunan açıklamalar yapması istenmiş, bir süre İstanbul Hükümetinin mektupları ve telgrafları Sultana ulaştırmadığı dahi söylenerek propaganda yaratılmış ve hükümetin İstanbul’daki manda destekçisi medya tarafından dahi savunulmasını zorlaştırmıştır.

Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal, Mazhar Müfit Bey de fotoğraf içerisindedir.

Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’i Anadoluya Geçirmek için Yaptıkları ve Amaçları Nedir?

Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918 ve 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul’da olduğu süre içerisinde pek çok kez Sultan Vahdettin ile görüşerek onu bir milli mücadeleye çağırmaya gayret etmiştir. Bu görüşmelerin bir diğer amacı ise Harbiye Nazırı olarak Osmanlı Ordularını denetimi altına almaktır. Mustafa Kemal ilk kez Vahdettin’i Anadoluya getirme ve kendisini Harbiye Nazırı yaptırma planını 1920 yılının Nisan ayında, Yunus Nadi Bey‘e açıklamıştır. Daha sonraki süreçte aynı düşüncesini Yusuf Hikmet Bayur‘a da söylemiştir. Aynı zamanda, 2 Şubat 1923 tarihinde yaptığı İzmir İktisat Kongresi konuşmasında da İstanbul’da Harbiye Nazırı olmayı amaçladığını ve İstanbul Hükümetini Anadoluya taşımayı amaçladığını belirtmiştir.

1920 yılının başlarındaysa 12 Ocak günü açılan Meclis-i Mebusan‘ın bir vekili olan Mazhar Müfit Bey aracılığıyla Mustafa Kemal, Sultan Vahdettin’i en açık biçimde,

“Efendimizin Anadolu’ya, hatta Bursa’ya kadar teşrifleriyle mesele hallolur…”

sözleriyle davet etmiş ancak,

“Bana ulu ecdadımın başkentinden firar mı teklif ediyorsunuz?”

Cevabını almıştır. Mazhar Müfit Bey’in karşılığıysa aşağıdaki gibi olmuştur.

“Hayır! Milletin ve vatanın bu sıkışık ve zor zamanında ulu ecdadınız gibi milletin başına geçmenizi teklif ediyorum.” 

Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’i Anadoluya geçirmekteki amaçları ise geçmişteki makalelerden aktarılan özet bilgilerde de anlaşılabilecek biçimiyle şu şekildedir;

Savaş zamanlarından Mustafa Kemal ve Mazhar Müfit Kansu aynı fotoğraf karesinde.
  • Halife ve Sultan olan Vahdettin’in Milliyetçilerin Savaşına vereceği destek ile halkın savaşa olan bağlılığını ve moral gücünü yükseltmek.
  • İstanbul Hükümeti ve Ankara Hükümeti arasındaki çatışmadan doğan memur ve subay paylaşım savaşını ortadan kaldırarak ülkenin iki hükümetli değil tek hükümetli bir yapıda bütünlük içinde savaşa katılımını sağlamak.
  • Özellikle, Hindistan’da büyük sıkıntılar içinde bulunan İngiliz İmparatorluğunu, Halifenin Milli Mücadeleye destek olmasıyla yapılacak İngiliz karşıtı propagandayla daha da zor duruma düşürmek, sömürgelerini kaybetmeyi göze alamayan İngiltere’nin Yunanistan’a olan destekten hoşnut olmayan siyasilerine güç kazandırarak Yunanistan’a verilen desteği geri çektirmek ve Kurtuluş Savaşını daha kısa bir sürede daha hızlı bir şekilde kazanmak.

Tarihçi, asker ve siyasetçi olan Sabahattin Selek, bu durum hakkında şu yorumu yapmıştır,

“Vahdettin, İstanbul’da kalmakla partiyi daha başlangıçta kaybetmiştir. Hâlbuki İstanbul’un işgaline (16 Mart 1920) ve hatta bir süre sonraya kadar, Vahdettin’in elinde tahtını koruyacak büyük bir fırsat vardı. Anadolu’ya geçmek. Eğer bunu yapabilseydi, Mustafa Kemal Paşa, Zat-ı şahane’nin nihayet bir sadrazamı olurdu. Bütün memleket bir ölüm kalım mücadelesi içinde yaşarken Padişahın Yıldız Sarayı’nda oturması payitaht halkının acılarının azalmasına bile yaramamıştır.”

Sultan Vahdettin’in Anadoluya geçmek ve Milliyetçilere destek olmak konusundaki karşıtlığını anlamak ise geçmişte yayınlanan makaleler kapsamında kolayca anlaşılabilecek bir durumdur. Onun gözünde, Alman destekçisi olan çeşitli askerlerin çökerttiği ve akrabalarını tahttan indirdiği ya da öldürdüğü askerlere karşın İngilizler uygarlığın beşiği olarak Afrika sömürgelerinde dahi ilerlemeler kaydetmiş bir uygarlığın yansımasıdır. Güçlü donanmaları ve üretimevleri, sömürgeleri ile asla bir savaş dahi kaybetmeyen bu imparatorluğun yenilmesi imkansızdır ve bir kurtuluş mümkünse bu ancak İngilizlerin izin verdiği ve istediği şekilde olacaktır.

