Doğum Günün Kutlu Olsun Şah İsmail Hatayi

Önsöz

Şah İsmail ya da 1. İsmail, pek çok açıdan tartışılan bir Türk Hükümdarıdır.  İran’ın  Türkleşmesinde ve İran’daki Türk egemenliğinin oturmasında önemli bir isimdir, İran Türkleri ile Türkistan Türkleri arasında da iletişimi sağlamıştır, Anadoluya yapılan göçleri durdurarak uzun vadede Osmanlı’daki Türk nüfusunun azalmasına ve çeşitli azınlık sorunlarının da artmasına neden olmuştur, bir başka Türk Sultanı olan 2. Selim ile girdiği mücadele nedeni ile tartışma konusu olan Şah İsmail hakkında, doğum gününü kutlamak ve onu anmak için kendisi hakkında temel bilgileri ve yaşam öyküsünü derleme gereğini, daha sonra yazacağımız çeşitli makalelere de destek özelliğinde yazma gereği duyduk. Türk İnsanının, şiirlerini Türkçe yazmış, Türkçe konuşmuş, Türkçe de savaşmış bu Kahramanın hikayesini bilmesi, yaşatması ve anısını da sahiplenmesi, yurdundan sürülmüş Türk Boylarını, Türkler arasındaki mezhep kavgalarını, tarihte yaptığımız hataları, Türklerin inanış biçimlerini, yaşadığımız coğrafyadaki demografik değişimleri anlamak için önemlidir.

Çöllerin, Dağların ve Nehirlerin Şahı İsmail Kimdir?

Abū l-Muzaffar bin Haydar as-Safavī, tam adı olan Şah İsmail ya da 1. İsmail, 17 Temmuz 1487 günü, bugün Azerbaycan’da bulunan Erdebil şehrinde 530 yıl önce doğdu, doğduğunda Akkoyunlular Devletine ait bu bölgede,  önemli birisi olan Şeyh Haydar’ın babası olması ve Şeyh Cüneyd’in soyundan gelmesi onun için ileride üstünlük sağlayacaktı.  Annesi ise bir Akkoyunlu Ecesi(Prensesi)dir. Alemşah Halime Begüm Akkoyunlu, meşhur bir başka Türk Batur’u olan Akkoyunlu Uzun  Hasan’ın kızıdır. Babası Şeyh Haydar, 1488 yılında, kendisi 1 yaşındayken, Şeyh Cüneyd’i yani dedesini öldürmüş olan Şirvanşahlar Devletine saldırmıştır. Kafkasya’da yaşanan muharebelerle, Şirvanşahlar  Devleti Hükümdarı olan Faruh Yassar yenilir ve Gül Ülkesi Kalesine çekilir. Gül Ülkesi Kalesinde 7 ay boyunca tutsak kalan Faruh Yassar, Şeyh Haydar’a karşı direnemeyeceğini anlayınca damadı olan Akkoyunlu  Devleti Hükümdarı Yakup Bey’den yardım ister. Hatırlarsanız,  Şah İsmail’in annesinin bir Akkoyunlu  Ecesi olduğunu söylemiştik, bu durumda, Şeyh Haydar da Akkoyunlu Devleti ile ittifaklık içindeydi ve Yakup Bey’in eniştesiydi. Diğer bir deyiş ile, Yakup Bey, kendi kızını verdiği damadı ile kız kardeşinin kocası arasında kalmıştı ancak Politik Bilimde bütün bu aile bağları sadece “güç” için aracı olduğundan, aile duygularının ikincil öneme sahip olduğunu hatırlatmamıza gerek yoktur.

Şeyh Haydar’ın daha da güçlenmesinden endişe eden Yakup Bey, kendi devletine ikinci bir rakip çıkmasını istemediği için, Faruh Yassar’a yardım gönderdi, Taberistan vadilerinde, iki ordu tarafından sıkıştırılan Şeyh Haydar da böylece şehit edilmişti.  Şah İsmail, bu olaydan sonra henüz 2. yaşına basmamışken, babasını öldüren Dayısı Yakup Bey tarafından Aannesi, Akkoyunlu Ecesi Alem Şah Begüm ve kardeşleri Sultan Ali ve İbrahim ile birlikte Şiraz Valisi Mensur Pürnak Bey’in sorumluluğuna verildi ve yanına gönderildi. Sultan Yakup, bu olaydan iki buçuk yıl sonra, 1490 yılında eşi tarafından öldürülmüştü, bu olaydan sonraki saltanat kavgasına kadar Fars Eyaletinde, İstahr Kalesinde hapis olarak ailesi birlikte yaşamıştı.

