Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin Hain Miydi, Çocukluğu ve Kişiliği – 1

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in gerçekte kim olduğu ya da olmadığı konusunda yapılan tartışmalar günümüzde dahi sürmektedir. Bu konuda sunulan görüşler temelde iki ayrı sonuca çıktığı gibi çeşitli gerekçeler sunulmakta ancak bu gerekçelere siyasi görüşler de dahil edilmektedir. İmparatorluğun Başkenti bombalanmaktayken tahta çıkan Son Osmanlı Halifesi Sultan Vahdettin’in ise bir hain olup olmadığı konusunda yazılacak bu yazı dizisinin ilk sayısında, kendisinin kişiliğine, yaşayış biçimine ve tahta çıkış sürecine değinecek, sonraki yazı sayılarında da kronolojik olarak ayrıntılar sunulacaktır.

Şehzade Vahdettin Nasıl  Veliaht Oldu?

Son  Padişah Vahdettin, 1861 doğumludur. Sultan Abdülmecid’in 30 çocuğundan 23. sırada doğmuş olan Vahdettin, kendisinden önce tahta geçen 5. Mehmet Reşat ve 2. Abdülhamid gibi Sultanların küçük kardeşidir. Sultan Vahdettin’in kişiliğini ise yaşadığı bu saray havası derinden etkilemiş ve ileride izleyeceği politikaların da mimarı olmuştur. Bebekliğinin 4. ayında Babasını, kısa bir süre içinde de gene Annesi Gülistu Hanım’ı kaybetmiş ve yetim kalmıştır. Buradaki yetimlik elbetteki bir köylünün ya da işçinin değil bir soylunun yetimliğidir. Sultan Vahdettin, çocukluğu boyunca saray cinayetlerine, entrikalarına, komplolarına ve tahttan indirilmelere, rejim değişikliklerine tanık olmuş, bu durum da onun kişiliğini derinden etkilemiştir. 1. Meşrutiyetin ilanı sırasında yaşanan kargaşayı görmüş, İstanbul’a gelen Rus ordusunun seslerini duymuş, abisi 2. Abdülhamid’in baskıcılığını görmüş, kendi ordusuna güvenmek yerine tahtını korumak için İngiliz Donanmasını İstanbul’a davetine tanık olmuş, Avrupa’daki İttihatçı Ahmed Rıza ve Doktor Nazım gibi kişiliklerin çalışmalarının etkilerini yaşamış ve nihayet 2. Meşrutiyet ile saray gücünün iyice devrildiğini görmüş, bu sırada abisi 2. Abdülhamid’in kendisinin de kardeşi olan bazı kişileri öldürttüğünü, bazılarının cenazesine dahi insanların korkudan gidemediğini anlamıştır. Sultan Vahdettin bu şiddetli ve kasvetli bir havada, korkunç olaylara eşlik eden bir ruha sahip olarak, Saraydaki pek çok harcanabilecek ve sırası gelirse diye bekletilen bir önemsiz alternatif olarak yetimliği boyunca yaşamıştır ancak yaşadıkları 2. Abdülhamid’in indirilişine kadar olanla da sınırlı değildir, kişiliğini yaratan bu olayların asla değişmeyeceğini onda kanı olarak yaratan olaylar devam etmiştir.

5. Mehmet Reşat’ın Padişahlığı ve Halifeliği sırasında, Veliaht olan Yusuf İzzettin Efendi, 1916 yılında intihar etmiştir ya da bazı kaynaklarda geçtiğine göre İttihatçılar tarafından onlara karşı bir figür olduğu için öldürülmüştür. Bunun üzerine ise Vahdettin, Veliaht Vahdettin olmuştur.  İttihatçıların, hiç bir zaman saray için hazırlanmamış ve padişah olmasına dahi ihtimal verilmemiş, bu yüzden de gerekli eğitimi almamış, yetim olarak büyümüş sinik birisini Veliaht olarak görmek istemesi doğaldır, suikast düzenlenmemiş olsa dahi durumun onların işine geldiği de gözden kaçırılmamalıdır. Keza, 2. Abdülhamid’in tahta çıkışı da aynı gerekçeler ve nedenler ile gene Türk Ordusundan Paşalar ile İngiliz Elçiliği tarafından hazırlanmıştır, nitekim İngilizler de çok geçmeden Ruslara karşı destekledikleri 2. Abdülhamid’den Kıbrıs’ı satın almış,  Mısır’ı ise savaşsız ilhak etmiş, Süveyş  Kanalı açmıştır, 2. Abdülhamid ise Süveyş Kanalından hisse senedi alarak bu duruma ortak olmuştur.

Vahdettin yaşadığı tüm bu kargaşanın köşe taşları olan abilerinden 2. Abdülhamid, 5. Mehmet Reşat ve Amcası Abdülaziz gibi örneklerin tahttan indirilmesi ve Abdülaziz’in öldürülmesi ile ilgili olarak korku duyduğunu ve bu olayların onu etkilediğini Adliye Nazırı İbrahim Bey’e şu şekilde açıklamıştır;

“Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiçbir şeyden korkmam. Fakat pek ağır bir vazife üstlendim. Allah’tan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır. Siz böyle şeyleri anlarsınız. Odaların birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde babam vefat etmiş, birinde amcam yahut kardeşime bir şey olmuş. Elhasıl biri feci, biri ruhperver… Bunları gördükçe korkuyorum.”

