Sultan Vahdettin Hain Miydi, Mondoros Ateşkes Anlaşması, Damat Ferit -2

Sultan Vahdettin Han yazı serisinde, bir önceki yazıda kendisinin kişiliği, yaşam biçimi, çocukluğu, alışkanlıkları ve siyasi görüşleri ile bu görüşlerin nedenleri ele alınmıştır. Toplamda 6 sayıdan oluşacak Vahdettin Yazı Serisinin ikincisinde ise Sultan Vahdettin Han’ın ülkesinin, ulusunun geleceğini mi düşünerek yoksa tahtını mı düşünerek karar verdiği incelenecektir. Bunun için akrabalık bağlarına ve çevresindeki siyasi kişilikleri neye göre göreve getirdiği incelenecektir. Sultan Vahdettin Han’ın davranışlarının ve fermanlarının nedenlerini anlayabilmek için ise kendisinin kişiliğini, çocukluğunu yani 58 yaşında tahta çıkmadan önceki yaşamını ve deneyimlerini okuyucu biliyor olmalıdır ya da tarafından bilinmemekteyse, bu konudaki bağlantısı verilen ilk yazı sayısının okunması gerekmektedir. “Vahdettin Hain Miydi?” yazı serisinin ilkini okumak için tıklayabilirsiniz.

Vahdettin Han İçin Önce Ülkesi mi Yoksa Kendisi Mi?

Almanların Bahar Saldırısının başarısız olması ve bir önceki yazı sayısında belirtildiği gibi Wilson İlkelerinin göz boyayan kalp okşayan yanlarıyla Birinci Dünya Savaşı insaflı bir barış umuduyla sonlandırılmaktaydı. Savaşın yenilgi ile sonuçlanacağı görüldüğünde, İngiliz Destekçiliğine ve Hayranlığına, Alman Destekçisi ve Hayranlarına karşı sahip olan Vahdettin bir ateşkes anlaşması için İngiliz Hükümetine başvurmuştur. Bundan sonrasında kendisi için asıl mesele istifa edip kaçmakta olan İttihatçılardan sonra ülkedeki gücün kime kalacağıdır. Eskisi gibi İttihatçı veya değil çeşitli ordu mensuplarında ve yöneticilerinde mi yoksa doğrudan doğruya güç makamının prestijinden kaynaklanarak kendisinde mi olacaktır? Onun konumundan bakıldığında görülmektedir ki tahttan indirilmemek, ailesini ve gücünü korumak aynı zamanda ülkesini korumaktan da geçmektedir. Bunun olması için ise yönetimde, İttihatçıların ya da çeşitli Jönlerin olduğundaki gibi bir ikinci etki olmamalıdır. Ateşkes Anlaşmasının imzalanmasına gidilen süreçte de en önemli konu budur. Mondoros Ateşkes Anlaşması, Padişah Vahdettin Han’ın denetiminde, isteklerine göre mi imzalanacaktır yoksa yeniden işe burnunu sokacak olan çeşitli askerler ve devlet adamlarınca mı?