Azerbaycan’ın Erdebil Şehrinde, Türkçe’nin Şairi, Şah İsmail’in Heykeli

Şah İsmail 5 Yaşında ve Savaşın İçinde

Akkoyunlu Devleti Hükümdarı Yakup Bey öldürülünce, hükümdarlık Rüstem Bey’e geçmişti, o ise kardeşi Baysungur ile taht mücadelesine girmiş, bu durumda da hak iddiasını güçlendirmek için çeşitli önemli ailelerden kişilere çocuk olsun ya da olmasın ihtiyaç duyuyordu. Bu durumda da Safevi Tarikatının Şehit Edilmiş Önderi Şeyh  Haydar’ın oğulları, önemli etkenler olarak hala İstahr kalesinde hapisti. Bu durum, Şah İsmail’i beş yaşındayken kardeşleriyle birlikte serbest bıraktırmış ve Güney  Azerbaycan’ın Tebriz şehrine ulaştırmıştır. Dört buçuk senelik böylece bitmişti, Tebriz’e geldiklerinde Rüstem Bey tarafından misafirperverce karşılanmışlardı. Ancak, Abisi Sultan Ali, Baysungur’a karşı yapılan savaşlarda, stratejik zekası ve cesareti ile öyle öne çıkar ki, Rüstem Bey’in ordusu, ondan çok, Şeyh Cüneyd Soyuna, Safevilere yani Kızılbaşlara bağlılık duymaya başlar, bu durumdan endişe duyan Rüstem Bey, Yakup Bey’in yaptığını yapmaya karar verir,  Şeyh Cüneyd’in oğlu Şeyh Haydar’ı öldürttüğü gibi, onun oğullarını öldürerek, Şeyh Cüneyd soyunu bitirmeye.

Bu kararını henüz açıklamamışken, Baysungur’un elini güçlendirmemek için önce Erdebil dolaylarına gitmelerine izin vermiştir. Erdebil’de yeniden Şeyh Haydar zamanındaki gibi güçleneceğinin izlenimini yaratan Kardeşler, Rüstem Bey’i daha da korkuttu, bu yüzden onları Tebriz’e geri çağırdı. Burada, müritlerinden birisinden, Rüstem’in onu öldüreceğini duyan Sultan Ali, kardeşlerini de alarak Erdebil’e dönmek için Tebriz’de alelacele yola koyuldu. Rüstem Bey, durumu öğrenir öğrenmez, Sultan Ali ve kardeşlerinin peşine ordu gönderdi, Erdebil ile Tebriz arasındaki, Şam Esbi çevresinde yakalandıklarında, yaşanan çatışmada Sultan Ali de şehit düştü. Yaşanan çatışmada, kan kaybından şehit düşmek üzereyken korumaları ve kardeşleri yanındayken, henüz bir çocuk olan Şah İsmail’i varisi ilan etmiştir.  Kızılbaşlar yani Safevi Tarikatı, Şah İsmail’in çocuk yaşta, başlarına geçmelerine, Şeyh Cüneyd’in soyundan gelmesi, cesurca savaşan Sultan Ali’nin onu işaret etmesi ve sürekli olarak Akkoyunlular ile çeşitli devletlerin, toplulukların arasında kaldıklarından dolayı önderleri olarak görür, öldürülmek için Akkoyunlu Hükümdarı Rüstem Bey tarafından arandığını öğrendiklerinde, Kızılbaşlar, onu önce Erdebil’de sonra ise Reşt’te gizlemeye başlarlar.

