Atatürk Irkçı Mıydı? Antropoloji Araştırmasının İnce Ayrıntıları

Türkiye Cumhuriyetinde 1925 yılında Antropoloji Kurumunun oluşturulmasıyla başlayan antropoloji çalışmalarının niteliğini ancak bu sürece gelinirken yaşanan toplumbilim ile ilgili olaylarla ve o olaylardan doğan bakış açısıyla anlaşılabilir. Özellikle ekonomik uğraşlarından doğan bozkır ekiniyle savaşçı özelliklere sahip olan Türk ulusunun Oğuz Boylarının Batının, Doğu ile sınır oluşturduğu coğrafyada çeşitli devletler kurarak, Hristiyan ülkelerin yayılmacılığına İslamiyete geçiş ile yarattıkları ters etki, Türklerin Avurpa tarihçileri ve bilimcileri, gezginleri tarafından aşağılanmasına gidecek bir süreç yaratmıştır. Bu süreç bir anda başlamamış olup, sadece dini temellere de dayandırılmamıştır. Adam Smith’e göre dünya üzerindeki tüm uygarlıklar, dört temel aşamaya sahip olup bunlar; avcılık ve toplayıcılık, göçebeliğe dayalı hayvancılık, yerleşik düzende kurulan tarım etkinlikleri ve son aşama olarak da yerleşik düzende ve geniş bir coğrafyada etki bulan sanayi etkinliklerinden oluşmaktadır.

Afet İnan ve Atatürk.

Batı uygarlığının bilim insanları ise içinde bulundukları ya da kendi yarattıkları üstünlük durumunu politik görüşlerle perçinleyerek sürdürülebilir sömürgeci imparatorlukları ve sermayeyi oluşturmak adına bilimsel düşüngeler oluşturmuş ve bu dengeye destek sunmuştur. Bu durumdan payını alanlar ise Batı dünyası ile Karadenizin güneyinde Oğuzlar, Karadenizin kuzeyinde ise Tatarlar olarak savaşan Kıpçaklar, yani Türkler değildir. Aynı durumdan payını, özellikle de 19. Yy’da köle olarak kullanılan Afrikalılar, sömürge topluluklarından oluşturulan Endonezyalılar, Hindistanlılar veya Çinliler de almıştır. Örneğin, 18.yy’da yaşamış Pieter Camper, eskil uygarlıklardan kalan kafataslarının ölçümlemesini yapmış ve 90 derecelik bir dik açıya sahip olduklarını söyleyerek, bu açının siyahilerde 70 dereceye düşerken primatlarda daha da aşağıya çekildiğini, 58 derece olduğunu vurgulamıştır. Bu görüşe göre, siyahilerin köle olmasının ve primatların orman yaşamından asla çıkamamalarının ve beyaz Avrupalıların uygarlığı sırtlamış olmalarının nedeni ırki özellikleri olmuştur. Bu görüşlere, gene 18. Yüzyılda, Etienne Geoffroy Saint-Hilarie ve 19. Yüzyıldan Paul Broca da destek veren çalışmalar sunmuştur. (Carleton Stevens Coon, The Races of Europe, The White Race and the New World, 1939)

Atatürk, halkın eğitilmesi için Osmanlı Tarihi ile ilgili olarak 1925 yılında kurdurduğu Edirne Müzesi’nde.

