Kaderleri Ayrılmayan Ülkeler, Suriye-Irak Politik Bilim İncelemesi

Suriye İç Savaşı ile ilgili olarak daha önce ÖSO’nun Riyad El Esad önderliğinde, kuzeni Beşar Esad’a isyan etmiş ve Washington’da Eğit-Donat-Bırak kapsamında oluşturulan bir terör örgütü olduğunu söylemiştik, aynı zamanda İsrail-Suudi Arabistan ve Türkiye’den doğrudan destek alırken, Beyaz Helmetler aracılığı ile Britanya-ABD destekli şekilde ilerleyen bu terör örgütünün temel amacı, Akdeniz’deki son Rus üssü olan Lazkiye’yi almak, Suriye’yi, ABD eksenine sokarak, Rus ekseninden çıkarmak, bölgenin madenlerini ve pazarını Amerikan-Batı sermayesine ulaştırmaktı. Suudların amacı ise Şii bir iktidarı yıkmak iken, İsrail, Golan Tepelerinden belki daha fazlasını istiyor, Beşar Esad’ın kuzeni de vereceği tavizlerin karşılığında Suriye’de muhtemelen kendi sınıf zenginliğini yaratmak istiyor. Daha önce “Esad Ailesi Nasıl İktidara Geldi?” makalemizde de bu konuyu özetlemiştik.

Bugün ise, Irak ve Suriye gibi ülkelere yönelik politik bir inceleme yaparak, bilimde ileri, çağdaş, sosyal hukuk devleti olmanın önemini vurgularken bu yolda karşılaşılabilecek tehlikeleri, engelleri, bu engellerin ise ne şekilde aşılması gerektiğini aksi halde ne olacağını anlatmayı deneyeceğiz, bu bağlamda Irak ve Suriye muhteşem iki örnektir.

Suriye ve Irak Gibi Ülkelerde Yakın Geçmişte Ne Oldu?

1958 Yılında işbirlikçi Faysal rejimi bir askeri darbe ile devrildi. Kral Faysal ve dahasını ifade edebilecek olan Kraliyet Arap Aileleri, İngiliz-Fransız sömürgelerinde, bu sömürgelerin bağımsızlık makyajıydı, bu makyaj ise Hilafet ile boyamıştı, kendilerine bağlı olan Ordularında, döneme göre aydın denilebilecek subaylar, bu duruma müsamaha göstermeyerek darbe yaparak, bir bir bu ülkelerde BAAS yani Arap Sosyalizmine bağlı diktatörlükler oluşturdu. Burada Milliyetçiliğin iç dalgası olan Halkçılık, söz konusu sistemlere yerleşmemişti. Milliyetçi olup halkçı olmayan her sistem, Milli argümanları  sadece edebi argüman haline getirerek, kendisini denetlettirmeyen, bütüncül(totaliter), güçler ayrılığının olmadığı anti-demokratik ve sadece kendi sınıfını, çevresini zenginleştiren adaletsiz dizgeler yaratır. Suriye ve Irak gibi ülkeler de bunları yaşıyordu, bu durumun sonucunda Askeri Darbeleri gene Askeri Darbeler izlemişti, “Ben milleti düşünüyorum.” diyerek hem ordudan hem de halktan destek alanlar gene iktidarı ele aldıklarında aynı dizgeyi sürdürerek tam bir kaotik dönem yaratıyorlardı. Suriye ve Irak ülkelerinde bu dönemde, 1958-1970 arasında onlarca darbe yaşandı, bu darbelere sadece güç merakı ile sistemi ele geçirmek isteyen etkenler dahil de değildi, bölgenin kendi denetiminden çıkmasını istemeyen ABD de dahildi. Britanya-Fransa, 2. Dünya Savaşı sonrası SSCB ile olan savaşta ABD’nin kanatları altına girince, sömürgeleri de aynı şeyi yapmıştı, söz konusu ülkelerdeki anti-demokratik düzen de müdahale edilebilmesi için bir fırsattı, SSCB tehditi ise işi daha da kolaylaştırıyordu.