İdam edilen bir Kuva-i Milliyeci…

30 Ekim 1918 Mondoros Ateşkes Anlaşmasının, korkunç derecede anlayışsız ve hukuk dışı maddelerinin böylece nereden kaynaklandığı ve Kurtuluş Savaşı’na gidilen süreçte de ordusuz, silahsız kalmış Türk Ulusunun neden her konuda yeniden örgütlenmek zorunda kaldığı da anlaşılabilecektir. Ablası Mediha Sultan ile evli olan Damat Ferit Paşa’nın önemi de Padişah Vahdettin için burada başlamaktadır. Damat Ferit hem akrabası olarak hem de kişiliği gereği ve İngiliz Hayranlığı ile doğrudan Vahdettin için biçilmiş bir kaftandır. Ancak mevcut hükümette hala Ahmet İzzet Paşa bulunmaktadır. Ahmet İzzet Paşa ise daha etkin ve otoriter bir ad olarak Mondoros Ateşkes Anlaşmasında Osmanlının başına gelebilecekleri düşünmekte ve bu yüzden anlaşma koşullarının Osmanlının toprak bütünlüğünü ve Türklerin yaşadıkları toprakların önemli bir kısmının Türklerde kalarak korunabileceğini umut etme dileği içindedir. Ancak unutulmamalıdır ki, Mondoros Ateşkes Anlaşmasının imzalanmasından sonra Adana’dan kendisine telgraf çeken Mustafa Kemal Paşa, “Savaşa devam edilmesi gerektiğini, yoksa her şeyin yitip gideceğini, bu anlaşmanın hiç bir maddesinin uygulanmaması gerektiğini, daha onurlu bir anlaşma yapılabileceğini” söylese de aynı Ahmet İzzet Paşa her şeyin bittiğini söyleyerek kendisini İstanbul’a çağırmıştır.  Buradan da siyasi kişiliklerin söz konusu dönemdeki görüşlerinin değişkenliği ya da karşı çıktıkları işlerde ne kadar kalıcı, tutarlı bir karar alma biçimleri olduğu da okuyucu tarafından düşünülmelidir. Padişah Vahdettin’in Damat Ferit Paşa’nın hükümete getirilerek ateşkes anlaşması imzalaması isteğini, Ahmed Rıza Paşa öğrendiğinde ise “Bu adam bir mecnundur, bu kadar önemli bir görev kendisine nasıl verilebilir?” demiştir. Ahmed Rıza Paşa gibi tüm siyaset çevresinin verdiği tepkiye rağmen Vahdettin’in telkin ettiği düşünce “Biz onu idare ederiz.” olmuştur. Bunun üstüne Ayan Meclisinde Ahmet İzzet Paşa ile Damat Ferit  Paşa arasında hükümet devrinden önce bir görüşme olmuş ve böylece geçiş sürecinde bir yumuşaklık, uzlaşma aranmıştır. Bu görüşme,  Ahmed Rıza Paşa’nın anılarını yazdığı “Feryadım” adlı kitaptaki aktarımına göre şu şekilde gerçekleşmiştir;

“Mütareke konusunda neler yapılabileceğini, karşı karşıya oturup konuştular… Damat Ferit anlattıkça, İzzet Paşa renkten renge giriyor, bir megalomanla karşı karşıya bulunduğunu daha iyi anlıyordu… Üstelik, kafasızdı bu adam!.. Ne devletler arası politikadan, ne siyasetten haberi vardı!”

Damat Ferit şunları söylüyordu sadrazama: ‘İngiliz Amirali Calthorpe ile görüşeceğim. Eğer devletin kesin ülke bütünlüğünü esas alan bir mütarekeye yanaşmazlarsa, derhal bir savaş gemisi, kruvazör isteyip Londra’ya gideceğim… İngiltere kralına, ben senin baban olan kralın eski dostuyum!

Arzularımın kabulünü senden beklerim, diyerek barış tekliflerimizi kabul ettireceğim!..’ Yanıma özel katip olarak da Rum Patrikhanesi katibi Kara Yeodori’yi alacağım…’ Sadrazam İzzet Paşa, bu sözler üzerine donmuş kalmıştı… Bu mevkiye gelmiş bu adam nasıl olurdu da, hala devletlerin yüce menfaatlerinde böyle dostlukların sökmeyeceğini bilmezdi? Üstelik, İngiltere kralının babasıyla hiçbir dostluğu filan da yoktu!..”

Bununla birlikte, söz konusu alıntı Ahmet İzzet Paşa’nın hatıratından olduğu gibi kendisi de Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul dışında bulunmamış ya da Ankara Hükümetine olumlu bir gözle bakmamış, savaşa da belirgin bir destek ya da fayda da bulunmamıştır ancak bununla birlikte eserindeki düşünceleri ve anıları okunması gereken önemli parçalar olup savaştan yıllar sonra yazılan bu eserde, bazı siyasi hesaplaşmalar için anıların eğilip bükülebileceği ve bir savunma oluşturulabileceği unutulmayarak çeşitli noktaların özellikle de Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimizin Esasları gibi gerçek dışı sanrılarla dolu olabileceği uyarı olarak hatırlanmalıdır.