Bu ırkçı görüşler, aynı dönemde, giderek artmış, insan topluluklarının yeni çağın özellikleri ile yarattıkları yeni devlet düzenlerinde de kimlik felsefesine yönelik tartışmaların merkezinde yer almıştır. 19. Yy sonlarında ve 20. Yy başlarında ise artık Avrupa dışındakilerin insan olup olmadıkları tartışılır bir düzeyde iken William Zebina gibi bazı ırkçı görüşleri savunan etkenler, Avrupa haritalarında, Avrupalıları da çeşitli ırklara ayırmakta ve özelliklerini vurgulamaktadır. Eskil Yunanistan’da da yaşanan Helenistik dönemde, İskenderiye kütüphanesinin yöneticisi Erotostenes, Yunanların üstün olduğuna yönelik tartışmalara katılarak bu görüşleri reddetmiştir. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, bu konuda sunulan fikirler ve kimliğe yönelik görüşler insan doğasının, bir araya gelerek birleşme ve birlikte çalışma, ardından kendisine kimlik bulma kalıbının bir sonucudur. Bu kimliklerde, ırk, millet ve ümmet gibi farklı tanımlamalar, kümeler kullanılmış ve eskil çağların felsefesinde yerini almışken, yeni dünyada yani aydınlanma, sanayi devrimi ve coğrafi keşifler sonrasındaki dönemde, bu tanımların yeniden keşfedilmesi, tartışılması gerekmiştir. Kimin bir ülkenin yurttaşı olduğu ya da olmadığı, kimin neden daha güçlü olduğu, hukuk kurallarının ne şekilde işleyeceği ya da inançların bu kimliklere nerede dahil olacağı tartışmaları ile değişen ekonomik dizge ve yönetici sınıf da yakından ilgili olup, özünde her zaman için tanımı aynı kalmış kavramların yeniden keşfinde büyük bir etkendir. (Benjamin Isaac , Proto-Racism in Greco-Roman Antiquity, World Archaeology Vol. 38, No. 1, Race, Racism and Archaeology (Mar., 2006), pp. 32-47)

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kimlik İnşası Hangi Amaca Dayanıyordu?

Türkiye Cumhuriyeti ise bu gelişen düşünsel süreçte, yenilen tarafta yer alarak neden geri kaldığı ile ilgili olarak da haliyle aşağılayıcı sınıflamalara maruz kalmıştır. Bunun üstüne, Avrupalı uluslar kendi kimliklerini, yurtlarını ve tarihlerini inşa ederken, Türkiye bu süreçte de herhangi  bir çalışma göstermemiş, ekonomik gelişmeleri, coğrafi keşifleri ya da yönetici sınıf değişimlerini de yaşamamış, hali ile de kendisinin aşağılandığından dahi haberi olmamıştır.

Atatürk’ün eğitim hakkındaki sözlerinden.

Osmanlılarda, 14. Yy’dan itibaren kesintili olarak dahi olsa milliyetçi fikirler ve görüşler, Türk dili ekseninde bulunmuş, devletin kurucu asli unsurunun öneminin farkında olunsa dahi bu durum ağır ağır değişmiştir. (Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarihi Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu, İstanbul 1996, s.60-72) Zaman içerisinde, gayr-i Türklerin dinleri fark etmeksizin Osmanlıya gerçekleştirdikleri isyanlar ve kendi yurtlarını, tarihlerini kurma süreçleri ile Türk Milliyetçiliği de artan bir güç kazanmış ve denildiği gibi tanımı ve varlığı hiç değişmemiş, kaybolmamış olan millet, ümmet ve ırk kavramları yeniden keşfedilerek, tartışılarak bir keşfediliş dönemine girmiştir. Osmanlılar, Avrupa içlerine olan seferleri, yakın doğunun tamamına tabii olmaları ve aynı zamanda Türk olmaları nedeni ile de özellikle Müslüman Türklere yönelik ağır bir aşağılama furyası yüzlerce yıla yayılmış şekilde de devam etmiştir. Örneğin, 18. Yy sonlarında Mısır’ı gezen Volney, Türklerin barbar, aşağılık ve acımasız olduğunu söyleyerek bir yüz yıl sonraki İngiliz ve Fransız politikalarının da temelini atarak, uygarlıkta 4. Seviyeye geçememiş, yani sanayiden haberi olmayan bu mazlum halka sanayiyi öğretmek bahanesi ile yaşanacak sömürgeciliğe bir yol çizmiştir. Bu konu ile ilgili olarak, Cumhuriyet döneminde yazılmış tarih kitaplarında da bir Avrupalı bilim adamı olan Cahen’in şu sözlerine yer verilmiştir. (Zafer Gölen, “Baron de Tott’un Seyahatnamesine Dair, Bilge, S.17, Ankara 1998, s.69-71; Zafer Gölen, “Avrupa’da Türk Düşüncesinin Oluşumu”, Dönence, S.3, Isparta 1998, s.9-13. ”)