Türkiye’nin Olaylara Bakışı ve Müdahalesi

1958 Yılında, Faysal Rejimi devrildiğinde, Alman Askerleri, İncirlik üssünden, Ürdün’e gidiyordu, ABD Askerleri aynı gün Lübnan’a çıkarma yaptılar. İşte bu dönemde bir başka Amerikan sömürgesi durumuna düşürülmüş Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı ve sonrasında gafleti ile idam edilecek olan Fatih  Rüştü Zorlu şöyle söylüyordu:

“Bağdat  Paktı’nı büyük müttefiklerimiz, Amerika ve ingiltere’nin de yardımı ile kurmak imkanı bulduk. Böylece dünya çapında mesuliyetler deruhte etmiş bulunan devletlerin, İran, Türkiye ve Pakistan üzerinde mesuliyeti olması imkanı hasıl oldu. Hepimiz biliyoruz ki, son seneler zarfında Orta Doğu memlekeletlerinin bir kısmını teşkil eden Arap devletleri üzerinde beynelminel komünizmin sızma faalieti çok kuvvetli olmuştur. Türk dış politikasının başlıca amacı, bu mıntıkadaki sızma hareketlerini, hükümetleri devirme hareketlerini önlemek için harekete geçen Amerika ve İngiltere’yi bizim de desteklememiz bu prensiplerden mülhem olmuştur ve bu pek tabii idi. Elbetteki hiç kimse, Türkiye’nin azami yüz kilometre ötesindeki devletlerde cereyan eden yıkıcı faaliyetlere, anarşik hareketlere, lakayıt kalacağını bekleyemezdi. Biz daha Mayıs ayından itibaren müttefikimiz Birleşik Amerika Devletlerini, Orta Doğu’da cereyan etmekte olan bu yıkıcı faaliyetler karşısında gereken tedbirleri alma hususunda ikaz etmiş bulunuyorduk.”

Zorlu, Dış Politikada ABD Uşaklığını böyle savunuyordu, üstüne de Türkiye üstünde onların sorumluluğu var diyordu, hangi bağımsız devletin üstünde bir başka devletin sorumluluğu olabilirdi? Hangi bağımsız devlette bir başka devletin üsleri olabilirdi?

Devam ediyordu;

“Müttefikimiz Birleşik Amerika, civanmerdane bir hareketle dünya çapındaki mesuliyetlerinin kendisine yüklediği vecibeleri müdrik bir celadetle derhal harekete geçiyor ve her ne şekilde olursa olsun, tahrikler, bilvasıta taaruzlar karşısında müdafaa edebileceğine dair olan inancımız, bu anda yüksek derecesini buluyor. Türkiye’ye düşen vazife neydi? Elbetteki, bu civanmerdane hareketi desteklemekti.

Konuşmanın tam bu sırasında Kamil Tabak adında bir CHP Milletekili gülüyor, Zorlu ise utanmadan kürsüden şöyle bağırıyordu.

-“Sen gülüyorsun! Bu hareketinle vatana ihanet ediyorsun! Birleşik Amerika ve İngiltere, biz oradayız ve bizi davet eden devletler istediği müddetçe orada kalacağız diye cevap verdiler, Bu suretle küçük bir milletin imdat talep etmek hakkının mevcut olduğunu ve imdat talebine yetişmeyi bir tecavüz değil fakat bir vecibee addetiklerini dünyaya göstermiş oldular. Birleşmiş Milletler’e gittiğimiz zaman savunduğumuz Türk tezi işte bu idi.”

Kaynak: TBMM Zabıt Ceridesi, Devre XI, İçtima 1, Cilt 4, 87’ci birleşim: 832-834 sayfaları.

İlk Suud Kralı, İngiliz Diplomat Sir Percy Cox, Cox’un danışmanı Gertrude Bell, Çölde, Türklere karşı plan yaparken.