Kurtuluş Savaşı dönemi gazetelerinin çevirisi.

Ahmet İzzet Paşa ve hükümetindeki bakanlar söz konusu görevin eğer Damat Ferit Paşa’ya verilirse istifa edeceklerini söylemişlerdir, dönemin Donanma Bakanı Rauf Orbay, Mondoros Ateşkes Anlaşmasını imzalayacak heyetin böylece başına geçmiştir.  Rauf Orbay’ın bu heyetin başına mevcut Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın isteği ile gelmesi nedeniyle bazı şartlar öne sürmüştür. Tarihin anlatılan bu noktasına kadar, Sultan Vahdettin’in çeşitli gerekçelerle veya gerekçesiz olarak ülkesini mi yoksa kendi tahtını mı daha çok önemsediği anlaşılmaya başlanmıştır.  Sultan Vahdettin’in söylendiği gibi Damat Ferit’i söz konusu heyetin başına atamak istemesinin nedeni kendisinin sahip olduğu devlet adamı özellikleri değil tamamen kendisine olan sadakati ve akraba bağlarıdır. Bu dönemde, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalanmakta, Alman İmparatorluğu parçalanmakta, Bulgar Krallığı ise köklü bir değişime girmekte, 1. Dünya Savaşının merkez güçlerindeki tüm monarşiler dağıtılarak yerine Cumhuriyet düzenleri getirilmektedir. İşte bu noktada, Vahdettin Han’ı korkutan düşünce de, kendisinin de tahtının ve sahip olduğu niteliklerin elinden alınabileceğidir, bunun olmaması için Ateşkes Anlaşması sonrası imzalanacak bir barış anlaşmasında birbirine Osmanlı Devletini paylaşmak için girecek olan İtalya, Fransa ve Britanya gibi devletlere karşı koymamak, onlara aksine yardımcı olmak hatta içlerinden en güçlüleri İngilizlere olan hayranlığını bildirmek gibi bir yola doğru girmeye başlamıştır.

Atatürk’ün Samsuna çıkışından bir kesit.

Ahmet İzzet Paşa’nın istifa etmek tehditi üzerine ise Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa’yı görevlendirememiş ancak iki şart sunmuştur.  Vahdettin’in bu iki şartı ise kendisinin niyetini ve öncelik sırasını daha iyi göstermektedir.

Bu şartlardan ilki, Vahdettin Han’ın söylendiği üzere kendi ailesi ve yetkileri ile ilgilidir, Ahmet İzzet Paşa’dan şart olarak ne olursa olsun Hilafet ve Saltanat makamlarının korunmasını, Osmanlı Hanedanının haklarının sürdürülmesini, anlaşmada da bunun koşullandırılmasını istemiştir. İkinci şartı ise, Osmanlının herhangi bir bölgesine bir özerklik verilir ise bunun siyasi bir niteliğinin değil sadece idari bir yanının olmasıdır.

Görülebileceği üzere Ahmet İzzet Paşa hükümetine sunulan bu isteklerin, ülkenin geleceği ile bir ilgisi yoktur, temel ilgisi sadece Sultan Vahdettin’in yetkilerine yönelik olmasıdır. Savaşın oluşturduğu kargaşa ve korku içerisinde, yenilen diğer devletlerin kaderinin yakından takip edildiği bu sürede, Sultan Vahdettin Han için ilk öncelik ailesinden kalan miras olmuş ancak ulusu ve ülkesi olmamıştır. Tarihçi Turgut Özakman bu durumu eserlerinde “Ülkesini değil, yalnız kendisini önemsediğini gösteren ilk somut belgeli davranışı” olarak nitelemiştir. Türk Ulusunun kaderini belirleyecek çok önemli bir anlaşmaya gidilen süreçte, devletin en üst makamının sadece kendi ailesini ve kendi yetkilerini düşünüyor olması, anlaşmayı imzalayacak kişiyi seçerken de söz konusu kişiden açıkladığı beklentilerinden de ileride Mondoros Ateşkes Anlaşması sonrası yaşanacaklar daha iyi anlaşılacaktır.