2. Ordu Komutanı Mustafa Kemal, yanında Ahmet İzzet Paşa ve silah arkadaşları, Haletepe Hatıra Fotoğrafı

Buna istinaden Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti’nin İngiliz Destekçisi politikalarıyla ilgili olarak Sultan Vahdettin’i uyarmak için çektiği telgraflarda Vahdettin’in fikrini değiştirmeye çalışmıştır. Örneğin,

“Üçüncü Ordu Müfettişi ve Fahri Yaveri Hazreti Şehriyarıdiyerek başlattığı şikayetname niteliğindeki bir telgrafını “Eğer mecbur edilirsem, resmi görevimden istifa ederek Anadolu’da ve sine-i millette kalacağım ve vatani görevime açık adımlarla devam edeceğim. Ta ki millet ve padişah bağımsızlığına kavuşana kadar.” sözleriyle bitirmiştir.

Mustafa Kemal’in bunun gibi pek çok uyarısına rağmen Sultan Vahdettin Damadı olan Ferit Paşa ile birlikte İngiliz destekçisi politikalara devam etmiş, Mustafa Kemal hakkında görevden alınma, tutuklama ve idam kararlarını sırasıyla çıkartmış, haklarında vatan haini olduklarını iddia eden sayısız bildiriyi çeşitli şeyhlerin fetvaları ve İngilizlerin uçaklarıyla dağıttırmıştır. Daha önceki makalelerde de belirtildiği üzere 7-8 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal istifa etmiş ve tamamen sivil kimliğiyle Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemeye devam etmiştir. Ali Galip Olayı, Sivas Olayı gibi çeşitli olaylar ve pek çok isyan ile boğuşan Mustafa Kemal’in durdurulamaması üstüne de kendisinin Selanik’ten arkadaşı olan ve tasavvufi yanı son derece güçlü Abdülkerim Paşa‘yı devreye sokarak saatler sürecek ve büyük dosyalar dolduracak telgraf savaşları için devreye sokmuş ancak Abdülkerim Paşa’nın sözleri de bir işe yaramamıştır. Aynı dönemde, Sultan Vahdettin bu tip yollarla sonuç alınamayınca, Mustafa Kemal’e çektirdiği telgraflarla kendisinin azledilmesinin doğru bir karar olmadığını belirterek İstanbul Hükümeti’nden farklı bir tavır sergiliyormuş gibi davranarak 2 Temmuz 1919 günü, istediği kasabada ya da beldede hava değişimi için dinlenebilmesi adına Harbiye Nazırlığından onay aldırttığını belirtmiştir. Karşılığında aldığı cevap ise açık bir reddedişi ifade edecek biçimde,

Burada havalar iyi. şeklinde olmuştur.

Ardından Damat Ferit Paşa önderliğinde “Nasihat Heyetleri” oluşturularak Ulusun Gücü örgütlerine ve Temsil Heyetine destek olan beldeler, kasabalar, köyler ve şehirler gezilerek halkın Milliyetçilerin Kurtuluş Savaşına olan desteği azaltılmak ya da bitirilmek istenmiştir.

Sir Horace Rumbold, İngilizlerin Berlin Büyükelçiliğini yaptığı dönemlerden bir fotoğrafı.

Sultan Vahdettin İngilizlere Mustafa Kemal’i Şikayet Etti Mi?

1920 yılının sonlarına kadar hiç bir şekilde Milliyetçi Hareket durdurulamamış üstüne de cephe oluşturularak işgal güçlerine karşı başarılar elde edilmeye başlanınca İngilizlerin Sultana ve İstanbul Hükümetine olan güveni azalmıştır. 64 Gün açık kalan Meclis-i Mebusan da 1920 yılının 16 Mart’ında, yazılmakta olan makalenin yayınlandığı tarihte kapatılmış, İstanbul resmen işgal edilmiştir. Bundan sonrasında, Sultan Vahdettin, İngilizlerin desteğini ve güvenini daha iyi kazanabilmek adına da daha önceki makalelerde de yer alan 19 Mart 1919 ve 12 Eylül 1919 tarihli Gizli Ön-Anlaşmaları Sevres anlaşması öncesinde İngilizlerle imzalamış ve 22 Temmuz 1920 tarihli Saltanat Şuraasında Sevres Anlaşmasını onaylayarak Rıza Tevfik Bey, Hadi Paşa, Tevfik Bey ve Reşat Halis Bey gibi çeşitli diplomatları Paris Barış Konferansına göndermiştir. 12 Eylül 1920 Gizli Ön-Anlaşmasından 8 gün sonra 1920 yılının 20 Eylül’ünde yayınladığı bildiride “Büyük devletlerin adalet duygularına güveniyorum.” demiş ve 10 Ağustos 1920 günü on binlerce altınla süslenen Gülcemal Vapuruyla Paris’e giden Osmanlı heyeti, kendi sonu olan Sevres Anlaşmasını imzalamıştır. Sevres Anlaşmasının imzalanması sonrası daha önceki makalelerde gene belirtildiği üzere İstanbul’daki Mandacı basın dahi Milliyetçi Harekete sempati beslemeye başlamış ve ordu, devlet memurları, görevlileri Milliyetçi Harekete kendisini daha yakın hissetmiştir. Bu süre içerisinde de neden Vahdettin’in 1920 yılının sonlarında, Milli Hareketi tamamen bitirmek için tutumunu sertleştirdiği daha iyi anlaşılabilmektedir.

İkinci Lozan Görüşmeleri sonrası basılan Karagöz Gazetesindeki Lozan Karikatürü. Karikatürde, Venizelos kulağından asılmışken, İtilaf Devletleri birbiriyle kavga ediyor, Hacıvat ve Karagöz ise uzaktan gülümsüyor.

Sevres Anlaşmasının imzalanmasından 11 gün sonra 21 Ağustos 1920 günü, Sultan Vahdettin Robeck ile yaptığı görüşmesinde, Milli Hareket hakkında çeşitli sözler sarfetmiştir, bu sözler ise Robeck tarafından İngiliz Dışişlerine şu şekilde özetlenmiştir.

