Osmanlı İmparatorluğu, Şeriatçılara Karşı Verdiği Savaş ve III. Selim

Suudların Osmanlı ile Savaşında, kendilerini Batılılar arasında fırsatlar çemberinde bulan aile üyeleri.

Daha önceOsmanlı İmparatorluğu Şeriat Devleti Miydi? isimli bir makalemiz olmuştu, burada Osmanlı İmparatorluğunda Devrimler ve Yenilikler yapan Padişahlara karşı durmaya çalışan din kadrolarını, bazen din kadrolarının da devrimlere destek olurken onlara karşı durmaya çalışan katı yobaz çevreleri de belirtmiştik.  Bu yazımızda ise Şeriatçıların ve Şeriat aşıklarının, Arap Milliyetçiliği ile bizi şaşırtmayan paralellikleri ile Osmanlı İmparatorluğuna gösterdikleri direnci, isyanları, Türk askerine gösterdikleri zalimliği, Sömürgecilerle olan işbirliklerini sadece her Türküm diyenin kalbinde ayrı bir yeri olması gereken ve şehit edilmiş bir Padişah olan Devrimci Selim, yani III. Selim çevresinde anlatacağız.

Gelin, Osmanlı’nın Şeriata Karşı Savaşını İnceleyelim.

III. Selim Kimdir?

18.yy boyunca savaşları kaybeden Osmanlı İmparatorluğu pek açıdan büyük bir gerilemenin içine girmiştir. Kendisi Padişah 1. Abdülhamid’in oğludur, kafes dizgesine göre kötü koşullarda büyümüş bir şehzadedir. Yer yer Türk İmparatorluğu bazı yaşanan olaylara karşı, kısmen ve zamana bağlı askeri yeniliklerle cevap verebilmiştir, 1736-42 Osmanlı-Rus-Avusturya savaşı bunların bir örneğidir, sadece hareketli topların elde edilmesi ve biraz da şansın etkisi ile iki imparatorluğu iki ayrı cephede yenme şansına erişsek de bölgesel yenilikler ve özellikle de Osmanlı İmparatorluğunun eğitim yeniliklerini yap(a)maması, yeni dünyayı takip etmeyişi, 1698 yılında üretilen ilk buharlı makinelerden bihaber olması ve daha da kötüsü yenilikler yapmak isteyen, bilimi takip etmek isteyen Padişahların ise bir güç odağı haline gelen tarikatların, şeriatçı odakların engeline takılması, reform yapmak istedikçe Yeniçerilerin ve onların ardında gücünü korumak isteyen bir başka tarikat örneği olan Bektaşi Tarikatlarına takılması, taht kavgaları, Dış Devletlerin Osmanlı topraklarındaki rekabetleri, Türk olmayan unsurların sürekli isyanları ile Osmanlının bir Türkleştirme politikası olmayışı ile İmparatorluğa sadık olan nüfusun giderek azalması gibi pek çok etken ile 3. Selim tahta çıktığında işler pek de gitmesi gerektiği gibi gitmiyordu.

3. Selim Tablosu

3. Selim Tahta çıktığında, Türk İmparatorluğu ne kadar zor durumda olursa olsun, Avrupa’da yaşanan ihtilal ile biraz rahatlamıştı. Avrupa’nın Batısından yeni bir tehlike yükseliyordu. Monarşileri ve Soyluluğu tanımayan, egemenliği Tanrıdan ve onun temsilcisi olduğunu söyleyen Krallardan alarak  Halka veren Fransız Devrimi! Napoleon Bonaparte, ayağında çarığı olmayan, midesi boş ve üstü paltosuz, kırık tüfekleri olan bir ordu, ardında kandan başka bir şeyi yıllardır koklayamamış, bunalmış ve daha fazla savaş istemeyen Fransız Halkı ile bir yolculuğa çıkacaktı. Öyle ki Milliyetçiliğin tarihin en karanlık devirlerinden günümüze kadar her zaman Milliyet olgusu ile var olduğu gerçeği yadsınamasa da Kıta Avrupasında, Milliyetçilik ilk kez Akım yani Eğilim olarak ekonomik düzeni, politik düzeni ve geri kalan her şeyi değiştirecek şiddetle ortaya çıkıyordu. Başta kimse aç bir milletin böylesine büyük bir sabırla onca yarasına rağmen büyük başarılar elde edebileceğini düşünmese de “Nice kabiliyetler ulusların bağrında uyur.” sözünü ortaya çıkaran derecede büyük bir Fatih ve onun ardında fedakar bir Fransız savaşçılığı ortaya çıkmıştı.  Napoleon hayatı boyunca 62 muharebeye girmiş ve bunlardan sadece iki tanesini kaybetmişti. Birisi Moskova bozgunu diğeri ise Osmanlı Türklerine 3. Selim döneminde kaybettiği Akka  Kalesi Muharebesiydi.