Daha sonra iki kardeş, kendi düşünlerini (felsefelerini) benimsemiş, Safevi tarikatından etkilenmiş ve bu dönemde aralıksız olarak Kafkasya, Azerbaycan ve  İran topraklarında Türk Tarikatları, Hanedanlıkları ve Devletleri olduğundan gene bir Türk olan Lahican Valisi Karkiya Mirza Ali’nin daveti ile Lahican’a gittiler. Lahican’a gittiklerini casuslarından öğrenen Rüstem Bey, iki küçük çocuğu öldürebilmek için Lahican Valisi’nin de kendisine karşı gelemeyeceğini düşünerek, ufak bir güç olan 300 kişilik süvari birliği gönderdi. Ordusu olmayan iki çocuğun, bu sefer ellerinden kurtulması imkansız gibiydi. Lahican Valisi Karyika Mirza Ali, Bey’ine ihanet etmişti, bu durumda öldürüleceği kesin gibiydi, bir çözüm, çare düşünürken aklına, iki küçük kardeşi büyük bir sepete koyup, şehrin ücra bir köşesindeki yüksek ağacın görünmesi zor dallarından birisine bağlayarak, duvarları iç içe bakan evlerin arasına salmak geldi. Askerler, iki kardeşi bulamayınca, Lahican Valisine inanarak, istihbaratın yanlış olduğunu düşünüp,  Tebriz’e, Başkente döndüler.  Bir kaç ay sonra, Şah İsmail’in son erkek kardeşi ve abisi, İbrahim, annesinden ayrı kalmaya dayanamadı, pek çok aile acısı çekmiş olan Annesi, Alem Şah Begüm’e ulaşmak için Erdebil yollarına düştü ve bundan sonrasında politika ile ilgili olarak, Şah İsmail’in geleceğinin de etkisi ile tarihte adı sık geçmemektedir, kardeşi ve ailesi ile mutluca yaşadığını varsaymak yanlış olmayacaktır.

Şah İsmail, genliğini Lahican’da yetişerek geçirmeye başladı, burada Şii olan Mevlana Şemseddin Lahici’den, Kuran, Tefsir, Farsça, Arapça gibi dillerle uğraşılar öğrendi, kendisini ziyarete gelen Kızılbaş tarikatından müritlerinden ise savaşçılığı ve savaş stratejilerini, taktiklerini öğrendi. 1499 yılının Ağustos ayında yanında sadece 7 Sufi ile Lahican’dan çıkma ve Erdebil’e gitme kararı aldı, bu sırada yaşı sadece 12 idi.  Erdebil’de annesini yıllar sonra gördü ancak doğduğu bu şehirde kalamadı çünkü Cakirülü Ali Bey’in, şehrin hakimi olarak korkması ile gösterdiği tepkiden dolayı, şehri terk etmek zorunda kaldı.

Fransız tarihçi ve seyyah Andre Teve’nin Seyehatnamesinde, Şah İsmail Çizimi.

1500 yılına gelindiğinde, Safevi Tarikatının yeniden gücünü toplayabileceğine inanıyordu, Safeviler ya da Kızılbaşlar, inanışları özü ile Türk Ekinini ve Türklüğü, İslamiyet’e yedirmiş, katı kanunları olmayan ve aklı ön plana çıkarak, vayhi arka plana iten inanışlara sahipti, bu özünde, tüm Türklerin inanış biçimiydi, Kızılbaş olmayan, Sünni olarak geçen  Türkler de, bu dönemde Şeriat kanunlarına uygun olarak yaşamıyordu, aynı şekilde aklı ön plana çıkaran, kadın-erkek ayrımının olmadığı ve çoğu Arap seyyaha göre kafir olan bir inanış biçimleri vardı fakat şeklen dahi farklı mezheplere ait olmak, farklı Hanedanlıklara bağlı olmayı ifade ediyordu, bu durumda da, Safevi  Tarikatı ve Hanedanlığı için Sünniler de tehditti.

1500 yılında yayınladığı fetva ile, sözde Osmanlı denetimi altında bulunan Anadolu’nun her yerinden,  Varsak, Şamlu, Ustaclu, Rumlu,Tekelü,Zülkadir, Kaçar, Avşar Türkmen boylarından 7.000 Kızılbaş Süvari, Şah İsmail’e ve onun davasına biat etti. Burada ilginç olan ise, Osmanlı İmparatorluğunun kendi toprakları üstünde bir hakimiyetinin olmadığı gerçeğidir, bölge halkı, Osmanlı Hanedanını değil, şeklen dahi olsa arasındaki farklardan dolayı, Şah İsmail gibi henüz bir devleti dahi olmayan birisinin fetvası ile tercih edebiliyordu, burada “Yatık” yani yerleşik Türkler ile Yürük ya da Yörük yani Konar-Göçer Türkler arasındaki yaşam farkları da etkendir.