“İngiltere’nin gelecekteki yardımı konusunda biraz direniş gösterdi ve ülkesini yıkmış olan macereraperestleri sertçe kınadı. Onların Türk olmadıklarını öne sürerek, kurmuş oldukları gruplara saldırdı. Onların İngiltere ile Türkiye arasındaki geleneksel dostluğu ayaklar altına aldıklarını; ülkede çoğunluğu oluşturan gerçek Türklerin bu geleneğe sadık olduklarını ve bu dostluğu canlandırmak ve ona uymak için uğraştıklarını söyledi.”

Milliyetçilerin savaşmayı sürdürmesi üzerine hem Milliyetçileri savaş meraklısı olarak göstermek hem de savaşı uzatmadan sonuçlandırmak adına Britanya önderliğinde düzenlenen Londra Konferansı sırasında, 23 Mart 1921 tarihinde, Sultan Vahdettin hem İngiliz, hem de Fransız ve İtalyan diplomatlarla görüşmüştür. Bu görüşmeler İngiliz Diplomat Rumbold tarafından İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderilen yazısında şu şekilde ifade edilmiştir,

“Salonda, Sultan, ben ve yardımcım Andrew Ryan’dan başka kimse yoktu. Sultan kendi tercümanını salıverdi ve Ryan’ın tercümanlık etmesini buyurdu. Sonra da Londra’da yapılmakta olan konferansla ilgili Mustafa Kemal’den Tevfik Paşa’ya gönderilmiş olan üç telgrafa değindi ve Ankara’nın kendi tahtını tehlikeye düşürmek ve kendi yetkisini kırmak amacı güttüğünü söyledi. Şunları ekledi: ‘Anadolu’daki durum şöyledir: Bir avuç haydut orada erki ele geçirmiştir. Sayıları azdır, ama tam olarak halkın boğazına ilmiği geçirmişledir. Ve halkın itaatkâr, korkak ve yoksul olmasından yararlanmaktadırlar. Onların gücü, tek kaygıları, kendi çıkarları olan 16.000 subayın desteğine dayanır. Ankara önderleri, bu ülkede gerçek çıkarları olmayan, ülkeyle kan veya başka ilişkileri olmayan kişilerdir. Mustafa Kemal, kökeni bilinmeyen Makedonyalı bir asidir. Onun kanı Bulgar, Yunan veya Sırp kanı olabilir. Türk olmayan, Arnavut, Çerkez olan hepsi de birbirlerine benzemektedir. Onlar arasında tek bir gerçek Türk yoktur. Buna rağmen, ben ve hükümetim onların önünde güçsüzüz. Onların kıskacı o kadar etkindir ki, propaganda vasıtasıyla bile Türklere ulaşmak olanaksızdır. Gerçek Türker merkeze sadıktır; ama tehdit ediliyor veya aldatılıyorlar. Bu adamlar bana boyun eğdirmeye çalışıyorlar ve dıştan Bolşeviklerden yardım sağlamaya uğraşıyorlar. Bolşevikler şimdi Türk hududuna yaklaşmıştır. Ankara önderleri onlarla hâlâ entrika çeviriyor.”

Kurtuluş Savaşı’nda cephane taşıyan Türk Kadınları.

İngilizler Hilafetin Kaldırılmasından Korkuyor Muydu?

Rumbold, farklı konulara değindikten sonra İngilizleri özellikle ilgilendiren Hilafet konusuna da değinmiş ve şöyle söylemitşir,

“Ankara önderleri Halifeliği İstanbul’dan kaldırmaya yeltenirse bunun Avrupa için çok tehlikeli olacağını vurguladı. Padişaha İngiltere’nin Londra Konferansı’nda oynadığı iyi (!) rolden söz ettim. Ona konferansta öne sürülen önerilerin, uzlaşmaya varılmasına olumlu bir zemin hazırlamış olduğunu anlattım; yeter ki, iyi niyetli tüm Türkler Padişahın önderliği altında birleşsin, makul bir barış yapılması fırsatından yararlansın ve İngiltere’nin eski dostluğunu kazansın; ama aşırı eğilimliler aşırı taleplerde direnirse bunun sonucu olarak kararsızlık ve olaylar çıkmasından kaçınılmayacağını anlattım. Padişah beni büyük dikkatle dinledi ve bana teşekkür etti.” 

Burada özellikle İngilizlerin hilafetin kaldırılmasına karşı oldukları da görünmektedir. Bunun nedeni ise Müslüman halklardan oluşan sömürgelerde, hilafeti kullanarak yaratmak istedikleri itaatkarlığı elde edememeleri ihtimali ve çeşitli yerlerde zaten bulunmakta olan farklı halifelerin etki alanının mevcut dengeleri bozmasıdır. Arap Dünyası, 1. Dünya Savaşı sırasında özellikle Şerif Hüseyin ya da Suud Ailesi gibi etkenlerle ve İngilizlerin ilk vaadi olan Arap Halife vaadiyle Türk Hilafetinden kopuktur, çeşitli bölgelerde, örneğin Yemen’de ise daha 17. yy’dan beri kendisini peygamber soyundan gelenlerden ilan eden Zaydi Tarikatları bulunmakta ve çeşitli isyanlarla da daha yüzlerce yıl önceden Türk hilafetine meydan okumaktadır. Aynı şekilde, 1744-1818 yılları arasında özellikle Vahhabileri kapsayan ve Osmanlı İmparatorluğunu “günahkar” ilan eden Arap isyanları da “Osmanlı İmparatorluğu, Şeriatçılara Karşı Verdiği Savaş ve III. Selim” gibi çeşitli ve farklı makalelerde Sultan Vahdettin hakkındaki makale serisindeki gibi daha önce aktarılmıştır.