Zorlu’nun bu sözleri baştan sona ihanettir,  Türk Ulusal çıkarları için çabalaması gereken bir iktidar, tamamen Amerikan çıkarlarına göre hareket etmiş, üstüne de bunu o devletlerin talep ettiğini söylemiş, halbuki o devletlerin başındakiler bağımsız olmak isteselerdi, dışarıdan yardım istemezler, dışarıya madenlerini, şirketlerini, yollarını, kurumlarını satmazlar, Sömürgeciler tarafından, yukarıdaki resimde de gösterdiğimiz gibi oraya getirilmezlerdi, diğer Ulusların bağımsızlık savaşına da göz yuman bu Amerikan uşakları sadece bununla da sınırlı kalmamış, Cezayir Müslüman Arapları isyan ettiğinde de destek olmamış, 5 milyon Cezayirliyi öldüren Fransa’nın soykırım suçundan yargılanmasına engel olacak yönde oy kullanmıştır, irticayı din edinmiş, bu Amerikancı, kendisini zenginleştiren işbirlikçi sınıf, İsrail ile ilk askeri mutabakatı imzalayan iktidarı da temsil edecekti, bu dönemde, Amerikan Uşaklarını oluşturan, Demirel, Bozbeyli, Türkeş gibilerin aksine Ecevit, ileride işleyeceği sayısız günaha rağmen dürüstçe;

“Türkiye, tüm komşuları ile iyi dostluk ilişkileri kuracaktır. Afrika ülkeleri ile dostluk ilişkileri geliştirecektir. İlk Kurtuluş Savaşı veeren Türkiye’nin Afrika ülkeleri yanında bulunması doğaldır.” diyecektir.

İlk kez bir siyasetçi, Amerikan çıkarlarına karşı kuklaların arasından ezilen ulusların bağımsızlık savaşını böylece desteklemiştir, bu durumu şöyle de okumak gerekir.

Amerikan Ekonomik Tetikçisi Henry Kissenger ve Kral Faysal, ne kadar da bağımsızlıkçılar?

Politik Etkenlerin Kukla Politikacıları Kuralların Dışına İtmesi Durumu Ve Ecevit;

Ecevit, bu dönem içerisinde yükselen bir siyasetçidir, ABD’ye karşı Kıbrıs harekatını yapacaktır ancak bu harekatın yapılmasının temel nedeni Ecevit’ten ziyade on yılı aşkın süredir katliam ve zulmün halk tabanında şiddetli öfke doğurmasıdır, pek çok siyasetçi Amerikan güdümünde olduğu için bu operasyona cesaret edememiş, onun yerine iktidarını ve gücünü yani zenginliğini düşünmüştür, Ecevit ise iktidarını ve gücünü sağlamlaştırmak için bu dönemde halk talebinin daha önemli olduğunu kavrayarak yüzünü halka dönmüştür, halkın taleplerini yerine getirerek Amerikan Ambargosu yiyerek, Kıbrıs Harekatını yapmıştır, eğer bu dönemde A-B-C-D partileri arasında seçmen büzüşüp, ezilseydi ortak bir talep olamaz ve haliyle de Kıbrıs Harekatı da yapılamaz, bu talebi değerlendirecek bir siyasetçi de çıkamazdı, bu yüzden, 1974 harekatı ve tarihi, Amerikan Emperyalizminin ev sahibi ülke politikalarının sosyolojik olarak başarısız olduğu bir yıl ve bu durumu başarıya dönüştüren bir Türk siyasetçinin yılıdır, ne yazık ki ilerleyen dönemlerde de Ecevit, “Bir Döneğin Anatomisi; Devlet Bahçeli Kimdir?” makalesinde de aktardığımız üzere pek çok ihaneti sergilemiştir, İnönü ekolünden yetişen bir politikacıdan farklı türde hamleler beklemek şahsen sürpriz olurdu. Kendisinin, Rockefeller burslu oluşu, Triumvira Anlaşması, İkiz Yasalara giden yolu açması gibi durumlarını makalemizden okuyabilirsiniz. Bunun dışında, söylenmelidir ki; bu dönemde ABD Ambargosu yüzünden TSK’daki Amerikanseverler kaybolmuş, yerini zaten hep varolmuş Kemalistler alarak, Bağımsızlık Aşkı ile dolmuştur, bu dönemde ASELSAN kurulmuş, Türkiye’nin bağımsızlık eğiliminin artmasından korkan ABD ise ambargoyu kaldırmıştır, işte zayıf görülen, aşağılanan ve fakir diye dalga geçilen bir Ulus, öfkelendiğinde, işbirlikçi kukla politikacılar tarafından bölünemediğinde, Kıbrıs Türk Cumhuriyetini kurabiliyor, siyasetçileri yönlendirebiliyor, en güçlü devletlere, iradesini kabul ettirebiliyordu!