“1000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanlık davalarının doğurduğu husumet duygusu ile mutaassıp müverrihler bu davalarda asırlarca İslamlığın pişdarlığını yapan Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret göstermeye savaştılar.” (Enver Ziya Karal, Atatürk’ün Türk Tarih Tezi, s.159.)

Diğer bir deyiş ile Türklerin, Avrupa’ya karşı yürüttükleri saldırı ve savunma savaşları, onları Avrupalı olmayan ve dışarıdakiler konumuna dini farklılıklar ile de itmiştir. Bu sürecin bir diğer olumsuz yanı ise Türklerin kendi kimlik inşasına dini temelleri koyması olmuş, ümmet tanımı ile millet tanımını karıştırarak, kendi ulusal özelliklerini dahi reddeden, inkar eden bir hale sokmuştur. Özellikle de yaşanan süreçte, Osmanlıların topluma yayılan bir eğitim anlayışı, aydınlanma hareketi ve geleneği kuramamaları ile toplum dini özelliklere de verimli bir bakış açısı ile bağlanamamıştır.

Atatürk, Eugene Pittard ile birlikte, Fransızca bir bilim kitabında.

Hatta, kendilerini Türk saymayıp, Türklüğün göçebelik ve kızılbaşlık olduğunu, ayıp olduğunu düşünenler, İslamiyetin kurucusu Muhammedin hayatını, doğumunu hatta yaşayıp yaşamadığını, namaz dualarını ya da ezanı dahi bilmeyenler çoğunluk haline gelerek, kendi kimliklerinin temeline koydukları hiçbir şeyden doğru düzgün haberi olmayan, bilgisi olmayan bir güruha dönüşmüşlerdir. (Şevket Süreyya Aydemir – Suyu Arayan Adam) Uzun süren dini mücadelelerin sonunda ise, Türkler, Hristiyanlara baskı yapan ve her daim için Müslüman olan, hoşgörüsüz, kadın düşmanı ve sadece yağmaya, kavgaya aklı çalışan bir tanıma Avrupada düşmüş iken kendi bakış açılarından da her daim bilseler de bilmeseler de Müslüman olan, Türkçe konuşan ancak konuştuğu dilin sahibi olan milletten de haberi olmayan bir gerçekliğe düşmüştür. Bu duruma, Brityanya’nın ilk başbakanlarından, Gladstone’un sözleri de örnek verilebilir.

 

“ İngiliz başbakanı Gladstone, “Dünya yüzünden Türklerin kötülüklerini kaldırmanın bir tek çaresi vardır ki, o da dünya yüzünden kendi vücutlarının kaldırılmasıdır…Asya’dan gelmediler mi? Asya’ya yeri dönsünler!” (Bekir Sıtkı Baykal, “Atatürk ve Tarih , C.XXXV, S.140, Ankara 1971, s.536-537)

 

Bütün bu iddialara bir de üstüne, İslamiyet ile de ilgisi olmayan Moğol İmparatorluğu eklenmiştir. Avrupa için yenilgiyi ve istilayı ifade eden Cengiz İmparatorluğu da göçebe olmaları ve Sarı Irktan olmaları nedeniyle Türklerle eşdeğer tutulmuş ve Türklerin daha da aşağılanmasına yol açmıştır.

Atatürk, tarih eğitimi sırasında bir sınıfı denetlerken.