Sultan Vahdettin Han, Saray Selamlığında…

1916 Yılında Veliaht olan Vahdettin, veliahtlık görevi sırasında Yaveri Mustafa Kemal ile birlikte Avusturya-Macaristan  İmparatorluğuna ve Almanya İmparatorluğuna ziyaretler düzenlemiştir. Bu dönemde, Osmanlı Devleti’nin siyasetini anlamak için nesilden nesle süren yenilgilerin ve karanlığın yarattığı psikolojik etki de bilinmelidir. Vahdettin’in yaptıkları ile ilgili olarak kendisinin psikolojisini yaratan olaylar incelendiği gibi Osmanlı Siyasetine yön verenlerin de psikolojisi ayrı olarak gene incelenmelidir. Konu gereği Vahdettin’in merkez alınacağı bu yazı dizisi okunurken, İttihat-ı  Terakki Fırkasının yöneticilerinin açısından da bakılmasına tarihi anlayabilmek adına dikkat edilmelidir. Bu dönemde, bahsi geçen tüm etkiler ve bitmek bilmeyen kargaşadan dolayı iki ucu da aynı yere çıkan bir tartışma vardır.

Sultan Vahdettin’in Birinci Dünya Savaşı Hakkındaki Görüşleri

İngilizlerin mi yoksa Almanların mı Yanında Savaşa  Girmeliyiz? Bu soru, Osmanlı İmparatorluğunda senelerce tartışılmıştır, örneğin İttihat-ı Terakki’nin Maliye Bakanı Cavit Bey, savaşı İngiltere’nin kazanacağını düşünerek onları desteklemektedir, Osmanlı İmparatorluğundaki casusları ile Avrupalı Güçler, bir paylaşım savaşına seneler önce zaten başlamıştır. Bu savaşa, Bağdat Demiryolu Savaşı en büyük örnektir. Bağdat Demiryolu Savaşı, Edward Mead Earle tarafından yazılmış bir kitap olarak bu konuya değinmektedir. Aynı dönemde, Prof. Dr. Nauman da Almanya’dan gelerek Osmanlı İmparatorluğunun bir Alman sömürgesi olup olamayacağını bilimsel incelemelerle denetlemiştir. Osmanlı İmparatorluğunun yöneticilerinde, kendilerinin küçük bir devleti ve güçsüz bir milleti temsil ettiği inancı Avrupalılar tarafından yüzlerce yıl süren bir geri kalmışlıkla nakşedilmiştir.  Bu yüzden, savaşa girmenin son çare olduğuna inanan Osmanlılar, savaş gününde kimin yanında olacaklarını uzun uzadıya tartışmıştır. Aynı şekilde, Cavit Bey, anılarında İngiliz Sefaretine gittiğinde savaşa İngilizlerin yanında girmenin artık mümkün olmadığını anladığını da yazmıştır.

Sultan Vahdettin’in Kılıç Töreni

Bunun nedeni, kendisine bir ilgi dahi gösterilmemiş olmasıdır, bunu çok geçmeden ortaya çıkacak olan Syces-Pycot Anlaşması kanıtlayacaktır. İttihat-ı Terrakki’den Enver Bey, bu dönemde henüz önemli bir ad değildir ancak bahsi geçen Casus Savaşında, Almanya’da Askeri Ateşe olarak bulunduğu sırada, Almanların tarafına çoktan geçmiştir. Wilhelm tarafından Osmanlı aynı dönemde “Enverli” olarak çağrılmaktadır. Talat Paşa’ya yaptığı suikast tehditleri ile önce Albaylığa ardından Generalliğe yükseltilmiş, Paşa unvanı verilmiş ve sonra da Saraydan Naciye Sultan ile evlenerek Osmanlıların Almanya tarafında savaşa girmesine gidilecek yol açılmıştır. Bütün bunları ise Balkan Savaşlarında, Bulgarların boşalttığı Edirne’ye erkenden gitmesi ile talep etme hakkını kendisinde görmüştür. Sultan Vahdettin ise 1. Dünya Savaşı öncesinde de sonrasında da Uluslararası Siyasette, bir Almancı ya da Alman Destekçiliğine sahip değildir ancak kendisi de İngiliz Destekçilerinden ve hayranlarındandır. Vahdettin sayı dizisinin ilk parçası olan bu yazıda, bütün bu konulara ayrıntılı olarak eğilmenin amacı ilerideki yazılardaki anlatılacakların daha berrak olarak anlaşılmasını sağlamaktır.

Sultan Vahdettin Han’ın Kişiliği Nasıldır?

Anlatılanların ışığında, Vahdettin’in kişiliğine ve 1918-1923 arasındaki olaylara olan bakış açısına daha fazla yaklaşmak için, 1861-1918 arasında Vahdettin’in yaşadıklarına ve Osmanlının da yaşadıklarına bakmak gerekli olduğundan bilinmesi gereken ayrıntılar aşağıda okuyucuya sunulmaya devam edilmiştir.