1931 tarihli bir Lozan karikatürü. Alnında hilal taşıyan bir Türk Kadını Sevres anlaşmasını parçalarken…

Bu dönemde, İran’daki Şii olan Avşar ve Kaçar Türklerinden kalan çeşitli boylar ve topluluklar dahi Osmanlı İmparatorluğunun Cihad İlanına katılırken Farslar, 1918 Bakü Muharebesinde Ermenilerle ve İngilizlerle birlikte Türklere karşı savaşmıştır. Tıpkı Anadoludaki Osmanlı Türklerinin çöküşü gibi 1925 yılında da İran’daki Kaçar Türkleri de bir çöküş yaşamış ve İran coğrafyası da İngiliz denetimindeki Fars hakimiyetine girmiştir. Görülebileceği gibi ümmet hayali ya da ideali ile tarih boyunca bir birlik oluşturulamamışken insan toplulukları her zaman için ulusal özelliklerini ön planda tutmuştur. Aynı durum, 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı topraklarında da cereyan etmiş ve Şii Türkler dahi Osmanlı Halifesini dinlerken hiç bir Gayr-i Türk Müslüman Osmanlı Halifesini dinlememiş hatta Senegalli ve Hint Müslümanlarından oluşturulan askeri birlikler Türklere karşı her cephede savaşmış ve 1918-1923 yılları arasındaki işgal İstanbul’unda da en büyük zulmün sahibi olmuştur. İngilizlerin, Hilafetin Kaldırılmasından endişe duymaları ise Arap Sömürgelerinden çok Hint Sömürgeleridir, bu bölgedeki isyan hareketlerini ise Osmanlı Halifesinin açıklamalarıyla azaltmayı amaçlamaktadırlar. Keza, ilerideki makalelerde daha iyi aktarılacağı üzere Malta Sürgünü sırasında Vahdettin, İngilizlere karşı isyan edilmemesi gerektiğini söyleyen fetvalar yayınlamış ancak bu fetvaların ne kadar anlamsız olduğu ileride Pakistan’ın kurucusu olacak Muhammed Ali Cinnah‘ın şu sözleriyle de daha iyi anlaşılacaktır.

Müslüman Birliği’nin 26. Kurultayı’nda Bihar’ın Patna kentinde, Aralık 1938’de Atatürk’ün ölümü üzerine yapılan açıklamasında,

“Aramızdan ayrılan başka bir şahsiyet, dünya çapında tanınan devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onun ölümü, İslam Dünyası için büyük bir kayıptır. O, Müslüman Doğu’nun ileri gelen bir şahsiyetiydi. İran’da, Afganistan’da Mısır’da ve tabii ki, Türkiye’deki nüfuzu ile Müslümanların nelere kaadir olduğunu göstermiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında İslâm Dünyası büyük bir kahramanı kaybetmiştir. Önlerinde böylesine ilham veren bir örnek dururken Hint Müslümanları bataklıkta kalmaya devam mı edeceklerdir?” diyecektir.

Muhammed Ali Cinnah ve Mahatma Gandhi

Böylece, İngilizlere bağlı bir hilafet makamındansa hilafetin milliyetçiler tarafından kaldırılması ve sömürgecilik karşıtı bağımsızlık yanlısı milliyetçi önderlerin tanınan bir etkiye sahip olmasının neden İngilizleri korkuttuğu daha iyi anlaşılabilmektedir. Aynı şekilde, şu ana kadar yazılan makalelerden ve yukarıda Rumbold’a ait bulunan açıklamalardan da Sultanın, 19 Mayıs 1919 tarihiyle hiç bir ilgisi bulunmadığı rahatça anlaşılmaktadır.

İngilizler, Sultan Vahdettin’e Görev Veriyor Muydu?

1920 yılının sonlarında, Milliyetçi Hareket’in ortadan kaldırılmasının kararlaştırılması ve durumun daha da acil bir konuma gelmesiyle Sir Horace Rumbold, 10 Aralık 1921 tarihli Lord Curzon’a gönderdiği “çok gizli” işaretini bulunduran bir yazıda şöyle söylemiştir,

“Ulusçuların amacı… Padişaha karşı hiç toleransları yoktur ve padişah şu üç seçenekle karşılaşacaktır: İstifa, sürgün veya ölüm… Şimdiki durumda hem gücünü hem saygınlığını yitirmiştir; ama onun tahtından indirilmesi, ciddi düşünceli kamu arasında şok etkisi yapacaktır. Ankara’yı hizaya getirmemiz gereklidir ve onlarla işlemlerimizde kararlılıkla davranmalıyız.

Padişahın kişiliği ve tahtta kalması arasında ayrım yapıyorum. Olağanüstü bir durumda onu korumaya söz vermiş bulunuyoruz. Bunun iki nedeni vardır:

1- Sevr Antlaşması’nın imzalanmasına bizim baskımızla izin vermiştir;
2- İstifa etmeyi ciddi olarak tasarlarken onu bu görüşten vazgeçirmiştik. Ancak onun tahtında kalmayı sürdürmesi için hiçbir sorumluluk altında değiliz. Kendi görüşümce Padişah, durumu oldukça umutsuz bir evreye gelinceye kadar görevinde kalmalıdır. Şu anda pek az gücü vardır. Ankara’daki önderler ondan hoşlanmıyor ve Türkiye’deki halk arasında pek popüler değildir…” 