Sultan Vahdettin Han İşin Ciddiyetinin Farkında Mıydı?

İlk yazıda belirtildiği gibi Sultan Vahdettin Han padişahlık için eğitilmiş, hazırlanmış olmadığı gibi uluslararası siyasetten en fazla Damat Ferit Paşa kadar anladığını çok geçmeden göstermiş olacaktır. 4 Ekim 1918 günü İsviçre’de bulunan ve kendi gizmeni(ajanı) olan Rüştü Bey’i Bern’e, İsviçre’nin Başkentinde İngiliz Büyük Elçisi olup ileride adı mutlaka daha sık geçecek olan Sir Horace  Rumbold ile görüştürmüştür. Bu görüşmeden anlaşıldığına göre, Sultan Vahdettin Han savaşın kaybedilmesine rağmen dünyanın mevcut durumunu ve politik düzlemini hala okuyamamaktadır çünkü Anadoluya düşmanın girmiş olmasına rağmen hala Hicaz’da veya Filistin’de, Irak’ta hak iddia etmekte ve bazı bağlantılarla kendi lehine doğabilecek sonuçlar yaratmayı amaçlamaktadır.

Dönemin İstanbul Gazetelerinden.

Bu bağlamda, Ahmet İzzet Paşa’nın belirttiği üzere, büyük ölçüde Damat Ferit’inkine benzer bir aymazlığa sahiptir denilebilir. 30 Ekim 1918 günü Kurtuluş Savaşı boyunca büyük ölçüde manda ve himaye savungusu yapmış Rauf Bey (Orbay) önderliğinde bir heyet Mondoros Limanına giderek Mondoros Ateşkes Anlaşmasını Osmanlı İmparatorluğu ve Türk Ulusu adına imzalamıştır. İstanbul’a dönüşlerinde ise Vahdettin tarafından kabul edilmemişlerdir ancak bunun nedeni Mondoros Ateşkes Anlaşmasından Sultan Vahdettin’in memnun kalmamış olması değildir. Rauf Orbay’ın delegeliğini zoraki kabul etmiş olmasıdır. Keza Vahdettin, Mondoros Ateşkes Anlaşmasından çok daha ağır koşullarda anlaşmaları bizzat İngiliz İmparatorluğuna önermiş ve Mondoros’un en ağır maddelerinin uygulanması için Musul-Kerkük dolaylarından, Adana’dan ve izmir’den Türk  Ordularının çekilmesi, işgalcilere direnilmemesi için emir vermiştir. Özellikle de Musul-Kerkük Dolaylarından çekilme emri alan Ali İhsan Habis’in bu emri uygulamaması üzere istifa etmesini ve sonrasında Musul  sorununun gelişimi için “Şeyh Said İsyanı ve Musul Sorunu” makalemizi okuyabilirsiniz.

Sultan Vahdettin, Mondoros Ateşkes Anlaşması ile ilgili olarak ayrıca şöyle söylemiştir;

“Bu koşulları, ağır olmalarına karşın kabul edelim. Öyle tahmin ederim ki, İngiltere’nin Doğu’da asırlarca sürmekte olan dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların hoşgörüsünü daha sonra elde ederiz…”

Bu dönemde yaptığı açıklamaların küçük bir kısmı olan bu söz de Sultan Vahdettin’in İngiliz Sömürgeciliğini, bir lütuf ve dostluk belirtisi olarak görüp, kurtuluşun onun dostluğundan ve isteklerini yerine getirmekten ibaret olduğunu göstermektedir. Keza, ilerideki yazılarda görüleceği üzere,  İngiliz İşgal Yüksek Komiserleri ya da Generalleri, raporlarında Vahdettin’i bir İngiliz dostu olarak niteleyecek hatta, Amiral Carthorpe, onun hakkında bir “Pro-English” diyecektir, özellikle de Bilal Şimir’in “İngiliz Belgelerinde Atatürk” adlı kitabı, çalışması bu konuda bir ışıktır.