36. Osmanlı Padişahı IV. Mehmed’in ilgi alanı ve mesleği hukuktur.  Kendisi bir İslam hukuk uzmanıdır, aynı zamanda bu bağlamda da dört eşi vardır. Daha önce ilk eşine, Emine Nazikeda Hanım’a, başkasıyla evlenmeyeceğinin sözünü vermiştir, kendisinden Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan adında iki kızı olmuş ancak ilk eşine verdiği söze rağmen ikinci, üçüncü ve dördüncü eşlerini de almıştır. Bazı iddialara göre bunun nedeni, ilk eşinin daha fazla doğum yapamayacak olmasıdır ancak her halükarda dört eş durumunun Sultan Vahdettin’in eşine verdiği söze sadık kalmadığını kanıtlamaya yeteceği düşünülebilir.

Sultan Vahdettin, İstanbul’daki sarayında.

Almanlara son derece karşı ve siyasette her zaman İngiliz taraftarlığını benimsemek isteyen Sultan Vahdettin Han’ın kişiliği ise belirli örneklerle şu şekilde incelenebilir.

Doktoru Reşat Paşanın belirttiğine göre çok sağlıklı bir bedeni yoktur, çocukluğundan beri çok önemsenmediği için taht adayları kadar iyi bir geçmişe sahip değildir. Romatizmasından dolayı sağlıklı şekilde yürüyememektedir, çocukluğunda da ağır hastalıklar yaşamıştır. Bir diğer özelliği ise kuşkuculuktur, bunun nedeni bahsedildiği üzere Amcasının öldürülmesi ve iki Ağabeyinin tahttan indirilmesidir. Bu yüzden kendi cebinde her zaman için bir tabanca taşımaktadır. Tek şahit olduğu suikastler ya da tahttan indirmeler de kendi ailesine yönelik değildir. Bu dönemde, Cumhuriyet ve Meşrutiyet yönetimleri güç kazanarak Avrupa’da da aynı durum yaşanırken Osmanlı İmparatorluğu içinde İttihatçılar, Mahmut Şevket Paşa, Resneli Niyazi gibi önemli ve güçlü İttihatçıları öldürmekte hatta daha da ötesinde Kut-ul Amare Zaferini hazırlayan planları çizen Alman Von Der Goltz Paşa dahi öldürülmekteydi. Bazı kaynaklarda, Von Der Goltz’un her ne kadar tifodan dolayı öldüğü söylense de bu konuda şüpheler vardır. Haliyle Vahdettin’in şüpheci olması doğal karşılanmalıdır.

Sultan 5. Mehmet Reşat

Vahdettin’in bir sağlığındaki sorunlar ve kuşkuculuğu yanı sıra bir diğer özelliği de muhbirliğidir. Abisi 2. Abdülhamid’e her zaman için muhbirlik yapmıştır ve bu durum ona karşı da bir ön yargı yaratmıştır. Madrid’de bulunan İngiliz Büyükelçisi, Lord A. Harding 9 Temmuz 1918 tarihli yazısında,  Vahdettin’in 2. Abdülhamid’in etkin bir casusu olduğunu belirtmiştir. 9 Temmuz 1918 tarihli bu telgrafın ise gönderildiği gün ayrı önemlidir çünkü Vahdettin 3 Temmuz 1918 günü tahta çıkmıştır, İngiliz  Dışişleri Bakanlığının 30 Ekim 1918 tarihli Mondoros Ateşkes Anlaşması için Vahdettin hakkında gerekli bilgileri toplamaya başladığı aşikardır. İlk önem verdikleri konunun Vahdettin’in İngiliz mi yoksa Alman destekçisi mi olduğu da kolayca tahmin edilebilmelidir.

Sultan Vahdettin’in bir diğer özelliği ise Türkçeyi iyi kullanabilmesidir. Konuşmaları düzgün, yalın ve düşüncesini güçlü ifade edebilen bir yapıdadır. Başkatibi Ah Fuat Bey kendisinin yazısının ve konuşmasının iyi olduğunu belirtmiş, fıkıhla ilgilendiğini söylemiştir. Mustafa  Kemal de Vahdettin’in düşüncelerini açık ve yetkin bir şekilde ifade ettiğine Almanya Gezisinde tanık olmuştur.

Sultan Vahdettin’in özelliklerinden birisi de kurnaz olmasıdır. Başkatiplerinden Halit Ziya Uşaklıgil’in belirttiğine göre bazı kişilerle gizli olarak görüşmektedir. Kendisine gelen mektupların saray görevlileri tarafından açılmasını istememiştir. Uşaklıgil, kendisini gizli işlere düşkün olmakla nitelemiş ve entrikacı, kurnaz olarak nitelemiştir. Hükümet iletişiminde ise Başkatibi Fuat Bey yerine Refik Beyi (Karay) kullanması da Osmanlı Devletinin geleneğine aykırı olduğu gibi bir ihtimal 2. Abdülhamid dönemindeki etkinliklerinden kalma bir alışkanlık olabilir.