Kızılbaş Ordusu ile birlikte, Şah İsmail, Kura Nehrini geçerek, Şirvanşahlar Devleti’ne yürüyerek, Babasının ve Dedesinin intikamını almaya gelmiştir. Çabani Meydan Savaşında, Şirvanşah Ordusu bozguna uğratılmış, Faruh Yassar yenilmiş ve Bakü ele geçirilmiştir. Ardından, Akkoyunlu üstüne yürüdü, Şerur Savaşı’nda onları yendi, Elvend Mirza, bu olay sonrası önce Erzincan sonrasında Diyarbakır’a geçti, burada yeni ordu toplamak istediyse de hastalandı ve 1504 yılında öldü. Şah İsmail tüm bu savaşlar sırasında ise sadece 13 yaşındaydı. 1501 Yazında ise, Tebriz’e girdi, yaşanan bu hızlı yayılımda, Safevi  Tarikatının etkisi ile düşünceleri önemli etkenlerdi çünkü Türkler üzerinde, Kızılbaşlık, onlara kendilerini ifade ediyordu. Bu dönemde, Safevilere karşı savaşacak olan Osmanlı Ordusunun dahi Bektaşi yani Şah İsmail ile aynı düşün’den olduğunu hatırlatmakta dönemin Türklerinin inanışlarını anlatmak için önemlidir. Özünde, Türkler için farkı olmayan bu mezhepler, her iki durumda da, Türkçe ve akılcı şekilde yaşanıyordu ancak Hanedanlar ile Mezhepler, Yürük ve Yatık farkları da bir arada hissediliyordu.

1501 yılında, Tebriz’i ele geçirmesi ile, burada taç giyme töreni düzenlendi ve kendisini resmi şekilde Şah İlan etti. Yaptığı ilk şey ise, Şii mezhebini resmi mezhep ilan etmesi oldu, bunun bir nedeni, kendisi üzerinde küçük yaşta etki bırakan Mevlana Şemsettin Lahica’nın din eğitimi olduğu kadar, politikanın da kendisidir, ideolojik vatandaşlık ile hem Osmanlının içlerine kadar girebilecek bir etki yaratmaktaydı hem de vatandaşları üzerinde dini egemenlik kurabiliyor, vatandaşlarını dönüştürerek de devletine daha bağlı hale getirebiliyordu ancak her iki durumda da, Türklere göre ulusal olmayan İslamiyet dininin çeşitli mezhepleri, öğretileri ve kitabı ile yaşanan tüm savaşlarda, birleşerek kurulabilecek olan Ulusal bir Türk devleti, Cengiz İmparatorluğunda ve Türk geleneklerinde de olduğu gibi Kurultay ile yönetilebilecek, inanç ayrımcılığı yapılmayabilecekken Türkler birbirini çeşitli Hanedanlıklar için öldürdüğü, mezheplerin de buna kılıf edildiği ve daha da durumu kızıştırdığı bir duruma hapsediliyordu, Şah İsmail’in,  Türklerin yaptığı hataların incelenmesi açısından önemli olmasının en büyük nedenlerinden birisi de, Türgişler Makalemizde de belirttiğimiz üzere budur.

Müslüman Araplara Karşı Tengrici Türgişler, okumak için tıklayınız.

Şah İsmail ve İntikamı

Tebriz’in ele geçirilmesi ile Akkoyunlu’dan geri kalan tek kişi Murat Bey, büyük bir ordu topladı, Hemedan şehrindeki Elmakulağı’na otağ kurdu. 21 Haziran 1503 günü yaşanan savaşta, Kızılbaş  Orduları galip geldi, Murat Bey Şiraz’a kaçsa da işe yaramadı, Şah İsmail ve Kızılbaş Ordusu, Şiraz’ı, Irak-Acem’i, Azerbaycan’ı, Fars’ı tamamen ele geçirmişti, Safevi Devleti düşünüyle birlikte tüm coğrafyaya yayılmıştı. 1508 yılında, Bağdat’ı ele geçirdi, 1510 yılında ise Merv’i aldı, bu bölgede Türkistan Devletlerinden Şeybani Kağanlığı ile savaştı, Şeybani ya da Şebek Kağanlığını yenerek, Muhammed Şeybek ya da Şebek  Kağanın Ordusundan pek çok askeri öldürdü, cesetler aranırken Muhammed Şeybani Kağanın da cesedi bulundu ve başı kesilerek Şah İsmail’e getirildi.