Tüm bu aşağılamalar ve kimlik çatışması, kargaşa içindeki Osmanlının son döneminde, aydınların da kafasını kurcalamış ve çeşitli Milliyetçilikler doğmuştur. Bunlardan bazıları, eski ve yanlış tanım içerisindeki, ümmet görüşü, diğeri ise dile, ekine dayalı bir Milliyetçilik iken Osmanlının İslamiyet ile özdeşleşmesinden dolayı ise sadece Müslüman ve Türk olanların milliyet teşkil edeceği görüşleridir. Özellikle de bu dönemde, tarih çalışmaları yok denecek kadar az olup, Nuh Tufanı gibi dini ve bilim dışı efsaneler ile başlatılmaktadır. Olaylar sadece günlük olarak kaydedilmiş ancak arada bir yorum, bağ kurulmamış, eleştirilmemiş ya da eğitime katılmamıştır, haliyle de Türk tarihinin sadece Osmanlı tarihinden ve Müslümanlardan ibaret olduğu sanrısı artmıştır. (Zafer Göllen Avrupa’da Türk Düşüncesinin Oluşumu Dönence, S.3, Isparta 1998, s.9-13.)

 Avrupa’nın Kafatasına Dayalı Kimlik Kavgası Nasıldı?

Bu süreçteki kimlik inşalarına Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da verilebilir, keza Avusturya-Macaristan imparatorluğunda, antropolojik farklılıklar ve politik görüşler nedeni ile Turan kimliğine dayalı bir kimlik inşası denemeleri olmuştur, hatta dile dayalı çalışmalar da kullanılarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğundan Johan Anton Boller gibi bilginlerce yürütülmüş ve Ural-Altay dilleri kapsamında da Japonca ile bağ kurmuştur. Aynı süreç Japonya’da Fujioka Katsuji, Finlandiya’da ise Matthias Alexander Cartsen ile sürmüştür. Görüleceği üzere, politik görüşlere ve çıkarlara göre bilimsel çalışmalarla da kimlik inşası süregelmiş, özellikle de 1796 Sistova Anlaşması sonrası, Ruslara ve Alman İmparatorluğuna karşı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Asyalı köklerine dikkat çeken bir kimlik inşasını denemiş ilk Turan kimliğine dayalı kurumlar yaratılmıştır. Aynı süreçte, Osmanlı bilginleri de çeşitli kimlik fikirleri ortaya atmıştır, Türkler arasında inanç ayrımı yapmayan Ziya Gökalp dahi, İslamşalmak, Muasırlaşmak, Türkleşmek” üçlüsüyle görüşlerini açıklamış ancak bir Müslüman Türk ile bir Hristiyan Türk ona göre aynı ümmette yer almıştır. (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları) Böylece, Osmanlı aydını için de çöküntü içindeki eğitim anlayışından doğan buhranlı zamanlardaki bir kimlik inşa etme sürecindeki kavram karmaşası ve söylenmesi gerekenlerin dolaylı söylenmesi dikkat çekebilir. Bu bağlamda, Türkiye, kurulduğunda büyük bir zorunluluk ile karşı karşıya kalmış, sınırları içindeki insanları bir ulus haline getirme sınavını vermek zorunda olmuştur. Türkiye, kuruluş aşamasında sosyolojiye dayalı çalışmalarla bir kimlik inşa etme çabasında olmuş, bu süreçteki çalışmalar da Osmanlıdan, Ziya Gökalp’in Emile Durkheim’e dayalı görüşlerinden damıtılmasıyla yükselmiştir. (Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e, Cumhuriyet ve Antropoloji, 2012, syf. 11-32)

Atatürk, eğitim devrimini henüz savaş sürerken tasarlamaktaydı. 17 Temmuz 1921, Öğretmenler Kongresi açıldı.