İzmir’in işgalinde azınlıklar ve geçit töreni…

Kurnazlığı ve muhbirliği ile bağlantı olarak iyi bir oyuncudur. Kendisi Mustafa Kemal’e karşı İngiliz Muhipleri aracılığı ile Şeyh Recep olayı gibi komplolar tertiplerken Mustafa Sabri Efendi gibi Şeyhülislamlar aracılığı ile Kuva-i Milliyecileri Bolşevik, dinsiz ve İttihatçı ilan eden bildiriler dağıttırmıştır. Bir yandan da bahsedildiği üzere İngiliz Muhipleri ile ilişkilerini de son derece gizli yürütmüştür, söz konusu cemiyetin lideri gerçekte Rahip Frew olmasına rağmen görünürdeki lideri Sait Molla’dır. Kendi evinde Kuva-i Milliyecilerin eline geçen mektup taslakları ile de bu gerçek ortaya çıktığında 8 Kasım 1919 günü İstanbul  Gazetesine verdiği röportajında bu durumu reddetmek istemiştir. Mektuplarında, Sultan Vahdettin ile birlikte yürüttüğü etkinliklerden bahsettiği gibi Kuva-i  Milliyecilerin kendisini takip ettiğini ve bazı geceler cadde başında kendisini bekleyenler olduğunu belirterek Rahip Frew’dan da taşınmak için para istemektedir. Bu ayrıntılar, dönem içerisinde yürütülen etkinliğin ve mücadelenin ayrıntılarının, psikolojisinin ve koşullarının anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Vahdettin’in oyunculuğuna yani rol yapma yeteneğine ve kurnazlığına farklı örnekler ise Mazhar Müfit (Kansu) ve Lütfi Simavi Bey tarafından aktarılanlarla da verilebilir. Anlattıklarına göre Ahmet İzzet Paşa’ya sağlığı yerinde olmasına rağmen görüşmek istemediği için hasta rolü yapmıştır, kendileri buna tanık olduklarını farklı zamanlarda belirtmiştir. Aynı zamanda Meclis-i Mebusan İstanbul’da toplandığında da Mazhar Müfit Bey ile yaptığı görüşmede,  Ankara’ya olan sadakatini bildiği için Mustafa Kemal’e idam fermanı vermemiş, Kuva-i Milliye’yi yok etmek için mücadele etmemiş gibi “Kuva-i Milliye tacımın prılantısıdır. Mustafa Kemal Paşa nasıldır, afiyetlidir inşallah, ne zaman dönecek?” gibi cümleler kurmuştur. Halbuki, fırsat bulduğu ilk anda Abisi 2. Abdülhamid gibi Meclis-i Mebusan’ı yasadışı şekilde kapatan Sultan Vahdettin Han’ın Kuva-i Milliye’yi ya da Milli İradeyi kendisine bir nimet olarak görmesi mümkün değildir.  Kuva-i Milliyenin en büyük hukuki dayanaklarından birisi de Milletin Meclisi kapalı olduğu için 30 Ekim 1918 tarihli Mondoros Ateşkes Antlaşmasının milletçe onaylanmamış ve hukuka aykırı olarak da işgallerin gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu bağlamda, meclisin açık olması, açılması, seçimlerin yapılması ile aynı meclisi kapatan birisinin o meclisi açtıran unsurlara karşı idam fermanı vererek bir yandan da özel görüşmelerde övgü dolu cümleler kullanması, rol yapma yeteneğinin bir parçasıdır.

Vahdettin Han Cuma Namazı Çıkışı…

Sultan Vahdettin Han aynı zamanda iyi bir babadır ve çocuklarının geleceğini önemsemektedir. Aynı zamanda ciddi bir para ve lüks düşkünlüğü vardır, kişilik özellikleri daha ayrıntılı olarak yazı serisinin devamında okuyucu tarafından kolayca fark edilecektir. Lütfi Simavi Bey’in “Vahdettin Efendi’nin Paraya Karşı Olan Aşırı Sevgisi” adlı yazıları saraydan birinci tanığı olarak görüleceği gibi Tarık Mümtaz Göztepe’nin Osmanoğullarının Son Padişahı, Vahdettin Mütareke Gayyasında kitabı da örnektir. Kendisinin lükse ve zenginliğe olan düşkünlüğü San Remo’da geçirdiği zamanlarda psikolojik olarak daha da bariz şekilde hissedilecektir.

Sultan Vahdettin Han’ın Yaşam Biçimi Nasıldır?

Kendisi bir fakih yani İslam Bilgini ve 118. İslam Halifesi olmasıyla birlikte dindar olsa dahi bağnaz değildir. Yaşam biçimi batı kültürüyle ve değerleriyle bağdaşıktır, aynı özelliklere ülkemizde sıkça siyasi tartışmalar ile “İslamcı” bir profil ile anılan 2. Abdülhamid de sahiptir. Osmanlı Ailesi 18.yy sonlarından itibaren Batı Değerleriyle Islahat Dönemi içerisinde barışık ve bağdaşık bir hale gelmiştir. Giyim kuşamları, devlet daireleri, okullar, kanunlar ve yönetim biçimi buna göre düzenlenirken Osmanlı Operası (Mızıka-i Humayun) kurulmuş, kızlar ilk kez okutulmuştur. Ancak bu değişim sadece İstanbul’un bir kısmında ve Osmanlı Ailesinde sembolik olarak yaşanmış, Anadolu, Trakya halkları ihmal edilmiş, kendi kaderine terk edilmiştir. Diğer bir değiş ile Sultan Vahdettin de bu bağlamda Avrupai bir yaşamın sahibidir.