Irak ve Suriye Üzerinden Politik Bilim İncelemesi

Sağlıklı ve ilerleyen bir uygarlık inşaası için, kimlik felsefesinin sağlam oturtulabilmesi gerekmektedir. Siyasi devlet düzeninde, üç tür kimlik vardır.

1- İdeolojik kimlik, bu tipteki kimliği benimseyen devletlerde demokrasi yoktur, sermaye sürekli tehlike altındadır, toplum düşünce baskısı içindedir, ulusal değil ideolojik baskınlık vardır, kültürel çatışmalar ve ulusal benlik de kurulamadığı için kati bir diktatörlük sürdürülür, o ideolojiden olmayanlar, o devletin vatandaşı olamazlar.

2- Dini kimlik, aynı şeyler geçerlidir, sadece ideoloji yerine din hatta mezhep vardır, o din/mezhep üyesi olmayanlar yurttaş olamazlar.

3- Ulusal Kimlik, bu tipteki kimlikte temel koşul, o ulusun dilini konuşmak ve o ulusun tarih bilincini taşımaktır, bu durum ulusal eğitimle sağlanır, demokratiktir, sermaye baskı altında değildir, kişiler farklı görüş, inanç sahibi olabilir, buradaki farklılıkların toplumsal huzur ve barışı, temel hak ve özgürlükleri ihmal etmemesi önkoşuldur.

Irak’ın İlk Kralının da adı Faysal, 23 Ağustos, 1921, Taç Giyme Töreni, Etrafındaki İngilizlere dikkatle bakın.

Irak ve Suriye, Ulusal darbeler ile “Hanedan-Din Devletinden” şekil itibari ile “Ulusal Devlet” düzenine geçmiştir ancak bu sadece lafta kalmıştır çünkü ulusal benliğin temeline din/mezhep ile birlikte sınıfsal farklılıkları da koymuşlardır. Örneğin, Suriye’de Şii, Irak’ta ise  Sünni değilseniz, iş bulmanız zorlaşır, bunun üstüne dini/mezhep kimliğinin yanı sıra Arap kökenli olmayanlara da ayrımcılık vardır, Saddam, Türkmenler başta olmak üzere bütün kültürel azınlıklara planlı katliamlar ve devşirme politikaları izlemiştir, Irak-İran savaşı sırasında, yol yapımı bahanesi ile Kerkük’teki evleri yıkarak, oturanlarını da savaşa götürmüş, yerlerine ise Arap zenginlerini getirmiştir, aynı durum Suriye’de de geçerlidir, nüfus müdürlüğünden anadil ibarenizi Arapça yapmadan, iş bulamıyordunuz.

Uluslaşma süreci içerisinde, kültür birliğini kurmak istemeniz doğaldır, böylece farklı kültürlerin farklı devletler talep etmesini önlersiniz, bu bağlamda Irak/Suriye, devşirme politikaları ile kendi Ulusal Çıkarlarını koruma yoluna gitmiştir denilebilir ancak adaletsizlik ile yapılan Uluslaşma sadece kurulacak olan Ulusun daha da fazla sıkıntı yaşamasına neden olacaktır, Uluslaşma hızı ile adalet etkeni önemsizmiş gibi davranılmamalı, buradaki iyi niyetin suistimal edilmesine de asla müsade edilmemelidir. Bu durum yüzünden, ABD, Irak’ı işgal ettiğinde, Kürtler ve Şii Araplar işgalcileri çiçeklerle karşılamıştır, Türkmenler ise bağımsızlık ilan etmiş ancak ABD, durumu çıkarlarına aykırı gördüğü için meşhur Telafer Direnişi yaşanmıştır. Aynı şekilde, Suriye’de ise makalenin başında bahsettiğimiz üzere, Sünniler isyan etmiştir, ülkemize gelen mültecilerin çoğunluğunun Sünni olması da bundan dolayıdır.