3. Selim, Avrupa’da başlayan bu fikirler savaşının ortasında kalmış Osmanlının biraz rahatlayabileceğini biliyordu, ne zaman bu Politik Bilimin değerini bilen uluslar bunalıma girse, Osmanlı birden onların dostu haline geliyordu, öyle ki Fransızların, Devrimciliği modaya da yansımıştı, 3. Selim döneminde, İstanbul’da Fransızlar bol pantolonlar ve çeşitli gömlekler giymeye başlayınca Avusturyalılar ve Prusyalılar “Bunlar İhtilalcidir, kötüdür.” demekteydi. Osmanlının cevabı ise “Sizin hepiniz birbirinizden ilginç, hepinize bir çuval geçirsek daha iyi.” olmuştu. 3. Selim, tahta çıktığında Avrupanın genel hali ve durumu buydu, Türk İmparatorluğu yıkılmaktan kurtulabileceği bir aralık nefes bulmuştu, 1773 felaketinin etkileri acaba silinebilir miydi? Silinebilirse ne yapılmalıydı?

Cevabı Genç Osman’dan beri belliydi. Devrimler! Okullarımızda 12 Eylül Darbesinden beri alerjili olan bir sözcüktür,  Devrim. Aynı zamanda Rum-Sırp-Bulgar-Ermeni isyanları anlatılırken, Osmanlıdaki Kürt ve Arap isyanları hiç anlatılmazdı, nedeni ise Milliyetçiliğin, Ümmetçilik ve dincilik ile harmanlanma çalışmasıydı. 3.  Selim’in Şeriata karşı verdiği savaş ve Devrimciliğini anlatabilmemiz için ise, 12 Eylül’ün tarih ablukasını kırmamız gerekecektir.

Muhammed İbn-i Abdulvahhab Kimdir?

Muhammed Ibn-i Abdulvahhab’ı anlamak için ilk önce Milliyetçiliği anlayabilmek gerekir. İslamiyet gibi pek çok din içerisinde mezhepler ve dini fikirler, din bilginliği Milliyetçi kavgalara neden olmuştur. Bunun temel nedeni de geri kalan her şey gibi insan doğası ve güç arzusudur. Her ulus ve onu oluşturan insan grubu kendi ekinini (kültürünü) dinin temeline koyarak diğerlerini devşirebilmeyi, kendi ekinini korurken onları kendisine benzetebilmeyi düşler. Bu yüzden bazı hadislerde “Farsça cehennem dili” iken bazılarında da “Türkçe cehennem dilidir.” Martin  Luther, İncil’i Almancaya çevirene kadar dinden de atılmamıştır, İspanya’da İncil’i  İspanyolcoya çevirenler ya da Britanya’nın farklı mezheplere geçişi ile İncil’i de İngilizceye çevirme eylemi aynı tepkilerle karşılanmıştır. Bunun bir diğeri de Kuranın Türkçeye çevrilmesidir, halbu ki ilk Türkçe Kur’an, Karahanlılar döneminde Öz  Türkçe denilebilecek bir şekilde zaten çevrilmiştir ve ibadetlerini de Türkçe gerçekleştirmişlerdir.