Şeybani Hanlığı ile yapılan savaşın minyatürü

Makalemiz, Şah İsmail’in doğum gününü kutlamak ve onu kısaca İran, Azerbaycan ve Kafkasya  Türkleri ile birlikte, Türklerin inanış biçimleri, yaşayış biçimleri ile tanıtılmak için yazıldığından dolayı, Osmanlı İmparatorluğu ile yaşanan Çaldıran Savaşı’nda politik konuları ve yorumları daha sonraki makalelere bırakacağız, kısaca Şah İsmail’in bu dünyadan ayrıldığı 24 Mayıs 1524’e kadar yaptıklarını anlatmaya devam edersek;

Çaldıran Savaşı

1514 Yılında, Osmanlı İmparatorluğu ile savaşıldı, Konar-Göçer halklının savaş sanatı ile yoğrulmuş Kızılbaş  Ordusuna karşı ateşli silahlarla donatılmış çağdaş bir başka Bektaşi Ordusu karşı karşıya geldi, iki taraf da Türk ve iki taraf da özünde Yesevi anlayışıyla dini özgürce ve aklınca yaşıyordu ancak tüm bu coğrafyanın bir hanedanı olabilirdi, Türkler bir kez daha, birbirlerini Hanedan Kavgaları içinde öldürecekleri düzenin içine girmişti, birleşerek Ulusal Birliğe dayalı ve soyluluktan çok zekanın önemsendiği Kurultay Töresi yerine, kanı en çok akıtanın hükmedeceği düzen…

Ateşli silahların üstünlüğü ile kazanıldığı iddia edilen Çaldıran Savaşı’nda Kızılbaş Savaşçılığını aslında, bu durum durduramamıştır, keza Kızılbaşların da elinde, Osmanlının kadar olmasa da dönemin tüfekleri bulunmaktadır ancak bu savaşta özellikle strateji kazanmıştır denilebilir, bu strateji ise sanılanın aksine 2. Selim’den değil Hadım Sinan Paşa’dan gelmiştir, Yavuz’un tüm hayatını hem Safevilere hem de gene bir Türk Devleti olan Memlüklere karşı kurtaran kişidir, Kahire’nin önünü açacak Ridaniye Savaşı’nda El Mukaddam dağını dolaşan Memlük Süvarilerince Sultan sanılarak şehit edilecekti.

Hadım Sinan Paşa, Kızılbaşların, Ordusunun etrafını sarmasına izin vermemiş ve merkeze uyguladığı şiddetli saldırı ile savaşı kazanan tarafı belirlemiştir, Şah İsmail ise bu savaşta son anda şehit olmaktan kurtulmuştur,  Osmanlı İmparatorluğu Ordusu, tüfeklerle yaylım ateşi açınca, kolundan yaralanmış ve atından düşmüştür, Şah’ın atından düşmesi ile ona hücum eden Osmanlı Süvarilerine karşı  Şah İsmail’in yakın askerlerinden Mirza Sultan Ali, “Şah benim” bağırışıyla karşı hücuma geçerek, Şah İsmail’e yönelen dikkati kendisine çekmiştir, bu sırada ise seyislerden birisi ona bir at getirmiş ve savaştan sağ kurtulmasını sağlamıştır. Çaldıran Savaşı’nın kaybı Şah İsmail’in üzerinde olumsuz etki bırakmış ve ruhsal durumunu bozmuştur, bu savaştan sonra bir kez daha savaşa girmemiş ve sadece Beylerini savaşa göndermiştir, iddia edilene göre devlet işlerine eskisi kadar da düşkün değildir, gerçi Türkistan’ın bir kısmını, İran’ı, Kafkasyayı, Azerbaycan’ı ve bir kısım Fırat Nehri ovasını yönetirken, devletinin sınırlarını daha da fazla genişletmesi o an için ne kadar mümkündür tartışılır, yaşadığı dönem süresince de devletine refah sağlamış, yönetimde bir aksilik çıkmadığı merkezi otoritesi yüksek bir İmparatorluk kurmuştur, 24 Mayıs 1524’te 37 yaşındayken, iç kanamadan dolayı bu dünyadan ayrılmıştır. Öldüğünde, 11 çocuğu vardır, 1. Tahmasb ise bir sonraki Safevi Şahı olmuştur.