1929 buhranı ve 1933 Üniversite Reformu sırasında ise Türkiye, sosyolojik çalışmalara dayalı bir kimlik inşaasının yanında antropoloji biliminden de faydalanmanın acilliğini görmüş ve Emile Durkheim’ın yerini, Antropolog ve Etnolog Eugene Pittard almıştır. Bu süre içerisinde, Türkiye Cumhuriyetindeki kimlik inşasında, yaygınlaşan eğitimde tamamen bilimsel bir eğitim benimsenmiş ve özellikle de İslamiyet ile hem Avrupalıların bakış açısı ile hem de Hristiyanlara karşı yapılan savaşlarda en önde yer alan Türklerin pekiştirilmesine karşı, kimlik inşasında din arka plana atılmış ve kişinin tercihine bırakılırken yasal güvence altına alınmıştır. Bilimsel eğitim gereği ise, hazırlanan tarih kitaplarında, hem canlılığın hem de insanlığın başlangıcı H.G Wells gibi Evrim teorisini savunan biyologların ve tarihçilerin görüşleri ile açıklanmış, “Tarihten Evvelki Zamanlar ve Erken Zamanlar I” gibi liseler için hazırlanan tarih kitaplarına konmuştur. Aynı süreçte, dinlerin doğuşu da bilimsel olarak açıklanmış ve insanların doğasından kaynaklanan, çevreyi iyileştirme amacına sahip döneminin ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışan gelenekler olduğu aktarılmıştır. Türkiye’nin bilimsel görüşlere ve özellikle sosyolojiye dayalı kimlik inşası sırasında ise Avrupa belirtilen süreçte, belirtilen çalışmalarla tamamen ırkçı bir çukurun içinde kimlik savaşlarına hazırlanırken birbirlerini ya da kendilerinden olmayanları aşağılayan tutumlarını daha da ilerletmiştir. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde, fizik antropoloji en ilgi gören bilim dalı haline gelmiştir ve Avrupa’ya gönderilen Türk öğrenciler de bu durumdan etkilenerek çeşitli görüşler geliştirmiştir. Bu görüşlerden etkilenenlerin başında ise Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan bulunmaktadır.

Atatürk’ün hazırlattığı tarih kitaplarında, yaşamın doğuşu ve evrim teorisi.

Afet İnan, Atatürk’e yazdığı bir mektupta, İsviçre’deki eğitimi sırasında, Fransızca bir kitapta, Türklerin sarı ırka mensup olduğunun anlatıldığını ve aşağılandığını belirtmiştir. Bu durum, Avrupalıların gözünde, Türklerin savaşmaktan başka bir şey bilmeyen, Moğollarla ve Çinlilerle aynı yapıda olup, sanayileşememiş ve bilimi anlayamamış barbarlar olduğu savının bir başka ifadesidir. Bu dönemde aynı zamanda, İslamiyet öncesi Türk tarihine yönelik çalışmalar da yürütülürken, Türklerin kökenlerine yönelik çalışmalar da yapılmaktadır, Afet İnan’ın mektubu ile ise yeni bir antropolojik çalışmanın fitili ateşlenmiştir. Bu dönemde, Avrupadaki ırk tartışmaları ise kafatası şekline dayalı biçimde yürütülmüştür, merkez Avrupalılar daha çok brakisefal iken çevre Avrupalılar daha çok dolikosefal kafatası yapısına sahipti. Bu tartışmalara, Nazi Almanyası, üstün ırkın brakisefal kafatasına sahip olduğunu vurgulayarak yüksekten bir giriş yapmıştı, aynı dönemde dolikosefal kafatası yapısındaki halkların ise brakisefaller ile ancak karışarak üstün işler yapabildikleri varsayılıyordu. Diğer bir değiş ile Birinci Dünya Savaşı sonrası, dolikosefal ve brakisefal kafatası yapısı eksenli tartışmalar sırasında, Afet İnan konuyu şöyle aktarmıştır:

“1928 yılında, Fransızca coğrafya kitaplarının birinde, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve Avrupa zihniyetine göre ikinci nevi bir insan tipi olduğu yazılı idi. Kendisine gösterdim. Böyle midir? Dedim. “Hayır, olamaz, bunun üzerinde meşgul olalım. Sen çalış” dediler. (Halil Berktay, Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü, İstanbul 1983, 14-16.)