Lawrence ve Arap Kardeşleri

İslamiyetin çevre Uluslara yayılması ve Arap ekini ile yoğrulmuş olması bazı sorunlara yol açmaya daha ilk zamanlarında başlamıştı, özellikle de Kur’andaki bazı insan aklına aykırı yanlar, İslam alimleri tarafından da tartışılmakta ve kuşku ile yaklaşılmakta idi, bu durum İslamın ilk zamanlarında sadece İslam Teolojisinin bir konusu olmuş ve bazı temel mezhepler oluşmuştur.

Maturidiler: Önemli olan Akıldır. Kuran ve  Hadisler mantıksız ise reddedilir.
Mutezileler: Önemli olan Akıldır. Kuran ve Hadisler mantıksız olabilirler, mantık takip edilse de reddediş de doğru değildir, okunması ve hatırası sürmelidir.
Batıniler: Ku’an ve Hadisler önemlidir, Akıl, Allahın insana verdiği bir organdır ancak bu organ tüm bu “Nakil” parçalarını görmekte güçlük çeker, o yüzden de kişiye neyi neden yaptığı sorulmaz.
Eşariler: Kuran ve Hadis yani  Nakil esastır, her şey ona göre olur, olmak zorundadır ve aksini söyleyenler tövbeye çağrılır, reddederse öldürülür.

İlerleyen dönemlerde, İslamın siyasi otoritelerin güç kaynağı olması, birbirleri ile olan çıkarlarında da birbirlerine karşı çeşitli mezhepler kurmalarına, tarikatlar üretmelerine ve fetvalar uydurmalarına neden olmuştur. Bunun en büyük göstergelerinden birisi de her zaman bir Halifeyi kafir ilan eden bir başka Halife olmasıdır ya da ülkemizde yakın zamana kadar yaşanan iki dinci grubun çatışmalarının sokaklarda kanlı bir şekilde vatandaşa patladığını da unutamayız.

İngilizler çok geçmeden Vehhabiliği keşfedecekti.

İşte Muhammed Ibn-i  Abdulvahab da bu mezhepler ve kollar arasından Eşariliği seçmiş ve İslamiyetin Arapça ibadet,  Arap ekini ile harmanlandığı, bir vakit namazı üşengeçlik ile kaçıranın öldürüldüğü, bugünkü IŞİD, Talabani ya da Müslüman Kardeşler gibilerin de kabul ettiği Vahhabilik, diğer adı ile Selefiliği kurmuştur. Suud Hanedanı ile Abdulvahhab‘ın yolu çok keskin bir şekilde birbiri ile kesişmiştir.

Osmanlıya İsyan Eden Şeriatçı Araplar ve Suud Hanedanlığı Arasındaki Bağlantı

Muhammed Ibn Abdulvahhab isim değiştirerek orta doğuyu geziyordu, gittiği her yerde yeni farzlar ve vaazlar vermekte sakınca görmüyordu. Bir vakit namaz kaçıran ona göre haindi, kafirdi, tamamen Muhammedin zamanındaki gibi yaşamak gerekliydi, kandiller, kabir ziyaretleri, türbeler ve evliyalar haramdı, öldürülmeli, yıkılmalıydı. İçki içenler öldürülmeliydi, İslama farklı davranışlar getirenler de aynı şekilde katledilmeliydi. Olay tabii ki sadece dini de değildi, bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu askeri gücünü kaybetmişti, Lale Devri içinde keyf ü sefa içinde yaşayan Padişaha karşın halk fakirlik içindeydi, devlete olan güven azalmıştı, merkezi yönetim eyalet yöneticileri arasında sindiriliyordu.  Cidde‘deki gümrük vergileri, Hac ziyaretlerinden gelen gelirler de Suudlar ve Abdulvahhab‘ın ilgisini çekiyordu çünkü Necd yani orta ve çöl Arabistan hayvancılık, tarım için yetersizdi, sürekli göç veriyorlardı, Türklerin egemenliğini sonlandırmak ve kendilerinin olduğunu iddia ettiklerini almanın vakti de gelmişti.