Dönemin İçişleri Bakanı ve sonrasının propagandacısı.

Sultan Vahdettin Han’ın İngilizlere Yaranma Politikası

Sultan Vahdettin Han’ın anlatılan gerekçelerden ve durumdan dolayı sahip olduğu İngiliz destekçiliği, onu henüz daha 1918’de iken iki önemli noktada, İngilizler için gerekli kararları almaya itmiştir.

Bunlardan ilki, “Meclis-i Mebusanı” kanuna aykırı bir şekilde dağıtmasıdır. Diğeri ise tam bir İngiliz destekçisi hayalperest olan Damat Ferit Paşa’yı iktidara getirmesidir. Sömürgeci İmparatorluklar, sömürdükleri halkların her birisi ayrı bir söz söyleyebilen kontrol etmesi zor meclislerinden ise kontrol etmesi kolay ve tüm gücün tek kişide toplandığı bir yapının olmasını tercih ederler. Bu yüzden de Türk  Anavatanının işgalinin yaşanmaya başlanması ile Mebuslar Meclisinin yaptığı çalışmalardan İngilizler rahatsız olmaya başlayınca,  Anayasanın 7. Maddesine dayanarak Vahdettin yayınladığı bir bildiri ile Meclisi halk iradesine karşı olarak 21 Aralık 1918’de kapatmıştır.

Başkatibi Ali Fuat Bey’e, Vahdettin sorulan sorular üzerine şu şekilde bir açıklama yapmıştır;

“Ecnebiler; ‘Siz hayat hakkınızı korumak için çalışmalısınız. Eğer gereken çalışmayı yapmazsanız, hayat hakkınızı da tehlikeye atmış olursunuz.’ diyorlar”

Damat Ferit Paşa, anasayfada.

Tarih biliminde, anılar incelenirken, bu anıların tarihi gerçekliklerle uyuşup uyuşmadığına ve diğer anılarla uyuşup uyuşmadığına bakılır. Bütün dönemi incelerken görülecektir ki Sultan Vahdettin’in aldığı kararlar her zaman belirli bir İngiliz faydasını güden doğrultudayken, çevresindekilerin anıları tutarlıca bunu doğrulamış, çevresindekilerin önemli bir kısmı İngilizlerce korunmuş ya da Milliyetçilere karşı cephe almıştır. Diğer bir değiş ile söz konusu anıları yalanlayan bir anı yazılmadığı gibi böyle bir durum gerçeklikte de yaşanmamıştır. Bu bağlamda, Vahdettin’in eylemlerini açıklayan bu tipteki anılardan da tarih biliminin metodolojisi gereği bir şüphe duyulmamalıdır.

Mondoros’un imzalanması ve meclisin kapatılması sonrası, Vahdettin’in ikinci İngilizci politikası ise bir İngiliz yanlısı olan Tevfik Paşa’yı iktidara getirerek hükümet kurmasına izin vermektir. Ancak bu adım, Vahdettin’e göre yeterince İngilizci değildir çünkü Tevfik Paşa yeterince İngilizci değildir, bu yüzden adını sıkça duyacağımız, Damat Ferit Paşa pek çok kezin ilki olarak Sadrazamlığa getirilmiştir. Bununla birlikte, Tevfik Paşa da, Vahdettin’in dünürüdür, yani aslında Sadrazamlığı, dünüründen alıp damadına verdiği gibi bütün ailesinin hem  İngilizci olması hem de bahsettiğimiz “davranış tutarlılığı” burada okuyucunun dikkatini çekmelidir.