Görüldüğü gibi 1921 yılının başlarında, Rumbold 1920 yılının sonlarındaki görüşmelerin de etkisiyle Sultanın gücünü kaybettiğini iyice görmüş ve iç isyanlarla ya da fetvalarla Milliyetçilerin durdurulamayacağını düşünerek Sultan Vahdettin’in korunmasının ve Milliyetçilere karşı bir silah olarak kullanılmasının önemini Lord Curzon’a iletmiştir. Padişah ise 1921 yılında, halk ve Ankara Hareketinin önderleri arasındaki popülerliğini yaptıklarıyla iyice kaybetmiş, Sevres Anlaşması ile de halk, ordu ve meclis arasındaki bağ iyice güçlenerek Ulusal bir Kurtuluş Hareketi tam anlamıyla örgütlenmeye başlamıştır. Aynı şekilde, onun istifasına da engel oldukları gibi İngilizsever bir padişahı kullanmanın çeşitli yollarını da maddeler halinde örgütlü düşüncelerle siyasetlerinde barındırmaktadırlar.

Büyük Taaruz öncesi Başkumandan Mustafa Kemal, Türk Ordularını denetliyor.

Sultan Vahdettin Büyük Taaruz Öncesi İngilizlere Yardım Etti Mi?

1922 yılında, Türkçülerin iç isyanları bastırdığı, Tekalif-i Milliye emirleriyle tam seferberlik halinde ordusunu beslediği, Trabzon ve İnegöl Limanlarından politik ilişkiler aracılığı ile çeşitli destekler aldığı ve İtalyanlarla Fransızların Türkiye’den çıkartıldığı, Ermenilerin, Gürcülerin ve Kürtlerin işgal planlarının suya düştüğü sırada Loyd George Hükümetinin Süveyş Kanalını, Hint Sömürgeleri Yolunu ve Akdeniz Ticaretini Fransız-İtalyan koalisyonuna karşı korumaktaki tek ümidi Yunanistan Krallığıdır. Bu bağlamda, Sakarya Meydan Savaşı sonrası, Türk Ordularının büyük bir saldırı hareketi gerçekleştireceği bilinmekte ve beklenmektedir.

Bu bağlamda, 7 Ağustos 1922 tarihinde Sultan Vahdettin İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold’a yaptıkları bir görüşmede şu sözleri söylemiştir,

“Millici liderler bir hükümet değildir, bir isyancılar ve bir ihtilalciler topluluğudur. Onlar İttihat Terakki’nin canlandırıcılarıdır. Çeşitli adlar altındaki bunların sonuncusu milliyetçilerdir, kişisel çıkarları için ülkede egemenliklerini kurmaya çalıştılar. Masum halkın vatanseverliğini ve iyi niyetini sömürdüler. İnançları ve politikaları bakımından onlar Bolşevik’ten başka bir şey değildirler. Ben ve hükümetim barış yapmaya ve bu yolda özverilerde bulunmaya hazırdır. Millicilerin gücü abartılıyor. Onların gücü, Yunanın Türk arazisini işgal altında tutmasından ve merkezi hükümetin sözünü geçirme olanaklarından yoksun bırakılmasından ileri gelmektedir.

Yunanın geri çekilmesi ve boşalan arazinin kısım kısım meşru hükümete teslim edilmesi Millicileri güçsüz bırakacaktır.”

Büyük Taaruz’un başlatılmasına tam 19 gün bulunmaktayken Sultan Vahdettin, İngilizlerle görüşerek Yunanları saldırıya geçirmete ve elde edilen arazilerin Saltanata verilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Saltanata verilen topraklarda bulunan Türklerin ise Sultan ve Hilafet sevgisiyle kendisini dinleyerek Milliyetçilere karşı Yunanlarla savaşacağını öne sürmektedir. Bir önceki Rumbold alıntısında “Sultan, Türkiye halkı ve Ankara yetkilileri arasında popüler değildir” açıklaması İngilizlerin aklındayken Sultan Vahdettin İngilizlerin kendisi hakkındaki görüşlerini dahi görememekte ve sadece kendi denetimine bir kaç arazi almanın hesabındadır. Aynı şekilde, daha önceki makalelerde de Yunan işgallerine direnmeme ve geri çekilme emri veren Saltanat Makamının, 1922 yılında Yunanlılarla birlikte Türkçü Ankara Meclisi Ordusuna ve Halkına saldırmayı teklif etmesi de tutarlılık göstergesidir.

Büyük Taaruz Günlerinden bir savaş fotoğrafı.

1922 yılında, Büyük Taaruza doğru gidilen süreçte, henüz yılın başında da İngilizler, Mustafa Kemal’i devre dışı bırakmak için Sultan Vahdettin’i kullanma kararı almıştır. 9 Ocak 1922’de İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği yazıda,

 “Bağlaşıklar aralarında birliği sürdürür ve padişaha bir antlaşma sunarak onaylatabilirlerse, padişahın Anadolu’ya başvurarak halkın desteğini sağlaması ve Kemal’i güç bir durumda bırakması olanaklıdır.”

Diğer bir  değiş ile Ocak 1922’deki düşünce ile Ağustos 1922’deki düşünce aynıdır, her ikisinde de Ankara Hükümeti’ni ve Ordusunu besleyen halkın desteğini çekmek ve orduyu kendi içinde parçalamak, meclis içindeki çeşitli hilafet destekçilerini ve Tam Bağımsızlığa inanmayanları kullanarak Yunanistan Krallığı’na destek olmak esastır.