Şah İsmail’in Azerbaycan’da bir başka heykeli.

Bununla birlikte Şah İsmail’in bilinmeyen ya da az bilinen iki yönü vardır.

Bunlardan birisi hakkındaki Katliam İddialarıdır. Nasıl ki Osmanlı Devleti, Türkmenler üstüne katliamlar yapıyor ve onları kafir ilan ediyorsa, Safeviler de Sünni Türklere ve diğer Sünni topluluklara da aynısını uygulamaktaydı ancak her halükarda,  Osmanlının katliamları ile bu durumun yarışamayacağını söylemeliyiz, bunun ilk nedeni, Osmanlı Devleti, tamamen Bektaşi geleneği üstüne kurulmuş ve Türkler inanış biçimi, karakteri gereği de  Bektaşi geleneklerinde yaşamaktaydı, Sünnisi dahi tam anlamıyla Sünni değildi, bu yüzden Osmanlı için tehdit daha büyüktü, bu durumu 1500 yılında bir fetva ile Anadolu içinden gelen 7.000 Kızılbaş sayesinde de anlayabilirsiniz.

Şah İsmail’in katliamlarına gelir isek, kendisinin yaşadığı zor çocukluk, bu katliamların nedenlerini karakterini oluşturur. Tebriz’i aldıktan sonra Akkoyunlu Hanedanından, Babası Şeyh  Haydar’ı şehit edenlerin mezarları açılır ve kemikleri yakılır, Elvend Mirza’yı yendikten sonra 800 askeri savaş meydanında katledildi, Tebriz’i ele geçirdiğinde, Akkoyunlular, Babası Şeyh Haydar’ın vücudunu köpeklere atıp yedirdiği için, bütün sokak köpeklerini dahi öldürmüştü, kendi inanışlarına uygun olmayan ve ilk üç halife ile ilgili çeşitli İslami tartışmalarda kendi tarafında olmayanlara da katliam yapıldı, Safevilere yani Kızılbaşlara saygı beslemeyip, zayıf zamanlarında onlara işkence etmiş tüm  Sünni tarikatlar, şehirler ve köyler intikam ateşiyle küle çevrildi,

Asta Kalesi gibi direnen Sünni Türklere ait kaleler, teslim olmasına rağmen Şah İsmail’in kılıcından kurtulamamıştı, bu katliamlarda şehit edilenlerin sayısı ise 10.000 ile 30.000 arasında değişmektedir, Sünni Türklerin liderleri, kazığa geçirilerek yakılıyordu, bu katliamlarda sadece Sünni Türkler de konu değildi, herhangi bir şekilde Şeyh Haydar’a ve Kızılbaş tarikatına zamanında zulmetmiş kişiler, Kızılbaş olsa dahi Şah İsmail’in intikam ateşinde yanıyordu. Yezd şehri de Asta Kalesi ile aynı kaderi yaşadı, iddiaya göre 7.000 kişi burada katledildi, diplomatik iletiler için gelen Ebruh Elçisi de gözdağı verilmesi için Osmanlı Elçisinin gözü önünde erkek, kadın aile üyeleriyle birlikte yakılarak küle çevilmişti, Tebes bölgesi ele geçirilince de gene iddialara göre 1.000 ya da 7.000 kişi katledilmişti.

Babası ve Dedesi ile savaşan herkes, ele geçirdiği tüm coğrafyada soruşturulmuştu, Kızılbaş Süvariler, kendi Şahlarına ve Şeyhleri Haydar’a karşı zulmedenleri bulmaya kendi çektikleri acılar adına and içmişti, bu soruşturmalar kapsamında pek çok Türk Boyundan savaşçı bulunarak idam edildi, Bağdat’a girildiğinde, Sünnilik mezhebinin kurucularından Ebu Hanefi’nin mezarı açıldı ve kemikleri yakıldı, türbesi yıkıldı, Bağdat’ta da gene büyük katliamlar yapılmıştı.