Mustafa Kemal Milli Mücadeleye Devam Edeceğini Açıkladı…

Damat Ferit Paşa’nın Kurtuluş Savaşı Politikası ve Vahdettin’in Bundaki Etkisi

Kız kardeşi Mediha Sultan’ın eşi olan Damat Ferit Paşa, Vahdettin’in tacını kaybetme korkusu duyduğunun bir başka delili olarak Sadrazamlığa getirilmiştir. Tacını korumak için ise Vahdettin, gerekli davranışı sergilemiş, İngilizlere karşı savaşmak ve isteklerini geri çevirmekten ise onların iyi niyetini kazanmak için Türk Ordularını istekleri doğrultusunda çekme kararı almıştır. Damat Ferit Paşa’nın K. Savaşı boyunca bir hain olduğu asla tartışılmamış bir kesinliktedir, kendisi Temsil Heyetinin İstanbul ile iletişimini keserken ilk dayanağı olmuştur. Aynı zamanda 1921 yılında Vahdettin için TBMM Kürsüsünden vatan haini dendiğinde de Damat Ferit Paşanın etkinlikleri ile diğer dönem Sadrazamlarının da etkisi neden olarak gösterilmelidir. Damat Ferit Paşa, 1918-1923 arasında tam 5 kez Sadrazamlığa, Vahdettin tarafından getirilmiştir, bu durum Sultan Vahdettin için hain argümanını şiddetli şekilde güçlendirmiştir çünkü Damat Ferit Paşa her türlü işgale onay veren ve Türk Ordularına direnmeme emri vererek, direnen askerleri görevinden alan ve yargılatan, Kuva-i Milliyeye karşı her türlü fermanı ve fetvayı yayınlatan kişidir. Her seferinde iktidarını, Vahdettin’in onayı ile almış olmakla kalmamış, Damat Ferit’in kararlarını her zaman onaylamış ve ona destek olarak kendisi de Kuva-i Milliye karşıtı fetvalar yayınlamıştır. Sultan Vahdettin için Damat Ferit hem ailesinden olması hem de İngilizci olması nedeni ile bulunmaz bir nimettir.

İşgal dönemi yaşanılanlardan bir kesit…

Damat Ferit Paşa’nın almış olduğu tüm kararların ve kararnamelerin altında ise Vahdettin’in gene aynı şekilde imzası vardır. Bu dönemde, henüz 1920 ortalarına kadar, Vahdettin’in hain olduğunu düşünen ve bilen Ulusal Kurtuluşçular, bunu açıkça söyleyemedikleri için Damat Ferit’e yüklenmiş ve Sadrazamlığa sözde daha ılımlı görülen kişileri getirmek istemiştir.  Bunların bazıları,  Ali Rıza Paşa, Tevfik Paşa gibi isimler olup, Ferit Hükümetlerinden farklı bir iş yapmamış, sadece aynı zorlukları çıkartmaya çalışmışlardır. Yeniden bir ordu gönderemeyeceği belli olan İngilizler ve Fransızlar, savaş yorgunluğu içinde iç meselelerle ve isyanlarla yoğunlaşıp hem de birbirlerine karşı paylaşım savaşına girmişken, Yunanistan, Ermenistan, Gürcistan ordularını ve çeşitli Kürt İsyancılarını, ayrıca çeşitli İslamcı-Hilafetçi isyanlarını kullanma kararı almış ve donanmasını her zaman İstanbul’da bulundurmalarından dolayı, Ferit dışındaki diğer Sadrazamlar da hem Vahdettin’in hem de mevcut durumun imkansızlığı içinde sadece Mustafa Kemal Paşayı ve Temsil Heyetini, daha sonraki TBMM’yi ikna etmeyi ya da oyalamayı denemiş, bir yandan da TBMM’nin arkasından türlü işlerle Kuva-i Milliyeyi dağıtmayı denemiş, öldürülmekten korkan nice sözde Milliyetçi isim de pek çok korku dolu adımla buna destek olmuştur. Bunlara çeşitli örnekler ileride verilecek olsa dahi, Samsun’daki 3. Kolorduya, 1919 yılında Damat Ferit’in atadığı Salahattin Bey’i, Temsil Heyeti’nin ne olursa olsun İstanbul memurları asla tanınmayacaktır kararına rağmen tanıyarak görev yerini terk eden Refet Bey ya da bir bildiri ile İstanbul’a kaçan Mersinli Cemal Paşa örnek verilebilir.