Bu tartışmaların ve geçmişin yükü altında, genç Türk Cumhuriyeti, o döneme kadar görülmüş en geniş kapsamlı antropoloji araştırmasına başlamıştı. Harf devrimi sırasında da Türkiye’de bulunmuş ve 1911 yılından beri Anadoludaki çalışmalarını sürdürmüş olan Eugene Pittard da bu çalışmalara İsviçreli bir bilim insanı olarak katılmış, hatta bu kimlik inşası ile birlikte 14 milyon insanın aynı anda Arap alfabelerini bırakarak yeni Türk harflerini kullanmaya başlamasını da eşi görülmemiş bir devrim olarak nitelemiştir. Bu konu hakkındaki görüşleri ise Reşat Nuri Güntekin tarafından çevrilmiştir. Afet İnan, çalışmalarında, 19. Yy’dan beri kafatası yapısı belirlenememiş ve her ölçümde, araştırmada farklı sonuçlara tabii olan Türklerin, hangi tipte bir kafatasına sahip olduklarını belirtmeye yöneliktir. Bu çalışmada, o döneme kadar hiçbir zaman görülmemiş genişlikte bir kapsam edinilmiş ve 64.000 kadın ve erkek kafatası incelenmiştir. Bunun bir diğer önemi ise kadınların da bu bilimsel çalışmaya dahil edilmiş olmasıdır.

Atatürk’ün hazırlattığı tarih kitaplarında, yaşamın ortaya çıkışı ve jeolojik evreler.

Eugene Pittard, İnan’ın çalışmasının önsözünü yazmış ve bu yüzden, Türkiye’ye teşekkür etmiştir, 65 kafatası, 38 ayrı ölçüm niteliğinde değerlendirilmiş ve toplamda 2,432,000 kayıt sonucu oluşturulmuştur. Aynı süreçte, 1931 yılında Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuş ve Türklerin tarihi kökleri de antropolojik çalışmalarla birlikte yürütülmüş, hatta bir süre sonra Türk Tarih Tezi ortaya atılarak, ilk defa Doğulu bir Ulus, batılıların tezlerinin karşısına bir tez ile çıkmıştır. Bu tezlerin temel amacı, tarihini, adını ve hatta dilini ve kökenini düzgünce bilmeyen Türk insanına, özgüven aşılamak ve kimliğini geri kazandırmak olmakla birlikte, zaman içerisinde iyileştirilerek değiştirilmiştir. Antropoloji çalışmaları sonucunda, Türklerin dolikosefal tipte değil, Avrupalılar gibi brakisefal tipte bir kafatası olduğu öğrenilmiş olup, Şevket Aziz Kansu’nun “Kafatası ile zeka ölçümü yapılamaz .” sözleri ile çalışmaları noktaladığı ve Avrupanın ırkçılığına karşı durulan  daha ileride bir tutum sergilenmiştir. Yapılan bütün bu çalışmaların, 1920’lerin işgalinden kurtulmuş ve üstünde yaşadığı toprakların, Yunanlar, Ermeniler, Kürtler ya da Bulgarlar tarafından ele geçirilmeye çalışılmış, son can havli ile kendisini kurtarmış bir ulusun aydın sınıfı tarafından yapıldığı unutulmamalıdır. Bu çalışmalar, her şeyden önce Türklere, kimliklerini, özgüvenlerini kazandırmak ve yurtlarına anayurt gözüyle bakmasını sağlamak amacına sahip olup bilimsel açıdan büyük bir öneme sahiptir. Bu çalışmalarda, Türklerin içinde olduğu ırkın, boyu, skelik endeksi, burun endeksi, cildin, saçların, gözlerin tipi, şekli gibi ölçümler yapılarak, Anadolu Türklerinin antropolojik karakterleri ölçümlenmiştir.

Atatürk’ün Antropoloji Çalışmaları Irkçı Amaçlara Mı Hizmet Ediyordu?