Irak ve Suriye ülkelerinin ilk hatası, Uluslaşma sürecinin temeline, köken/mezhep koyarak, Uluslaşma sürecini zehirlemeleri olmuştur.

4 Yaşında tahta oturan Irak Kralı 2. Faysal (1955)

İkinci hataları ise Halkçılıktır.

Halkçı olmayan milliyetçilik, milliyetçilik değil sadece tantanadır, Sınıf çatışmaları ve Milliyetçilik her zaman için birlikte ilerlemiştir, bir millet, bağımsız olmak ister çünkü kendi kaynaklarını kendisi kullanarak, kendisine refah inşa etmek, diğer insan topluluklarına karşı kendisini korumak, dünyanın gidişatına yön vererek, kendi çıkarlarını üstün tutarak, gelecek nesillere güçlü bir uygarlık bırakmak ister. Eğer, iktidarı eline alanlar, sadece kendi taraflarını zengin eder, ABD karşısında Rus Sermayesine, kendi ülkesinin kaynaklarını peşkeş çeker ise, bu durum sadece ABD simsarlarının ve onların karşıt iş birlikçilerinin elini güçlendirir, üstüne de ülkedeki siyasi unsurlar ve etkenler, mevcut Rus hegomonyasından kurtulmak için isyan ettiklerinde Amerikan ajanlığı ile suçlanır ve belki vatansever olsalar dahi çaresizce bu işbirliğine girişirler, bu durum içerisinde ise destekli-desteksiz pek çok darbe yaşanır, cunta ortaya çıkar, örgütler kurulur ve desteklenir.

Bunun yerine, sosyal devlet olmanın gereği yapılarak, gelir kaynakları adilce dağıtılmalı, insanların temel ihtiyaçları karşılanırken, ekonomik bağımsızlık kültürel bağımsızlıkla birleştirilerek politik bağımsızlık tam anlamı ile sağlanmalıdır.  Böylece denetlenen ve adil, rekabetçi sermaye, devlet destekli şekilde büyüyebilir, özel ve devlet bankaları, halka kredi sistemi ile üretimi canlandıracak fırsatları tanır, devlete ait ağır sanayi, eğitim kurumları, sağlık kurumları gelişerek bir milleti besleyip büyütmeye başlar.

“Emperyalizmin son bağını koparttıkları” gerçekti ancak devamında hangi Devrimlerle bunu sağlamlaştırdılar?

 

Bununla beraber, basın özgürlüğü de önemlidir, buradaki basın özgürlüğü, özgürlük tanımının içerisinde yer aldığı Demokratik sistemin izin verdiği kadardır, yani ülkenin ulusal çıkarlarına zarar vermediği, ülkenin sosyal adaletini bozmadığı, basın olma niteliklerini kaybetmediği yere kadardır. Bu durum içerisinde denilebilir ki basın özgürlüğünün sınırlarının da objektif olarak ele alınması durumu suistimal edilebilir. Irak/Suriye ülkelerinde bu hep olmuştur, ülkemizde de olmaktadır, çeşitli suçlamalarla alakasızca işlerine gelmeyen kişiler, komplo iddiaları ile tutuklanmıştır. Bütün bu durum ise dışarıdan gelecek müdahalelere açık, sağlıksız bir ülke yaratmıştır. Bu yüzdendir ki, iktidarı almayı bağımsız olmak addeden deneyimsiz aydınlar, yeteri kadar dürüst ve adil olmayan önderler ile onları destekleyen cahil halk, Suriye-Irak gibi ülkeleri kana ve ateşe boğmuştur.