Sünni şehri olan, Herat ele geçirilince, Hafız Zeyneddin ve Şeyhülislam Seyfettin Ahmed yakılarak, feci şekilde öldürüldü, nedeni ilk üç halifeye kendi düşünleri gereği söylemeleri gerekenleri söylememeleriydi, Herat’ta da gene iddialara göre binin üzerinde insan katledilmişti. Şah İsmail’in bu intikam ateşi, Safevi İmparatorluğunu kurduğu gbi derin mezhep çatışmalarını da yaratmaktaydı, makale boyunca amacımız Türk Devletleri ve tarihi içinde, arasında ayrım yapmak değil, olanı olduğu gibi aktarmaktı, biz bütün Ulusumuz adına bunlardan ders çıkarmayı temenni ederek, bugün birbiriyle savaşan  Şahları, Sultanları, Şeyhleri ve Kağanları, Atalarımız diyerek anmaktayız.

Şah İsmail’in diğer bilinmeyen yanı ise Şairliğidir. Bektaşiliğin 7 Ulu Ozanından birisidir,  Türkçe konuşur, Türkçe yazar ve Türkçe devlet yönetmiştir, Türklüğüne düşkündür ve Türkçenin de İran içinde yayıcısıdır, Safevi Sultanlarının bu açıdan  Osmanlı Sultanlarından daha Türk olduğunu ve savaşı Safeviler kazansa idi, tüm Avrupaya kadar daha derin bir Türk ilerleyişini kültürel olarak yaşanacağını, Türkler üstündeki Arap etkisinin ise silineceğini varsayan tarihçiler de mevcuttur ancak her halükarda dönemin Şairlerinden  Baki’nin dediği gibi “Çaldıran’da Türklerin iki kardeş yakası kavga etti, artık bin asır da geçse yakaları bir araya gelmez.” Bir Türk düşmanı olan ve şiirlerinde Osmanlı sarayından Türklere küfürler eden Baki’nin söylediklerinin yalan çıkarılması ise çok uzun sürmemiştir, Birinci Dünya Savaşı olsun veya öncesinde Doğu ve Batı Türkleri pek çok düşmana karşı da birlikte mücadele etmesini bilmiştir, temennimiz bu birliğin, bilincin ve tarih algısının, demografik geçmişimizin zihinlerde güçlenerek nerelerden gelip geçtiğimizin zihnimizde, politik arzularımızı üretirken birer etken olarak belirginleşmesidir.

Şah İsmail’in Türbesi

Makalemizi, Şah İsmail Hatayi’nin bir şiiri ve ayrı dörtlüğü ile bitirelim ve diyelim ki,

İyi ki Doğdun Şahım.

Allah Allah deyin gaziler,
Gaziler deyen Şah menem,
Karşu gelün secde kılun,
Gaziler deyen şah menem.

“Sayılır”redifli hece vezni ile şiiri:

Hü Diyelim Gerçeklerin Demine
Gerçeklerin Demi Nurdan Sayılır
On İki İmam Katarına Uyanlar
Muhammed Ali’ye Yardan Sayılır

Üç Gün İmiş Şu Dünyanın Safası
Safasından Artık Olur Cefası
Gerçek Erenlerin Nutku Nefesi
Biri Kırktır Kırkı Birden Sayılır

İhlas İle Gelen Bu Yoldan Dönmez
Dost Olan Dostuna İkilik Sanmaz
Eri Hak Görmeyen Hakk’ı Göremez
Gözü Bakar Amma Körden Sayılır

Gerçek Aşık Menzilinde Durursa
Çerağ Gibi Yanıp Yağı Erirse
Eksikliği Kendözünde Bulunursa
O Da Erdir Yine Erden Sayılır

Şah Hatayi’m Eydür Bağdad’dır Vatan
İkilikten Geçip Birliğe Yeten
Erenler Yanında Kıyl Ü Kal Tutan
Yolu Dikenlidir Hardan Sayılır

Şah İsmail Hatayi
General, Düşünür
Safevi İmparatorluğunun Kurucusu

Politik Deli
17 Temmuz 2017

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*