Rukiye Sabiha Sultan düğününde.

Sultan Vahdettin’in Avrupai yaşama sahip olması ile ilgili olarak kanıtlanmış sunumlardan bazıları şunlardır; Osmanlı Sultanlarının sakal bırakması devletin kuruluş aşamasında bir gelenek olmasa dahi Bektaşi Geleneklerin giderek terk edilmesi ile başlayan Şeyhülislamlar Devrinde bir gelenektir. Yavuz Sultan Selim’den sonra sakal bırakmamış ikinci Sultan, Vahdettin’dir. Enver Behnan Şapolyo’nun “Osmanlı Sultanları” kitabına göre kendisi “Ben büyük ceddim Yavuz Sultan gibi sakal bırakmayacağım çünkü sakalımı kimsenin eline verme niyetinde değilim” sözlerini söylemiştir.

Kendisinin alkollü içeceklerle arası iyidir. İçki içme alışkanlığına sahip olan Sultan Vahdettin için Tütüncübaşı Şükrü Bey sürekli olarak “konyak” aldırttığını söylemiştir. HMS Malaya zırhlısı ile Malta’ya gittiği zaman 20-22 Kasım 1922 tarihleri arasında İngiliz İmparatorluğu tarafından karşılanan masrafları 5 İngiliz  Lirasıdır. Sadece iki gün içerisinde o döneme göre büyük bir masraf olmasının nedeni, bu günlerdeki ruh hali olabileceği gibi söz konusu alkolün lüks olması da olabilir. Almanya ziyareti sırasında ise Müttefik İmparatoru olan Wilhelm şerefine henüz Veliaht Prens iken Şampanya kadehi kaldırdığı kayıtlarda geçmektedir.

Bununla birlikte Sultan Vahdettin Han açık fikirlidir, bu yanları ile kendisinden sonraki Halife olan Abdülmecid Efendi’nin gelişmiş entellektüel haznesini, zevklerini ve kişiliğini de yansıttığı gibi dönemin Osmanlı Ailesinin çağdaşlığını da yansıtır. Kendisi San Remo köşkünün alt katındaki misafir odasında çıplak bir kadın tablosuna sahiptir. Misafirlerini bu tablonun altında ağırlamıştır, bu yanıyla son Halife Abdülmecid’in kendisinin bizzat çizdiği çıplak kadın resimlerini ve harem resimlerini de yansıtmaktadır.

Sabiha Sultan ve kızı Neslişah Sultan…

Açık görüşlülüğüne bir diğer örnek ise ailesindeki kadınlara verdiği önceliktir. Kızlarına herhangi bir baskıcılık ile yaklaşmamış aksine o döneme göre büyük bir özgürlük sağlamıştır ancak unutulmamalıdır ki bu özgürlük sadece kendi ailesinin kadınları için geçerlidir, günümüzdeki Suudi Arabistan Krallık Ailesindeki hanfendilerin Avrupa ülkelerinde verdikleri eğlence etkinlikleri ile ülkelerindeki kadınların hali arasındaki bağlantıyı okuyucuya burada hatırlatmak gerekmektedir. Kızlarından Ulviye Sultan,  İsmail Hakkı Bey ile evleneceği için gelenek gereği düğünden önce Osmanlı Ailesinden bir kadını görmesinin yasak olmasına rağmen, Sultan Vahdettin kızını müstakbel kocasıyla önceden görüştürmüştür. “Son Padişah Vahdettin” kitabında bu olay şu şekilde anlatılmaktadır;

“İsmail Hakkı Beyefendi’ye Harbiye Nezareti’nden resmi bir yazı geldi… Veliaht Vahdettin Efendi, Çengelköy’de köşküne çağırıyordu. İsmail Hakkı’yı bir korku aldı! Acaba kızıyla buluştuğunu haber aldı da buna kızacak, danlacak mı endişesi içinde salonda beklerken Vahdettin Efendi girdi içeriye… Selamlaştıktan sonra oturdu hiç konuşmadan. Bir sigara içti ve birden ayağa kalkıp çıktı odadan… Garip bir durumdu bu ve İsmail Hakkı’nın yüreği küt küt atıyordu! Az soma bir de baktı ki, Vahdettin, yanında kızı Ulviye Sultan’la beraber tekrar içeriye giriyor. İşte kızım müstakbel kocan!”