İngilizler ve Suudlar

İslam alimleri yetiştirmiş ünlü Alü Müşerref soyundan gelen Abdulvahhab yeni bir mezhep kurdu, bu mezhep sonradan Selefiler yani “Halifeleri” tanımayan ve  Muhammed gibi yaşamak isteyenler olarak anılacak Vahhabilerdi. Görüşlerinden anlayacabileceğiniz gibi yeni bir Eşari mezhep doğmuştu,  Abdulvahhab görüşlerini hocaları Abdullah Bin İbrahim ve Şeyh Muhammed Hayat-el  Sindi’den alıyordu. Hocaları ve gittiği medreseler aracılığı ile İmam Hanbeli’nin ekolünden gelen Ibn-i Temiyye ile tanıştı. 1738 yılında Kitabü-t Tevhid eserinde,  Temiyye‘nin görüşlerini daha da sertleştirdi, Sünnilere de Şiilere de düşmandı, diğer kültürler, milletler İslamiyeti bozmuştu, yeni mezhepler de bundan doğmuştu.  Felsefeye, tasavvufa, halifeye ve her şeye karşıydı, her şey sadece Kurana göre uygun olmalıydı.

Tarih bilmeden, politika anlaşılamaz.

1446’dan beri Suudlar, Der’iyye isimli şehirde yaşıyordu, nüfusları 70 hanelikti, küçük bir emirlikleri vardı, 1727’den beri de liderleri Muhammed Bin Suud’du. Bir gün gizemli bir konuk geldi, isimlerini sürekli değiştiren ve büyük işler başarmaktan bahseden bir konuktu. Abdullah bin Suveylim‘in evinde konuk edildi, konuşmaları giderek tepki çekiyordu, öyle ki Arapların kültüründe bir İslamiyet savunmasına rağmen bölgedeki Araplar dahi bu katı devrimciye dayanamıyordu.  Kendisi geldiği gibi, türbelerin yıkılmasını istemişti, camilerin bazılarını da yıkmak istedi, görkemli ve gösterişli şeylere düşmandı, Abdullah bin Suveylim konuğunu yatırdı, Muhammed bin Suud’a haber verdi, ertesi gün Suud, kardeşleri Muşari ve Suneyyen‘i de alıp ziyarete geldi.

Kimdi bu gizemli, konuşkan devrimci?

Asıl adı, Muhammed Bin Abdülvehhab Bin Süleyman Bin Ali et-Temini idi. Uyeyne kasabasından Orta Arabistan’a gelmişti, Ailesi Hanbeli mezhebindendi,  Asr-ı Saadet dediği o kutlu zamanlara dönmek istiyordu. Bu kutlu konuşkan karşısında tüm kardeşler etkilendi, ona Muhammed Bin Suud, kızını verdi,  Abdulvahhap Suud hanedanlığına girdi, anlaşmaya göre o dini otorite olacaktı, Suudlar ise siyasi otorite olacaktı.

İmam Maturidinin Kabri, Türklere Özgü İşlemeler ve Mimarisi ile.

Vahhabi hareketi, resmi şekilde başlamıştı, hedef Osmanlı’yı topraklardan sürmekti. Güney Asya’nın, Hürmüz’ün ve Anadolu, Suriye tüccarlarının uğradığı Hicaz topraklarını ele geçirmek onları güçlendirecekti. Savaş başlamıştı, fakir çöl halkının yardımına Vahhabi ideolojisi yetişmişti, hepsi ayaklanıyor ve zenginlikleri ele geçirmek istiyordu,  toplu kıyımlar birbirini izliyordu, Doğru Yol kabul edilene kadar herkes kafirdi, ölmeliyid, ganimetin 5/1’ini de Halifeleri Abdulvahhab alıyordu.  Osmanlı asıl düşmandı. Dini otoriteyi pekiştirmek için Kabe’yi ele geçirmeyi görev bildiler, Arap Halifeyi, Araplar tanıyacak diyorlardı.