Eugene Pittard, Avrupa’nın en büyük antropologlarından birisi olarak, Atatürk’e hayranlığını her fırsatta dile getirmiş ve yapılan Antropoloji çalışmaları hakkında da şöyle söylemiştir.

“Atatürk bu araştırmaları emretmekle ilimin minnettarlığını kazanmıştır ve antropologlar onun hatırasını daima takdis edeceklerdir.”

Aynı zamanda, bu çalışmalar ışığında, Türk Ulusunun, Avrupalılara göre bazı üstün yanları da Mustafa Kemal Atatürk tarafından Vatandaş İçin Uygarlık Bilgileri kitabında da vurgulanmıştır. Bu üstün yanlar ise Avrupalıların türlü türlü karışmalarla, dillerine son hallerini vermeleri, devletleri kurulduğunda ise dillerini konuşan azınlığın, geri kalanı devşirerek kendisine benzetme zorunluluğuna karşın, Türklerin, bir tarih birliği, köken birliği, dil birliği içinde olması olarak vurgulanmıştır. Aynı zamanda, Afet İnan’ın Avrupa topraklarındaki etkilenimi sonrası, kitabında, bir milletin millet olabilmesi için, yani kimliğinin sahiplenilebilmesi için aynı ırktan olmak gerekir sözlerini, kitapta değiştirerek “Millet, aynı dili konuşan ve birlikte yaşamak isteyen insanlardır.” denmektedir.

Atatürk’ün hazırlatmış olduğu tarih kitaplarında evrim teorisi.

Aşağıdaki cümleler ise, söz konusu dönemde okutulan tarih kitaplarından alıntıdır.

Irk kavramı ve tarifi bugüne kadar birçok tartışmalara ve birbirine zıt fikirlere konu olmuştur. Bazı yazarlar ırkları dillere veyahut renklere göre tasnif etmişlerdir. Hâlbuki değişik ırkların karışmasıyla oluşan bazı kavimlerin ortak dilleri olduğu gibi, aynı ırka mensup olan bazı kavimler de başka dilleri konuşmaktadırlar… Avrupa alimlerinin insanlık ve insan ırkları hakkında verdikleri bilgiler hep kendi bakış açılarındandır. Bu insan karışımlarının terkiplerini layıkıyla tanımak güçtür. Bununla beraber, incelenmeleri kolay olsun diye genellikle bu insan cemiyetlerini, anatomik benzerlikleri açısından ırklara ayırırlar. (Tarihtenevelki Zamanlar ve Eski Zamanlar, Tarih I, Maarif Vekaleti, Milli Talim ve Terbiye Dairesi, syf 1-10,)

Kaynakça:

Şevket Aziz Kansu, Kız ve Erkek Türk Çocukları Üstünde Antropometrik Çalışmalar, S.9, Ankara 1939, s.69-79
Tarihten Evvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar, Tarih I, Maarif Vekaleti, Milli Talim ve Terbiye Dairesi, syf 1-10

Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarihi Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu, İstanbul 1996, s.60-72
Zafer Gölen, Baron de Tott’un Seyahatnamesine Dair, Seyahatnamesine Dair, Bilge, S.17, Ankara 1998, s.69-71

Zafer Gölen, Avrupa’da Türk Düşüncesinin Oluşumu, Dönence, S.3, Isparta 1998, s.9-13.
Enver Ziya Karal, Atatürk’ün Türk Tarih Tezi s.159

Bekir Sıtkı Baykal, “Atatürk ve Tarih, , C.XXXV, S.140, Ankara 1971, s.536-537
Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e, Cumhuriyet ve Antropoloji, 2012, syf. 11-32

Afet İnan, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler, syf 23-36

Halil Berktay, Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü, İstanbul 1983, 14-16.)

Benjamin Isaac,  Proto-Racism in Graeco-Roman Antiquity, World Archaeology Vol. 38, No. 1, Race, Racism and Archaeology (Mar., 2006), pp. 32-47

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*