Bu görüşmenin kendisine göre de bir estetiği ve romantizmi olduğu, dönemin geleneklerine göre son derece yenilikçi olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte, Osmanlı Ailesi Batılılaşma ile birlikte geleneksel olarak yaşamayı sürdürmemiş, söylendiği gibi bu durum kıyafetlere de yansımıştır. Vahdettin’in sakal bırakmaması gibi Batı Ülkeleri ayarına gelmek adına görünüşteki değişikliklerden payını Saray Kadınlarının görünüşleri de almıştır. Kısmen içi boş denilebilecek bu değişim halka ve düşünceye yansımadığı sürece sadece bir salon prestiji olarak nitelendirilebilir. Bu dönemde saray kadınları herhangi bir şekilde kapalı bir giyimi benimsememiştir, aksine dekolteli kıyafetlerle dönemin çağdaş eğilimini takip etmişlerdir. Yurt dışında çekilen fotoğraflarda da görülebileceği gibi saray kadınları, başları açık olarak tamamen Avrupalı kıyafetler içerisinde bazen de dekolteli kıyafetlerle yaşamlarını sürdürmüştür. Vahdettin’in torunlarından Neslişah Sultan, Hümeyra Sultan, Hitebullah Necla, Hanzade Sultan ve kızları Sabiha Sultan ile Ulviye Sultan, ikinci eşi Müveddet Hanfendi her fotoğrafında başı açık olarak, özgürce gezerek ve Avrupalılardan ayırt edilemeyecek bir görünümde yaşamlarını sürdürmüştür. Bu durum, Osmanlı Ailesinin yüz elli yıllık yenileşme çabasının halka yansımasa da en azından sarayda görülen gelenekleşmiş yapısı kadar Sultan Vahdettin’in de aynı yapıda olmasıyla ilgilidir.

1922 Kasım’ında Halife seçilen Sultan Abdülmecid Efendi Kızıyla…

Vahdettin’in yaşam biçimi ile ilgili olarak denilebilir ki kendisi içki içen, çıplak kadın tabloları bulunduran, ailesini seven, kızlarına ve eşlerine özgürlük veren bir kişi olmakla birlikte, beste yapan birisidir. Yaşam biçimindeki bir diğer konu ise Sultan  Vahdettin’in aşk ilişkileridir. Bahsedildiği üzere ilk eşi Nazikeda Sultan ile evlendikten sonra başka bir kadınla daha evlenmeyeceğine söz vermiştir. Yedi yıl boyunca başka kadınlarla evlenmese dahi gizli bir şekilde başka kadınlarla birlikte olmuştur. Yılmaz Çetiner aynı durumu Son Padişah Vahdettin kitabında şu cümleler ile anılar üstünden aktarmıştır; “Vahdettin Efendi, tıpkı babası Sultan Abdülmecit ve Ağabeyi Sultan Abdülhamit gibi kadınlara düşkündü… Yemin ettiği için bir başka kadını nikahına alamıyordu, ama gizli gizli kısa süreli aşklar yaşıyordu…” Buradan da diğer evliliklerinin yaşanabilmesi için geçen sürede bazı olaylar yaşandığı ve neden dört eş alındığı anlaşılabilecektir.

Sultan Vahdettin Han’ın Padişah Olduğundaki Duyguları

3 Temmuz 1918 günü abisi 5. Mehmet Reşat ölmüş, ertesi gün 4 Temmuz 1918 günün de Sultan Vahdettin tahta çıkmıştır. Yazı boyunca anlatılanlardan anlaşılabileceği gibi Sultan Vahdettin ne tahta çıkmaya hazırdır ne de taht için bir eğitim almıştır. İttihatçılar tarafından pasif görülerek Veliaht yapılmış, hiç hesapta olmayan bir yenilgiye ve batışa doğru da tahta çıkmıştır. 58 yaşındayken tahta çıkan Sultan Vahdettin, taht günü Şeyhülislam Kazım Musa Efendiye şöyle söylemiştir.

“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemâle erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle (Abdülmecit Efendi) hangimizin evvel gideceğimiz (öleceğimiz) belli olmadığından bu makamı beklememekteydim. Fakat takdiri ilahi ile bu ağır vazifeyi üstüme aldım. Şaşırmış bir haldeyim. Bana dua ediniz!” demiştir.”

Ancak buradaki şaşkınlığı sadece tahta çıkış olarak yorumlamak yerinde olmayacaktır. Sultan Vahdettin, 1916 yılından beri Veliahttır, iki yıl sonra ise tahta çıkmıştır, kendisinin şaşkın olmasının bir diğer nedeni ise Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu haldir. Tahta çıktığında başkent bombalanmaktadır, Ruslar her ne kadar çekilse ve Osmanlı Ordusu Hazar’a kadar ulaşmış olsa ve Mustafa Kemal Paşa tarafından İngilizler “Katma Zaferi” ile Hatay önlerinde durulmuş olsa dahi savaşın gidişatı Almanların “Bahar Saldırısı” adını verdikleri Paris’e ulaşma planlarının işe yaramaması ile belli olmaya başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi en uzun savaş planı Almanlara ait olarak sadece 9 yıldır, dünya ilk kez topyekün bir savaşa girmiş, sivil ya da asker fark etmeksizin dünyanın her yerinde yaşanan bir savaş tam dört yıl sürmüştür.