Keza, 9 Ocak 1922 tarihli Rumbold-Curzon yazışmasından 28 gün sonra 7 Şubat 1922 tarihinde de İngiliz Büyükelçiliği Baştercümanı Ryan, Londra’ya gönderdiği bir yazıda planın daha da netleşmiş bir halini aktarmıştır. Buna göre, Mustafa Kemal’i İttilaf Devletlerinin askeri gücüyle ya da çeşitli isyanlarla devirmek şu ana kadar mümkün olmamıştır, bu durumu sonlandırmak da aynı yöntemlerle de mümkün olmayacaktır. Bu yüzden Ankara Hükümeti ancak çeşitli vaatlerle kafası karıştırılabilecek vekillerle, Tam Bağımsızlığa asla inanmamış ya da gönülden inanamayan çeşitli Milliyetçileri cezbedebilecek Sevres Anlaşmasından daha makul barış anlaşmalarıyla dağıtılabilecektir. Plana göre, İngiliz Hükümeti, Sultan Vahdettin ile daha makul görünen bir barış anlaşması imzalayacak ve böylece Milliyetçilerin bir kısmının desteğini çekecektir. İtilaf Devletleri, Türk Ulusunun haklarına ve varlığına daha saygılı ve iyi niyetli görünerek Barış Anlaşmasına yönelik güveni arttıracak, Sultanı destekleyecek ve Ankara Hükümetinin otoritesini kıracaktır. Sevres Anlaşmasında yapılacak bu iyimser değişiklikleri kabul etmeyenler çeşitli tantanalarla karalanacak ve böylece Mustafa Kemal gücünü kendiliğinden kaybedecek ve Britanya İmparatorluğuna karşı bir rüya için savaşmak istemeyenler onu terk edecektir.

Bu planın ertesindeki bir başka Rumbold-Curzon yazışması ise 15 Ocak 1922 tarihindendir. Burada da, İtilaf Devletlerinin Sevres Anlaşmasından daha iyi ve göz boyayıcı bir anlaşmayla Ankara Hükümetine teklif götürmesini, Tam Bağımsızlıkçı hükümetin reddi sonrası aynı anlaşmayı Padişaha götürerek, barışsever bir itibar yaratarak Sultanın desteklenmesini, böylece halkın savaşmak yerine barışı tercih etmek için çözülmeye başlaması amaçlanmaktadır.

Başkomutan Mustafa Kemal, Albay Asım Gündüz ve İsmet İnönü, 25 Ağustos 1922 günü, savaş planları üstünde çalışıyorlar.

Son Osmanlı Sultanı Vahdettin Han da bu sırada vakit kaybetmemiş ve yeğeni Prens ya da Şehzade Sami ile görüşmüş, onun aracılığı ile Rumbold’a 13 Ocak 1922‘de gizli bir mektup göndermiştir. Bu mektupta da “Kemalistlere karşı harekete geçme vaktinin geldiğini, Ankara hükümetine karşı kendi gücünü İngilizlerin yardımıyla kurabileceğini, bu yüzden de kendisiyle görüşmek istediğini” belirtmiştir. Aynı yıl, daha önce de belirtilen 7 Ağustos 1922 tarihli görüşme gerçekleşmiş, bütün bu planlamalar ve teklifler sonrası Sultan Vahdettin, “İngiltere’nin barış anlaşmasını kendisiyle yapmasını, Yunanların yeni topraklar almasını ve ellerindeki toprakları da kendisine vermesini, böylece Kemalist asileri kendi askeri gücüyle daha rahat biçimde manevi kişiliğini halk üstünde kullanarak temizleyebileceğini” söylemiştir. Aynı görüşmede, İngilizseverliğine örnek olabilecek biçimde, “İngiltere’nin daha önce Osmanlı’daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanını bastırdığını ve aynı şekilde Mustafa Kemal İsyanını da bastıracağını, İngiltere’nin kendisine destek olmasını ve tarihi dostluğun böylece sürmeye devam etmesini dilediğini” belirtmiştir.

Bütün bu plan içeriğinden de savaş sırasındaki çeşitli dönemlerde, Londra Barış Konferansı gibi hiç bir sonuç alınmayacağı belli olan konferansların hangi amaçlarla düzenlendiğini ya da çeşitli zamanlarda Sevres Anlaşmasının ağır koşullarının hafifletilerek neden Ankara Hükümetinin önüne konduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Sultan Vahdettin, Savaş Sırasında Mustafa Kemal’e Bir Komplo Düzenledi Mi?

Bu komplonun anlaşılması için, geçmişteki makalelerde belirtilen bazı noktaların ufak eklerle yüzeysel hatırlatılması faydalı olacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk tarafından sıkça Büyük Söylev’de de işlendiği gibi Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi adlar savaş mücadelesinin başlangıcından itibaren Kurtuluş Savaşı’na karşı düşük yoğunluklu bir muhalefet sergilemişler, İstanbul Hükümetinin aldığı kararlardan ve söylediği sözlerden en çok etkilenen kişiler olarak mecliste, Mustafa Kemal’e karşı olan muhalefetin başını çekmişlerdir. Özellikle de Rauf Orbay, bu noktada daha da ön plana çıkmış, önceki makalelerde de geçirildiği üzere manda ve himaye savunuculuğu yaparken daha Havza Genelgesi sonrası alınan kararlara dahi imza atmaktan Refet Bey ile çekinmiş, imza denemeyecek bir zoraki nokta koymuştur, aynı şekilde Refet Bey daha ilk dakikadan 13 Temmuz 1919 günü, İstanbul Hükümeti’nin Albay Selahattin Bey’i 3. Ordu Komutanlığına ataması üstüne görevini bıraktığını belirten bir telgraf çekmesi de bu şekilde ele alınmalıdır. Savaş henüz yeni yeni başlarken İstanbul Hükümetinin, Mustafa Kemal ile birlikte çalıştığı herkesçe bilinen birisini görevden alabilmesi ve ordu komutanlığına kendi subaylarını atayabilmesi, daha savaşın başında dahi Mustafa Kemal’i zor duruma düşürmektedir.