Atatürk’ün Samsun’a çıkışı ve açıklaması.

Refet Bey, ileride daha türlü sorunlar çıkaracaktır, Sivas’ta şiddetli şekilde Manda ve Himaye fikrini savunacaktır, Çerkez Ethem isyanında da 2. İnönü Savaşında da beceriksizce işler yaparak görevinden alınacaktır, aynı zamanda Saltanat Taraftarları ile her zaman iç içe olarak da Atatürk’ün karşısında yer alırken Mersinli Cemal Paşa ise ileride Damat Ferit Paşa hükümetinden sonra Mustafa Kemal Paşa’nın dirayeti ile başlatılan Ali Rıza Paşa hükümetinin Savunma Bakanı olacaktır. Bu dönemde, bir başka Vahdettin akrabası olan Damat Şerif Paşa, Damat Ferit Paşa’nın hükümetinde İçişleri Bakanı iken yeniden Ali Rıza Paşa Hükümetinde de İçişleri Bakanı olmayı sürdürmüştür. İçişleri Bakanı Damat Şerif, Kemalistleirn yani Milliyetçilerin kuyusunu kazarken de Mersinli Cemal Paşa, bu durumu gizleyerek sürekli olarak Temsil Heyetini oyalamaya çalışmış, çeşitli bildirilerle ve çalışmalarla Refet Bey’den Kazım Karabekir’e kadar pek çok ad Temsil Heyeti’ne karşı çevrilmeye çalışılırken de iç isyanlar hazırlanmıştır. Unutulmamalıdır ki bu dönemde, Havza Genelgesine dahi, Mustafa Kemal dışında kimse imza atmamıştır, Refet ve Rauf Beyler dahi sadece parmak basmıştır. Bunun nedeni ise yakalandıkları taktirde, zorla yaptırıldığını söylemektir. Bu örnekler dönemin ruhunu ve genel durumunu yansıtmak için savaş başındaki Vahdettin Politikalarını ve seçimlerini, etkilerini şu ana kadarı ile kısmen yansıtmak için verilmiştir.

Padişahın sustuğu işgaller sırasında halk…

Damat Ferit Paşa’nın hangi kararları altında Padişah Vahdettin’in imzası var der iseniz, Mustafa Kemal Paşa’nın görevden alınması, idam fermanı, madalyalarının ve unvanlarının alınması, rütbelerinin sökülmesi, Hilafet Ordusunun kurulması ile Milliyetçilere saldırılmasına kadar her kararda imzası vardır. Ayrıca Vahdettin’in tek ümidi ise İngilizlerdir, bunu ise pek çok delilden birisi olan İngiliz Yüksek  Komiseri Richard Webb’in anılarından bilmekteyiz.

Damat Ferit Paşa, İngiliz Yüksek Komiseri Richard Webb’i ziyaret ederek şöyle söylemiştir.

“Allah’tan sonra tek ümidimiz, benim de Padişahın da İngilizlerdir.”