Vahhabi-Osmanlı Savaşı

Vahhabiler, Osmanlının bölgede askeri gücü olmadığını biliyordu, bölgedeki bazı şimdilik dost aşiretler ile birlikte Hacıları korumak için 600 kişilik bir sembolik birlik mevcuttu. 1730’da Mekke Şerifi Galip isyanı İstanbul’a bildirdi ancak Osmanlı bunu hiç umursamadı, bir kaç bedevi etrafı yakıp yıkıyor diye ordu göndermeyi düşünmedi, Osmanlı tüm Sünnilerin güya koruyucusuydu ve Araplar da güya bunun farkındaydı.  Vahhabiler geleneksel Arap kültürünü yayarak, savaş ganimetlerini kabileler arasında paylaştırdılar, dost olan kabileler de Osmanlıya yeni ganimetler ve büyük parçalar için sırtını dönüyordu, Türkiye’nin ilk yıllarında Kürt aşiretlerine karşı verdiği savaştan çok farklı bir durum yoktu, gene Milliyetçi ve Dinci bir isyan Osmanlının karşısına Feodal unsurlarla çıkıyordu. 1744 yılında, Vahhabiler, Necd ve Ahsa’yı ele geçirdi, Osmanlı münevverleri hala olayı, dini zannettikleri için  Vahhabileri kafir ilan eden fetvalar yayınlıyordu, Mekke Müftüsü,  Ahmet Zeyni Dahlan‘ın tüm fetvaları boşaydı.  Osmanlı 1773 yılında Ruslara yenilince aklı sonradan başına geldi.

Vehhabiler döneminden Kutsal Topraklar

Riyad’ı Vahhabiler ele geçirdiler, büyük bir şehir Vahhabilerin elindeydi ve Osmanlı toprak üstüne toprak kaybediyordu. 1761 yılında ilk kez Padişah Vahhabileri ciddiye alarak bir Ferman yayınlamıştı ancak  Bağdat Valileri isyanı bastırmakta başarılı olamadı. Kurucu Muhammed  Bin Suud 1765’te öldü, yerine  Abdulaziz bin Muhammed geçti. Bırakılan yerden savaş sürdü, Kuveyt’ten Umman sınırına ve Şam-Bağdat hattına kadar Suud Krallığı kurulmuştu.  13 Mayıs 1802 günü, Kerbala’yı yağmaladılar tüm Şiileri kılıçtan geçirdiler, bu durum İran’da huzursuzluk yarattı, Kaçar Şahı, Ali Fethi bu duruma artık yeter diyerek Bağdat’ı alacağını duyurdu. İşler giderek karışıyordu.  Bir yıl sonra Mekke ve Medine düştü. Ordusunu Türklerden kuran Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı isyanı bastırmakla Padişah görevlendirdi ancak bu durum da ileride sorun çıkaracaktı. Kavalalı, bu sırada Sudan bölgesinde çeşitli isyanlarla uğraştığı için oğlu Tosun Paşa’yı görevlendirdi.  Tosun Paşa, 1812’de Mekke ve Medine geri alındı, 1818 yılında ise Ali İbrahim Paşa başkentleri Der’iyye‘yi geri aldı. Abdullah Bin Suud ve dört oğlu yakalandı. Osmanlı Şeyhülislamı Mekkizade Mustafa Asım Efendi‘nin fetvası ile başları kesildi, İstanbul’da 3 gün boyunca bayram edildi, kesilen kafalar sokaklarda gezdirilerek Boğaz’a atıldı. 19. yüzyıl başında biten Suud Hareketi, 20. yüzyıl başında yeniden canlanacaktı. Kuveyt’te sürgünde yaşayan Abdülaziz Bin Suud,  Necd bölgesinden toprak satın alacaktı, Filistin’e toprak satma diyen Osmanlı, aynı hatayı kendisi yapacak ve bu isyancı kabilenin geri dönmesine para için izin verecekti.