Büyük Taaruz’dan hatıra fotoğrafı çektiren Türk Askerleri.

Kazım Karabekir ise hem savaş sırasında hem de savaş sonrasında pek çok şekilde Mustafa Kemal’e muhalefetten geri durmamış, İstanbul Hükümeti ile girilen tartışmalarda ve İngilizlerin barış tekliflerine karşı verilen red cevaplarında, kazanılamayacak bir mücadelede olunduğunu hissettirecek biçimde padişah makamına olan bağlılığını vurgularken İstanbul Hükümeti dışında bir hükümet kurulmasını dahi eleştirmiştir. Hatta Meclis-i Mebusan açıldığında henüz Mustafa Kemal’in Sivas’taki Temsil Heyeti Başkanıyken, Meclis-i Mebusan’ın ülke sorunlarına çözüm bulamamasını eleştirmesi üzerine, Doğudan çektiği telgraf ile bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü dile getirirken yaşanan birleşme ve huzur için olumsuz bir tavır olarak niteleyerek ayrı bir hükümet kurulmasına karşı çıkmış, daha da ileriye giderek aynı kişiler ileride İkinci Meclis açılırken Mustafa Kemal’in kendi kurduğu meclise vekil seçilmesine dahi engel olmak istemişlerdir. Kısmen geçmişteki makalelerde ayrıntılı biçimde aktarılmış bu noktalar, ilerideki konular kapsamında daha ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

Mustafa Kemal, Büyük Söylev’inde bu durumu şu cümlelerle ifade etmiştir,

“Milli Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, milli hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde kendi fikir ve ruhlarının kavrama sınırları bittikçe bana direnmişler ve muhalefete geçmişlerdir.”

Ancak Mustafa Kemal’in bilmediği bir nokta vardır. O, tüm bu muhalefeti fikirsel yetersizliğe bağlamış olsa da tek nedenin bu olmadığı İngiliz Arşivlerinden çıkan belgelerle daha iyi anlaşılmaktadır. İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold, Mayıs 1922’de Lord Curzon’a gönderdiği bir yazıda, “Anadoludaki anti-Kemalistlerin Ankara’daki Kemalist hükümeti yıkmak için faydalı olacağını” belirtmiştir. İngilizler bu noktada, Kafkasya sınırında bekleyen ve Sakarya Meydan Muharebesine gidilen süreçte Anadoluya SSCB’den aldığı bir destekle geleceğini umarak Halk Şuraalar Fırkası’nda Bolşevik yanlısı konuşmalar yapan Enver Paşa’dan faydalanabileceğini de ummaktadır ancak asıl faydalanabileceklerini düşündükleri kişiler Ankara Meclisindeki Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi Atatürk ile yollarının ayrıldığı kesin bilinen kişilerdir.

Afyon yakınlarında, 1. Orduya mensup keşif yapan 1 Subay ve 3 Eri, Büyük Taaruz dönemi.

İngiliz Ulusal Arşivlerinde yer alan belgeler bu noktadaki boşlukları fazlasıyla doldurmaktadır. Sultan Vahdettin’i Ankara’da padişahlık makamına bağlılık duyan ve tam bağımsızlığa inanmayan anti-Kemalist vekillere ya da askerlere ulaşmak için kullanabileceğini düşünen İngilizler, 1922 yılı boyunca düşledikleri Mustafa Kemal’e olan halk desteğini geri çektirme planını uygulamaya çalışmıştır. İzzet Paşa aracılığı ile Sultan Vahdettin Rauf Orbay ve Kazım Karabekir ile iletişim kurmuştur. 23 Şubat 1922 tarihli İngiliz Gizli İstihbarat Raporuna göre, Sultan Vahdetin, Mahmut Sadık Bey aracılığıyla Kazım Karabekir Paşa’ya önemli bir mektup göndermiştir. Bu mektuptaysa, Karabekir Paşa’dan Sultan Vahdettin, İngilizlerin teklif ettiği barış koşullarının kabul edilmesi gerektiğini, hilafet makamının ne olursa olsun korunması gerektiğini, savaşın kazanılamayacağını, bu yüzden Mustafa Kemal ve Milliyetçi Hareketinin desteklenmemesi gerektiğine yönelik telkinlerine kulak vermesini istemiştir.

Sultan Vahdettin’in Meclis içinden Mustafa Kemal’i durdurmak için gösterdiği bu çaba, bu sefer İngiliz Hükümetini de heyecanlandırmıştır. Örneğin, İngiliz Dışilişkiler Bakanlığı yetkililerinden Francis Osborn, 28 Şubat 1922 tarihli raporunda, bu adımdan şu şekilde bahsetmiştir,

“Padişah, Kazım Karabekir ve Rauf Bey’i, kendisinden yana çekebilirse belki Anadolu’yu Kemal’den kurtarabilir; ama bu iki etkili ulusçunun tutumu hakkında pek az bilgimiz vardır. Bildiğimiz, ikincisinin (Rauf Bey) son günlerde Ankara’daki Bakanlar Kurulundan çekilmiş ve Mustafa Kemal’le arasının açılmış olduğudur.” 

Ayrıca, yazısının sonuna şu eklemeyi yapmıştır.

“Albay Rewlinson, her ikisinin de Kemal’e karşıt olduklarını söylüyor.”

İstanbul’un anahtarını, İngiliz İşgal Güçlerine teslim ederken Sultan Vahdettin.