Argonne Ormanı, Fransa, 1918, Savaştan Bir Kesit…

İlk kez tank, zehirli gaz ya da zeplin gibi silahlar kullanılmıştır. Almanlar Paris’e gidememiş olsa dahi savaş sonunda Fransız topraklarının içindedir yani Britanya Cephesi de Berlin’den bir o kadar uzaktır ancak Alman Donanması, Britanya kadar güçlü değildir. Ticarette ve üretimde Britanya sömürgeleri ile üstün durumdadır ve bütün dünya şiddetli bir savaş yorgunluğu içindedir. İşte bu sırada, çok kısa bir süre içinde barış anlaşmaları imzalanırken unutulacak ancak savaştan kurtulmak isteyen herkesi ve her kesimi ilgilendire süslü bir laf icat olunmuştur. O da Wilson İlkeleri! Bu ilkeler hem Almanların hem de Türklerin kalbini okşamış ve temiz olacağına inanılan adil bir barış ümidi ile dört yıldır dünyaya kan kusturan savaştan kurtulma ümidini güçlendirmiştir. Türk Kurtuluş Savaşında da hiç bir zaman uygulanmayacağı ve uygulanamayacağı dünden belli olan bu ilkeler önemli bir uyutma ve kandırma silahı olarak  İngiliz propagandasını oluşturmuştur. Diğer bir değiş ile Sultan Vahdettin Han’ın şaşkınlığının nedeni budur, savaşta öyle ya da böyle bir şekilde dayanılmış dahi olsa bunun çok sürmeyeceği aşikar olduğu gibi Almanlar, Türkleri umursamadan ayrı bir barış anlaşmasına doğru yol almaktadır. Daha şimdiden, Almanlarla yenemeyeceğimizi tek başımıza nasıl yeneceğiz, sorusu sarayda yankılanmaktadır. İmparatorluğun çöküşü ve kapıdaki düşmanın salyaları Sultan Vahdettin Han’ın ve İstanbul Sokaklarının, Halep çöllerinin, Musul-Kerkük-Bağdat hattında direnen askerlerin hissinde belirmektedir.

Neslişah Sultan, güzelliği ve özgürlüğü ile Mısır’ı büyülerken.

4 Temmuz 1918 günü bu şekilde görevine başlayan Sultan Vahdettin, Başmabeyni Ali Fuat Bey’e “Ben bu işin sonunu hiç iyi görmüyorum, ah bu işin içinden bir çıkabilsek” dediği Tarık Mümtaz Göztepe’nin Vahdettin, Mütareke Gayyasında adlı kitabında geçmektedir. Sultan Vahdettin’in bundan sonraki izleyeceği politikalarda Alman-İngiliz çatışması ile beraber oluşan Alman-İngiliz destekçilerinin çatışması da dikkate alınmalıdır. Bu durumun anlaşılması Sultan Vahdettin Han’ın izlediği politikanın anlaşılabilmesi için ayrı bir öneme sahiptir. Bu dönemde, dünya üzerinde korkunç bir sömürgecilik ile İngilizler tüm dünyaya yayılmış ve onların olmadığı bir kıta, deniz ya da ticaret yolu yok durumundadır, aynı zamanda İngilizler bu sömürgeciliklerine “Uygarlık Getiriyoruz” kulpunu da yapıştırmıştır. Diğer bir değiş ile sömürgelerinde ve kolonilerinde uygarlık yaydıklarını, insanları tedavi ettiklerini, az gelişmiş toplumlara yol gösterdiklerini söylemektedirler, bugün son derece bayağı olan ve pekçe bilinen “Demokrasi getirmek”, “Diktatörü devirmek” gibi işgal ve sömürge bahanelerine benzeyen bu söylemler o dönem daha popülerdir. Bunu anlamak için dönemin telgraflarını okumak yerinde olacaktır. Örneğin, Halide Edip Adıvar, bu dönemde Amerikan Mandasını savunan en ateşli isimlerden birisi olarak Mustafa Kemal Atatürk’e Sivas Kongresinden Amerikan Mandası çıkması için baskı yapmaktadır. Telgrafında da “Amerikanların pek vahşi olan Filipinlerde kurdukları mandaları ile Filipinleri medeni ve üretken bir ulus haline getirdiklerini” söylemektedir. Aynı telgrafında ayrıca “Artık savaşın bittiğini, savaşmanın gereksiz ve boş olduğunu, ulusu kalkındırmak için nice gencin savaş alanlarında şehit düştüğünü ancak pek az kimsenin aydınlatmak için, kitap yazmak için şehit olduğunu” söyleyerek devrin artık siyaset ve uzlaşma yolu olduğunu söylemiştir.

