Sultan 2. Abdülhamid Han ve Taht Aşkı ile Çürüttüğü Türk Donanması

Abdülhamid ve Çürüttüğü Donanma

2. Abdülhamid Hakkında Önsöz

Türk tarihini tahrif etmekte ısrarcı olan pek çok küme vardır. Bu kümeleri etkinlik sıralamasına göre düzenlersek, şüphesiz ki en başta gelecek olan küme, İslamcılar olacaktır. Bu kümeye göre, Kurtuluş Savaşı dahi yaşanmamıştır, şehitlikler düzmecedir, İngilizlerin emrinde çalışmış ve sonra da İngiliz zırhlısına binerek kaçmış, Hint Müslümanlarına dahi İngilizlerin ağzı ile fetvalar vererek isyan etmemelerini öğütlemiş vatan haini  Vahdettin dahi aslında bir kahramandır, nedeni de sadece İstanbul’dan kaçarken Osmanlı sarayını yağmalamamış olmasıdır, halbuki; 2. Mahmut döneminden itibaren  Osmanlı Saray yönetimi Padişahın elinde değildir, daha da önemlisi İngilizler de çekilirken Osmanlı Sarayından “Kaşıkçı Elmasını” dahi almamıştır, şimdi bu durumda İngilizler de mi dostumuz olmuştur? İslamcıların yanı sıra tahrifte onlarla yarışabilecek bir küme daha vardır, bu küme diğerine göre daha ılımlı olup, çeşitli akademik alanlara da yayılmıştır, amaçları, Türklerin kendi tarihine baktığında herkesi ve her şeyi sevmesidir, Yavuzu da Şahı da, Atsızı da Süreyya Aydemiri de, Atatürk’ü de Vahdettin’i de, Nutuk’ta, Atatürk, Vahdettin için “Soysuz köpek” demesine rağmen bu kesim, Atatürk’ü yüceltir ama Vahdettin de çaresizdi diyerek yutturmaya çalışır, Yavuzun Türk katliamlarını inkar etmek gibi yollara giderler, Abdülhamid’in de Türk Donanmasına olan çürütmesini bir kısmı yalanlar, daha bilgili olanları ise bahanelerle süsler, bazıları hatta “Türk donanmasını bilinçli bir terk ediştir.” diye pişkince yorumlar. Bu konuda yazılabilecek çok fazla satır olduğu için, zamana bıraktığımız makaleleri de size zamanla ulaştıracağız ancak Abdülhamid’in Batı Oğuz Türklerini karanlığa itişini, Türk Aydınlanmasını ve Devrimlerini geciktirişini zamanla aktarırken bu makalede sadece Türk Donanmasını yok edilişe terk etmesini aktaracağız.

Abdülhamid Türk Ordusundan Neden  Korkuyordu?

Şevket Süreyya  Aydemir’in de kitaplarında belirttiği üzere ;

Harp okulunda öğrencilere silah verilmezdi. Silah verilse mermi verilmezdi. Hatta hoca bazen mavzer tüfeğini tahtaya çizip tarif ederdi. Edirne harbiyesinde süngü yerine , boyanmış , yaldızlanmış , tahtadan süngü taklitleri verilirdi. Çünkü Abdülhamid, Harbiyenin silahlı oluşundan korkardı.

Şevket Süreyya Aydemir – Tek Adam

Osmanlı Devleti
Abdülhamid döneminde, devletin düştüğü hal.

Nedeni temele dayanıyordu. Abdülhamid,  Türk Ordusundan korkuyordu çünkü Türk Ordusu,  Avrupadaki Düşün ve Teknik Gelişmeleri yakından takip eden Aydın subaylarla dolup taşıyordu, zoraki bir şekilde ordu baskısı ile Batı modelli okullar açıyordu ancak buradaki eğitimi de ödenekleri kısarak mahvediyordu, Kurtuluş  Savaşımızdaki Kahramanlardan Hayrullah Fişek(Okumak için tıklayınız) dahi, Batıya ait düşün dergilerini okuduğu için rütbesi düşürülüp bu dönemde sürülüyordu, daha da önemlisi Türk Ordusu, Avrupadaki gibi “Babadan oğula geçen” yönetme hakkını Batıdaki gibi kaldırmak istiyordu, padişahlar yerine halkın seçtiği kişilerin yönetmesi gerektiğine inanıyordu, bu inanç pek ala ki sınıf çatışmasından doğuyordu, Osmanlı Aristokrasisi yerine Osmanlı Askerleri, egemenliği ele geçirmek istiyordu. Öyle ki, 93 Rus Harbinde dahi, Abdülaziz’in Fransa’dan aldığı 12 Milyon altın ile kurulan modern Alman Kruvazörlerinin de bulunduğu dünyanın en büyük 3. Donanması olan Türk Donanması, İstanbul’a demirleniyordu, Padişah 2. Abdülhamid, Türk Donanması yerine o dönemde pek yakın olduğu ve gene sefaretlerinin desteği ile tahta çıktığı İngilizlerden yardım isteyerek İngiliz Donanmasını İstanbul’a çağırıyordu, Gazi Osman Paşa’nın ordusuna doğru düzgün yardım ve lojistik destek verilmemişken, öğünlerini yakaladıkları farelerle geçiren Türk Askerlerinin yanı sıra Padişah, Yeşilköy’e kadar gelen Rus Ordusunu ancak  İngilizlerin gözdağı ile durduabiliyor, yıllar boyunca da bir apartman boyundaki Rus askerleri anısına dikilmiş bir kahramanlık anıtının gölgesinde yaşamak zorunda kalıyordu.