10 Mart 1922 tarihli İngiliz gizli istihbarat raporuna göreyse Kazım Karabekir Paşa, savaş boyunca barış anlaşmalarını desteklerken Ankara Hükümetinin kurulmasına ya da İstanbul Hükümetine ılımlı yaklaşılmasına yönelik tüm adımlarının asıl nedeninin Mustafa Kemal’in deyimiyle “fikirsel farklılık” değil, İngiliz “işbirlikçiliği” olduğunu gösterecek biçimde, bağlılık hissettiği Sultan Vahdettin’e “Ankara Hükümeti’nin uygulamakta olduğu ‘aşırı siyaseti’ yumuşatmak için elinden geleni yapacağını” belirtmiştir. Keza daha sonraki süreçte, Sultan Vahdettin, Bulgaristan’daki Hilafet-i Kübra adlı çeşitli kuruluşlar ve Seyid Abdülkadir aracılığıyla Şeyh Said İsyanına destek olduğunda Kazım Karabekir ve partisi de isyana destek olacaktı. Kürt Milliyetçiliğiyle İslamcılığın iç içe geçtiği Şeyh Said İsyanına, Kazım Karabekir’in partisinin desteği için daha önce yazılmış “Şeyh Said İsyanı ve Musul İlişkisi” adlı makaleyi okuyabilirsiniz. Kazım Karabekir, Sultan Vahdettin’e verdiği yazılı söz sonrası da Rauf Bey, Refet Bey ve Selahattin Bey gibilerin başını çektiği Milliyetçi Kemalist Hükümet karşıtı Hilafetçi ve Ilımlı muhalif grubu desteklemeye başlamıştır.

Kazım Karabekir’in Sultan Vahdettin’e verdiği sözü tutması sonrası, Francis Osborne, 1 Nisan 1922 günü İngiliz Dışişlerine şu değerlendirmeyi yapmıştır.

“Bu grup, Kemal’e karşı müthiş bir muhalefet oluşturacaktır.”

Bütün bu muhalefet ise sonuç vermekte gecikmemiş ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı tehlikeye atmıştır. Mayıs 1922‘de Büyük Taaruz için yapılmakta olan hazırlıklar sırasında, “Türk ordusu savaşmayı unuttu”, “Türk ordusu taaruz bilmiyor”, “Taaruz edemeyeceğiz, Mustafa Kemal meclis yetkilerini kendisine geçirmek istiyor” gibi iftiralar sonucu Mustafa Kemal’in Başkumandanlık süresinin uzatılması reddedilmiştir. Üstüne ordu başsız bırakıldığı gibi Mustafa Kemal’den meclis yetkisi olmadığı halde ordu planlarını istemiş, savaş tarihi gibi önemli bilgileri talep etmiştir. Bu bilgilerin düşmanın kulağına gitmekte gecikmeyeceği de Mustafa Kemal tarafından Büyük Söylev’de de belirtilmiştir. Mustafa Kemal, kendi askerleri aracılığı ile halka yaptığı açıklamalarla çeşitli eylemler düzenletmiş ve mecliste yaptığı konuşmayla İngilizlerin ümitlendiği ve Sultan Vahdettin aracılığı ile daha da örgütlü hale getirdiği muhalefet bastırılmış, “Bırakmam, Bırakamam, Bırakmayacağım” diyerek Kurtuluş Savaşı’nın kaderinin kendi kaderi olduğunu belirten Mustafa Kemal yeniden Başkumandan seçilmiştir.

Büyük Taaruzu, Kocatepe’den yönettiği sırada Mustafa Kemal.

Ancak, ilerleyen süreçte, 30 Ağustos Zaferini tehlikeye atabilecek çeşitli gelişmeler yaşanmaya devam etmiş, Temmuz 1922’de Mustafa Kemal’e rağmen meclis Rauf Bey’i Bakanlar Kurulu Başkanlığına seçmiştir. Mustafa Kemal’in Meclis Başkanı olarak kendisiyle uyumlu çalışacak bakanlık adaylarını belirleme yetkisi de elinden alınarak İstanbul Hükümeti ve haliyle İngilizler ile daha ılımlı bir ilişkiye sahip kişilerin hükümette görev almasına yol açılmıştır.

Doğan Avcıoğlu, bu durumu şu şekilde özetlemiştir.

“Atatürk’ün, Milli Mücadele’yi birlikte başlattığı arkadaşları ve meclis çoğunluğu, Büyük Taarruz öncesi günlerde İngiltere ve Vahdettin’i umutlandıran böyle bir aymazlık içindedirler.” 

Sultan Vahdettin Hain Mi yazı serisinin 5. Makalesi, burada bitmektedir. Bir sonraki makale özellikle Kazım Karabekir ve Sultan Vahdettin arasındaki ilişkiye de değinecek biçimde Sultan Vahdettin’in Britanya İmparatorluğu için yürüttüğü istihbarat faaliyetleri olacaktır.

Sultan Vahdettin Hain Mi yazı serisinin ilk makalesi “Sultan Vahdettin’in Çocukluğu ve Kişiliği” adıyla bulunabilir.

Kaynak Alınan Kitaplar:

Yunus Nadi Bey, Kurtuluş Savaşı Anıları

Sinan Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları

Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerle Mustafa Kemal, (FO, 37117853/E, 320, FO, 37177882/E 2219, FO, 371/7859/E 3493, FO,371/5055/E  şifreli gizli belgelerin kaynağıdır.)

Yusuf Hikmet Bayur, Türk Devrim Tarihi

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele

Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber

Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi

Atatürk’ün Bütün Eserleri

 

 

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*