“Büyük Arap İsyanı”

İngilizler, Arap Halife vaadi ile Kuveyt’e sürülen ancak geri dönen Suudlarla görüşecekti, onları 1. Dünya Savaşı sırasında örgütleyecekti. Sina Cephesinde geçilmesi imkansız bir cephe, Arapların arkadan saldırması ile yarılacaktı. Kızıldenizden geçerek Arapların örgütlenebileceğini Osmanlı gene düşünememişti. Bu dönemde İngilizler bu vahşi İslami mezhebi, İlerlemeci ve Protestan benzeri olarak Batıya övüyordu, Filibeli Hilmi, işin iç yüzünü göstermek için kendisi eserler kaleme alıyordu ancak asıl konu asla din değildi, Batı zaten bunu biliyordu fakat Osmanlı bilmiyordu.  Tarih-i İslam gibi eserler kaleme alınmıştı, Vahhabiler’in iç yüzünü göstermek için, işe yaramadı, öyle ki İngiliz General Allenby, Kudüs’e Kızıldeniz’den su getirdiğinde “Araplar” kendisine Peygamber demeye başlamıştı çünkü bir Arap atasözüne göre “Türkler Kudüs’ten ancak su gelirse giderdi.” İngilizler diplomatik bütün olguları kullanarak Vahhabileri aklamıştı, Gizli İstihbarat Birimlerine kadar her şeyi onlar kurmuştu, simgelerini dahi seçmişlerdi ancak bir tek onların  Şeriatına dokunmadılar çünkü Şeriatla yönetilen bir topluluğun kalkınamyacağını ve her zaman başlarındaki Krallar aracılığı ile yönetilebileceğini biliyorlardı.

Mekke Şerifi Hüseyin ve Yoldaşları İngilizler
Mekke Şerifi Hüseyin ve Yoldaşları İngilizler

Ahmet Cevdet Paşa‘nın aktarımına göre Suudların idam edildiği gün, kale ve burç atışları yapılıyordu, donanma havaya ateş açarak şenlik yapıyordu, Said-i Kürdi dahil pek çok  İslami-Siyasi isim çeşitli yazılar yazıyordu. Maturidiler bu politik ideolojiyi yererken, Eşariler konuyu dini görerek övüyordu, günümüzde birbirine Müslüman değil diyen Müslümanların yaşadığı ikilem de budur. Bugünlerde Osmanlıcı geçinen Recep Tayyip Erdoğan’ın Osmanlıya isyan eden Suud Hanedanlığı için yas ilan etmesi, yetmezmiş gibi bir de Vahhabi Şeriatı ödülü alması, Türkiye için ve Osmanlının hatırası için vahim derecede acı vericidir.

Sözlerimizi İngiliz Tarihçi ve bugünlerde pek çok kez “İslamyet’i lafta överek düşmanını yönlendiren” Toynbee‘den alıntılayarak sonlandıralım ve III. Selim gibi Devrimci Padişahların düzeltmeye çalıştığı Osmanlıyı içerideki ve dışarıdaki Gericilerin ihanetlerinin yıktığını unutmayalım, tıpkı  Vahhabilerinki gibi çeşitli gericilikler tarafından tahtından ve canından edilecekti.

Araplar ihanet etmedi diyenler, Lawrence’ın moda için Arap kıyafetleri giydiğini iddia da edebilir.

Güney Müslümanlığı,Eşarilik (Fas’tan Arabistan’a) bizim için tehlike olmaktan çıkmıştır. Bir şeyh satın alır, hepsini yönetirsiniz.
Bizim için Kuzey Müslümanlığı, Maturidilik (İstanbul’dan Buhara’ya Türk bölgesi) tehlikelidir. Bunlar bilimle barışıktır, O nedenle her zaman Atatürk gibi bir asi çıkarabilir. Önlemi şimdiden alınmalıdır.”

Dipçe: Safevilerden kalma türbeleri yakan, yıkan  IŞİD de bu ideolojidendir, belki de Vahhabi Şeriatı ödülü alan yöneticilerimizin “IŞİD, kızgın gençlerdir.” derken bu yüzden çok nazik olma gereği duymaktadır, belki de Suudlar IŞİD’in önceki hali Jamal Al Tawhid Wal Jihad‘ı bu yüzden kurmuştur.

Politik Deli
17 Şubat 2017

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*