Bu yüzden, vatan-bayrak tantanacıları ile Milliyetçilik her zaman farklı olgulardır, Milliyetçiler hem yerli işbirlikçilere, hem dışarıdaki sansar sürüsü sömürgecilere, hem cahil bir halka, hem fakir bir halka, hem de onları sömüren din tüccarlarına karşı zorlu bir kalkınma yolunu benimsemelidir, aksi halde o milleti besleyebilecek tüm damarlar tek tek koparılıp, sömürgecilerin yağı eksik olmayan iyi işleyen, Uluslararası Sermaye makinesine bağlanacaktır.

Avrupa, 1789 Burjuva Devrimi, 1830-1848 devrimleri ile toplumsal sınıf mücadeleleri ile ulusal bağımsızlığı arasında bağlantı kurmuş, denetim sistemini güçlendirmiş, basın, eğitim, sağlık, askeriye, bilimsel kurumlar ve kurumları arasında müthiş bir devlet teşkilatlanması yaratarak, siyasetçilerin denetlenmesini elden bırakmamış, kendi içinde sosyal adaleti sağladıkları bir konuma yükseldikten sonra, kendi çıkarlarını ve güvenliklerini korumak için pek doğal olarak az gelişmiş ulusların aynı süreçleri yaşamaması için onları dini/ideolojik kimliklere, vatan-bayrak tantanacası milliyetçilik düşmanlarına, din tüccarlarına ve hanedanlıklara hapsetmiştir.

Önemli: Yabancı Sermaye İşbirlikçisi Kral Faysal, İsrail’e yaptığı sahte Kahramanlıklarla meşhurdur, birisini hatırlattı mı?

 

Türkiye’nin, Irak/Suriye ülkelerinden en büyük farkı, hatalı büyüyen dahi olsa meşruiyetini bozmayacak ve pek çok simsar, uluslararası sermaye işbirlikçisine rağmen aydınlanabilen, çıkarttığı aydınlarla kendisini koruyabilen, TSK gibi fedakar ve Kemalist subaylarca tutulan kurumları, Yargıtay/Danıştay/Sayıştay/Anayasa Mahkemesi gibi son zamanlarda işlevini yitirmiş olsa dahi seneler içerisinde Demokratik Kemalizm  Bayrağını koruyabilmiş, Türk Milletini paragöz, din tüccarı, gerici, irticacı ve Amerikan mandacısı siyasetçilerin ve efendileri ABD’nin elinden alabilmiş organlarının olmasıdır.

Kemalizm, burjuvaziyi yaratarak, sermayeyi oluşturmuş, demokratik bir sistem inşaa ederek, halka okuma yazma öğreterek, rekabetçi bir serbest piyasa, sosyal adalete ve sosyal güvenliğe dayalı işçi hakları, eğitime ayırdığı yüksek ödeneklerle, giderek aydınlanan bir halk, onlarca devlet bankası, halka dağıtılan toprak ile ağalığın güçsüzleştirildiği çiftçilik reformu, köy enstitüleri, ağır sanayinin devlete bırakılarak sermaye ile devlet arasında demokrasiyi tehdit edebilecek dengenin olmaması gereken yere kaymasına engel olunduğu bir dizge yaratmış, Türk Ulusunu, İmparatorluklar kurmuş Türkçe konuşan insanların umudu haline gelerek, bizi Çağdaş İnsanlığın karşısında aşağılanmaktan kurtarmıştır. Umarız ki, ülkemizdeki sayısız din tüccarına, işbirlikçi haine, irticacı,gerici ve milliyetçilik düşmanı, halk sömürücülerine karşı da aydınlanmasını yıl yıl arttıran Türk Halkının, Türk Emekçisi, Öğrencisi ve Subayının yani tüm ezilen sınıfın çabası, alın teri ve yükselişi ile, içinde bulunduğumuz karmaşık, adaletsiz, çöküş döneminden kurtulabilir, Türkmen İllerini kapsayacak ve Irak-Suriye ile çıkarlarımız konusunda pazarlık yapabileceğimiz, iç savaşların değil, ticaretin, işbirliğinin, aydınlanmanın, Batıya Karşı Birliğin olduğu bir ülke haline dönüşmemiz, Jeopolitik kurallar içerisinde mümkün olduğu gibi çabukça olur.

Politik Deli
10 Temmuz 2017

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*