Sultan Vahdettin Han gençliğindeyken…

Bu dönemde Suriye’deki Kongrelerden ve halkoylamalarından da Amerikan Mandası çıkmıştır. Sivas Kongresinde Refet Bey, Rauf Bey Manda fikrini uzun uzadıya savunmuştur. Kongrenin Manda kararını almaması için Mustafa Kemal şiddetle direnmiştir. Bazı yerlerde ve anlarda Kazım Karabekir de manda fikrine sıcak bakmıştır. Bu bağlamda, Manda fikrinin ulusun ve diğer geri kalmış ulusların ne kadar içine işlediğini ve zararsızmış gibi göründüğünü anlayabilirsiniz. Temsil Heyeti’nin İstanbul’daki üyeleri Kara Vasıf Bey, İstanbul’da bir Amerikan heyeti olduğunu ve Sivas’a gelerek Manda fikrini görüşmek istediklerini söyler ve “bizim ekonomik haklarımıza, kültürel, askeri ve siyasi haklarımıza aykırı olmayan ancak onur düşürücü olan manda fikri, Amerikanların ülkemizde eğitimi yaygınlaştırması, sanayiyi ve tekniği öğretmesi, tarımı iyileştirmesi için gereklidir, böylece toprak bütünlüğümüzü korur ve ilerleme sağlarız” fikrini savunmuştur. Mustafa Kemal ise bu görüşlere kananları sert bir dille eleştirerek, hiç bir mandanın bu koşulları sunmayacağını, bu koşulları sunmakta bir çıkarları da olmadığını söyleyerek “Ne kadar müreffeh olursa olsun özgür olmayan bir ulusun uşak olmaktan daha üst bir mevkiye gelemeyeceğinden” bahsetmiştir. İngiliz Mandası, İtalyan Mandası ya da Amerikan Mandası fikirlerine sıcak bakıldığı gibi Sultan Vahdettin Han da ileride anlatılacağı üzere, İngiliz Mandasına sıcak bakmaktadır. Bu, o dönemin siyasi ikliminde bugünkü gibi görülmeyen ve çoğunlukça doğal karşılanan bir durum halindedir. İngiliz hayranı ve destekçisi olarak Alman karşıtı olan Sultan Vahdettin, 20 Kasım 1918 günü Daily Mail gazetesine verdiği demeçte “Eğer ben I. Dünya Savaşı çıkmadan önce tahta çıkmış olsaydım, Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığını mutlaka korurdum.” demiştir.

İstanbul’un işgalinde Fransız Ordusu geçidi.

Aynı gazeteden, Ward Price’a verdiği röportajda ise;

“İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ermenilerin öldürülmeleri…. Kalbimi yaralamıştır. Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır… Şimdi bu sebepten memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri mevcut dostane münasebetleri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım…Diyebilirim ki Türk milleti İngiltere’ye karşı aynı duygularla, hem de umumiyetle çok daha kuvvetle duygulanmaktadır.”

Yukarıdaki sözlerden de anlaşılacağı üzere son paragraflarda da ilk paragraflarda da üstünde durulan İngiliz-Alman çatışması ve bu çatışmadan doğan iki farklı kesime yönelik görüşler, akımlar ve siyasi gruplar bir gelenek haline gelecek ve manda fikrini savunabilecek rahatlıktaki alışkanlığı edinmiştir. Herkesin aklında, Mandanın son çare olduğu varken, Filipinler’e ABD’nin yaptığını iddia ettiği ve propagandasını yaparak dünya üzerinde “işgalsiz manda talepleri” ile yapacağı yayılma düşüncesi diğer sömürgeci ulusların da gündemindedir. Onlar da Hindistan’ı ya da Cezayir’i örnek vererek yaptıkları gelişmeleri ya da iddia ettikleri gelişmeleri savunarak kendilerini kurtarıcı gibi göstererek propagandalarını yapmaktadır. Bu bağlamda Sultan Vahdettin Han için İngilizlerle birlikte olmak bir kurtuluşa giden yolda bir yardımcı, yol gösterici edinmiş olmakla beraber uygarlığın o dönemdeki en güçlü ulusu ile de müttefik olmak anlamına gelmektedir.

Hanzade Sultan, Rukiye Sabiha Sultan’ın kızı.

Kendisinin İttihatçılara olan nefreti de tahta çıkar çıkmaz şaşkın bir haldeyken İngilizlerden ateşkes anlaşması istemesinin nedeni de budur, yani İngilizlere karşı gelmeme isteği, İngiliz hayranlığı ve Alman destekçilerine, Alman taraftarlığına olan karşıtlığıdır. Kendisinin 1. Dünya Savaşı karşıtlığının temel nedeni de aynı şekilde Almanya tarafında savaşa girmeme arzusudur.

Vahdettin Han Yazı Serisinin İlkinden Çıkarılabilecek Özet:

Sultan Vahdettin Han ile ilgili ele alınacak uzun ve kapsamlı yazı dizisinin ilk sayısında, kendisinin kişilik özellikleri, çocukluğu, alışkanlıkları, evliliği, çocuklarıyla olan ilişkileri, eğitimi ele alınmıştır. Bununla birlikte kendisinin siyasi görüşlerini yaratan olaylar ve o olayların içindeki koşullardan, bunlardan doğan siyasi iklimden bahsedilmiştir. Bu siyasi iklimin içeriği iyi bir özümseme gerektirmektedir, aksi halde kendisinin savaş sırasında izlediği politika ve neden hain olduğu ya da kahraman olduğu da asla anlaşılamayacaktır. Bu bağlamda, Sultan Vahdettin Han’ın 1918-1923 yılları arasındaki ilişkileri, politikaları ve özellikle manda isteği, arzusu ve İngilizlerle olan ilişkileri de daha iyi anlaşılacaktır, bununla birlikte bu dönemdeki diğer önemli adların, kişiliklerin de davranışlarının nedenleri, dönemin siyasi iklimini daha iyi yansıtacak noktalarla daha iyi olarak gelecek sayılarda anlatılacaktır.

Politik Deli

21 Kasım 2017

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*