Türk Milliyetçileri Türkiye’de Nasıl Yargılandı? Uğur Mumcu Anlatıyor!

Tarih, geçmişin dedikousu değildir. Geçmişte olanların toplumsal ve ekonomik nedenlerini araştıran ve bugün ile ilgi kuran bir bilimin adıdır. Ancak bugüne dek, çağlar sürmüş bir imparatorluğun yıkılış nedenleri, bugünün gerçeklerine ışık tutacak biçimde belgeleri ile ortaya konmamış; ilkokul tarih kitaplarından üniversite siyasal tarihine değin aynı dar görüşlülükle açıklanmaya çalışılmıştır. Öyle ki bugün Türk aydınları, Tanzimat’ı oluşturan koşulların gerçek niteliklerini, Tanzimat’ı etkileyen dış ekonomik gerçekleri, Meşrutiyetin ihtilallerinin süreçlerini, Tanzimat ve Meşrutiyet paşalarının kimliklerini, gerçek toplumsal nedenleri ile bilmezler. Çünkü o günlerin tarihini yazanlar, o çağlara yön veren sosyal değişiklikleri, bilimsel biçimde ortaya koymadılar. Biz bugün, o devirleri, o çağların toplumsal ve ekonomik olayları ile ilgi kurmaksızın sadece tarih piyesleri gibi, yüzeydeki görünümleri ile okumak zorunda kaldık. Kırım Savaşı’ndan sonra alınan dış yardımlar, o yardımı veren ülkelerin Türk toprakları üzerindeki gerçek amaçları, Düyun-u Umumiye‘nin kuruluş nedenleri araştırılmadı. Bize o yardımları veren ülkelerle savaşmak zorunda kaldığımız günlerde bile!…
 
Bugün misal, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış nedenlerini bilimsel gerçeklerin ışığında değerlendirmek zorundaysak, bugünün siyasal olaylarının da, tarih içinde köklerini bulmak zorundayız.
 
Nedir öyleyse 28 Nisan?
 
Bir iktidarın usulsüz emri ile polisin harekete geçmesi ve öğrencilerle çatışması mıdır? Yoksa bugünlere uzanan tarihi bir dönemeç noktasının başlangıcı mıdır?
 
Düyun-u Umumiye senetleri ile ipotekli olan İmparatorluğun enkazı üzerinde kurulan yeni Türk Devleti, emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı verdi. Ancak Lozan‘da bütün dünyaya duyurulan siyasal bağımsızlık, kurtuluş savaşı veren Anadolu halkının ağa-eşraf ve aracılar elinden kurtulamaması kapitalizm olanaklarından yoksun bir ülkede milli kapitalizm yaratma denemeleri dolayısiyle ekonomik bağımsızlığa yönelemedi. Bir yandan ağa ve eşraf baskısı varken, diğer yandan 1947 yılında başlayan dış yardım politikası ile uluslararası kapitalizmin ağına düşen Türk Demokrasisi, halk temeline dayanması gerekirken, gizli bir faşizmin, üniformasız bir faşizmin perdesi oldu.
Halkın, yönetenlerin seçimine geniş ölçüde katılması olarak tanımlayacağımız klasik demokrasi kalıpları ise, yurttaşların gerçek iradesi yerine geniş bir din istismarı ile ağaların, eşrafın ve kompradorun iradesine geçti.
 
Burjva demokrasilerinin kendi demokratik gelişmeleri ile biçimlenen demokrasi kalıpları, Türkiye’de yurttaşın ekonomik baskıdan kurtulmaması için, dış ve iç kuvvetlerin birlikte kullanıldığı ortak bir silah haline geldi. Yabancı sermayeyi teşvik kanunu, ikili anlaşmalar, o yabancıların kaleminden çıkarak Türk ulusunun bağımsızlığına yöneldi. Sözde yardımlar, Türkiye’yi silahlarını bir başka ulusun izniyle kullanacak duruma soktu. Yirminci yüzyılda ilk kez ulusal bağımsızlık savaşı veren bir ulusun, kiralık katiller gibi, silahlarını, o silahları verenlerin emri ile kullanacak kadar küçümsendiğini anlatmak için direnenler ise mahkeme önünde 28 Nisan’ın yıldönümünü anmaktadırlar. “Hafızai beşer” hakikaten bu derece “nisan ile malul” mu?
 
İşte, 28 Nisan’ın gerçek nedenlerini, Atatürk’ün Türkiye’sini bu koşullara sokanların ihanetinde aramak gerekir. 28 Nisan sadece, 1960 yılının siyasal ortamında dalgalanan duygusal bir tepkinin değil, o günden bugüne uzanan, Türkiye’nin bağımsızlığını, doğal kaynaklarını, petrolünü, madenini ve tüm halkın ekonomik refahını savunan ve gittikçe bilinçlenen bir geçliğin adıdır. Türk Demokrasisi içinde, toplum gelişmelerini bir kaç siyasinin olumsuzluğuna değil sosyolojik ve ekonomik nedenlerde arayan bir dönüm noktasının başlangıcıdır. Gençliğin bağımsızlık savaşının adıdır. Ne acıdır ki, tıpkı Kurtuluş Savaşı‘nda Mustafa Kemal’e karşı Bolşeviktir diye bildiri dağıtan İngiliz casusları gibi, gerçek Atatürk milliyetçilerine karşı Gestapo taklidi yapanlar, yabancı çıkarlarının fedailerini çıkarmaktadırlar. İkinci Kurtuluşa yönelen Türkiye’de bağımsızlık savaşı yapmak görevi, 28 Nisan gençliğinin en kutsal görevidir. Bunu, Atatürk devrimlerine bağlılığın tam bilinci içinde yapacaktır. İktidar saklambacı oynayan partilerin figüranlığını yapmak ise, ancak devlet bütçesinden alınan paralarla Dean Rusk’ın bıçaklı savunuculuğunu yapanlara düşer!
 
28 Nisan ikinci kurtuluşa dek sürecek bir anayasa ve bağımsızlık savaşının adıdır. Ve bu savaşın anlamı ilerde yaşayacağımız olaylarla yüceleşecektir.
 
Türk Gençliğinin kanı ile yoğrulan bağımsızlık harcını polis metodlari ile çiğnemek hiçbir iktidarın gücü içinde değildir.
 
Uğur Mumcu’nun Yön Dergisindeki 29 Nisan 1966 günü yayınlattığı yazısıdır.
Tini Şad Olsun.
 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*