Damat Ferit Paşa’nın Hainliği ve Vahdettin  Bağlantısı

Mustafa Kemal Paşa, Temsil Heyeti Başkanı olarak Vahdettin’in Damat Ferit Paşa’yı Sadrazamlıktan almasını istemiştir, bu dönemde tüm Türkiye’den, her il ve ilçeden, beldeden telgrafhanelerden, İstanbul’a telgraf fırtınası estirilerek bu istek yinelenmiştir. Mücadelenin başında bulunulan 1919 yılında, Vahdettin bu isteği yerine getirmemek için elinden geleni yapmıştır. Ancak telgrafların hiç birisine cevap verilmemiştir, bu dönemde Atatürk, Nutuk’ta da belirttiği üzere 1919’da mücadele yeni iken, Cumhuriyet fikrinden bahsetmek de Padişahı ihanet ile suçlamak da uygun düşmediği için Damat Ferit hedef alınmış ve saraya telgrafların hükümet tarafından ulaştırılamadığı gibi inandırıcılığı olmayan bir yalan ile iktidarı değiştirmeyi hedeflemiş, İstanbul Hükümeti ile de iletişimini keserek, daha ılımlı olduğu düşünülen Ali Rıza Paşa hükümetini başlattırmıştır.

İstanbul Hükümeti ile olan pazarlıklardan, Ali Kemal Paris’e gitmeyecek!

Bir süre sonra Damat Ferit Paşa’nın ikinci kez Sadrazamlığa getirildiği tarihte, meclis-i mebusan açılmıştır ki yeni bir iktidar seçileceği bellidir. Mustafa Kemal’in amacı Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Grubunun kendisini başkan seçerek iktidara getirmesi ve Misak-ı Millinin böylece onaylanmasıdır, ilk baştaki amacı ise meclisin Anadoluda toplanmasıdır, bu süre içerisindeki ayrıntılı isyanlara, örneğin Anzavur olaylarına, Köprülülü Hamdi Bey’e, Şeyh Recep Olayına ya da Şeyh Muhsin-i Fani unvanına sahip Aydın Milletvekili Hüseyin Kazım Bey’e,  Ali Galip olayına veya Abdülkerim Paşa’nın 25 eser-i cedit (büyük kitap halindeki dosyalar) doldurtan 8,30 saat süren İstanbul’dan arabulucuk çalışmalarına, Yunus Nadi Bey’in arabuluculuk çalışmalarına ve dahasına konudan sapmamak adına değinmemekle birlikte, bu konular da ayrı ayrı olarak ilerleyen süreçte farklı adlarla anlatılabilir.

Yunan işgal güçlerinin gösterdiği zulüm.

Meclis-i Mebusanın açık olduğu bu tarihlerde, Damat Ferit Paşa 2. kez Sadrazamlığa getirildiğinde, vekillerden Kazım Bey’in bu durumu “ihanet ve saltanatın sonu, milletin çöküşü” olarak nitelemesi sonucu Vahdettin’den “Ben istersem, Ermeni Patriğini de Rum Patriğini de Hahambaşını da getiririm.” demiştir. Bu cümleleri, Meclis-i Mebusan İngilizler tarafından işgal edilecekken Malta’ya sürgün edilecek Rauf Bey’e (Orbay) “Millete bir sürüdür, ona da bir çoban lazımdır, o da benim.” sözleri ile bağdaşmaktadır. Bütün yazı boyunca da alınan kararların, yaşananların ve onların arasındaki anıların farklı kişilerden farklı zamanlarda aktarılmasına ve hatta farklı ülkelerden, yetkililerinden dahi aktarılmasına rağmen belirli bir tutarlılığı olduğu unutulmamalıdır.

Yazının ilerideki serisinde, anıların azalması ile daha somut olaylara değinilecektir ancak tüm yazı boyunca uzunca değinilen asıl konu, Vahdettin eğer bir hain değil ise neden bunu söyleyemedi, Alman Kayzeri, Avusturya-Macaristan İmparatoru gibi ölemedi, tam 5 kere bir hain olan Damat Ferit’i neden Sadrazamlığa getirdi, neden kararlarını imzaladı bunlar sorgulanmalı, hatta Anzavur Ahmet, ayaklandığında neden ona ve yandaşlarına kendi eliyle askeri nişan taktı, bu durumlar nasıl Damat Ferit’in de desteği ile propagalandaştırıldı iyice sorgulanmalıdır, söylenenler ışığında okuyucu bunu yapacak ve sonraki yazılarla öğrenecekleri ile de daha iyi anlayacaktır.

Politik Deli

28 Kasım 2017

 

1 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*