Abdülhamid’in taht aşkı ve ordu korkusu öyle derine işlemişti ki, Türk Donanması yerine kendisini tahtta tutacak olanın İngiliz donanması olduğunu dahi gösteriyordu.  Abdülhamid, Orduya karşı da bir teknik üretmişti, bütün İslam dünyasındaki tarikat şeyhlerini İstanbul’da toplayarak, Türk Ordusuna karşı bir dayanak oluşturuyordu ancak bu politika sadece Ordu ile ilgili değildi, bir diğer amacı da şeyhleri kontrol ederek, tarikatları aracılığı ile Osmanlı coğrafyasındaki Müslümanları da kontrol etmek istiyordu, bu politikanın işe yaramadığını kendisi dönemindeki Arap ayaklanmalarından da Kürt ayaklanmalarından da biliyoruz, bazıları ise bu çalışmanın, Japonları İslama davet etmek ve Halifeliği de onlara vererek hem bir müttefik elde etmek hem de Halifelkten kurtulma amacı ile yapıldığını söylese de sağlam bir delile rastlandığını görmüyoruz. Şurası bir gerçektir ki İslamcıların zırvaladığı şekil ile Abdülhamid bir gerici değildir, gerici işler yapmış olsa dahi kendisi bir İslamcı değildir, Rom içen, 16 karısı olan, sürüsüyle cariyesi olan ve inzivasını da Elena isminde bir Rum kadını ile nikahsızca geçirmiş birisidir, başarısız pek çok politikası ve zararları gibi yararlı diyebileceğimiz bir kaç yanı da vardır. Örneğin, Hristiyan kiliselerini parçalayarak, Balkanlardaki  Ortodoksları kendi içinde bir nebze parçalamayı başarmıştır ancak Orduya talim yaptırmayışı ve ekonomiyi daha da Alman sömürgesi haline getirmesi ile yanlış raporların da sonucunda ordunun bir kısmını terhis etmesi yüzünden Balkan Savaşları faciası yaşandığı için bu durumun da çok büyük bir önemi kalmamıştır. Bazıları Balkanlardaki Askeri ateşelerimizin hain olup, bu yüzden burada bir isyan ya da dış saldırı ihtimali gerçekleşmeyecektir şeklinde raporlar sunduğunu söylese de hain olsalar da olmasalar da orduyu terhis etmek isteyecek ilk  kişi, orduyu düşman gören Abdülhamid’dir ve böyle bir bahane onun için biçilmiş kaftandır.

Abdulhamid ve ihanetleri.
Abdülhamid Acizliği

Türk Ordusuna olan düşmanlığı ile Abdülhamidin bir diğer dayanağı ise Ordu içindeki yolsuzlukçu ve yozlaşmış askerlerdir, bu askerleri yücelterek, yüksek makamlara getirir, yolsuzluklarını ise koz olarak elinde bulundurur ancak onları da makamından etmez, böylece hem kendisinin kontrol ettiği ve onlar aracılığı ile de orduyu kontrol edebildiği kişileri yükseltmiş hem de Türk Ordusunu baskı altında tutmuş olur. Öyle ki bu dönemde Atatürk dahi üç ay tecrit yatmış ve Kahire’ye sürülmüştür, Harbiye öğrencilerinden tutun da ordu mensuplarına kadar herkes potansiyel düşman gibi incelenmiş ve irdelenmiştir, bazı askerler daha sert tepkiler vererek Kuşçubaşı Eşref(Konu ile ilgili makalemizi okumak için tıklayınız) gibi Abdülhamid’in yaverinin oğlunu dahi kaçırmıştır, bu dönemde felsefe dergileri kapatılmış, Batı eserlerini çevirmek yasaklanmış hatta İslamın bilim ile bağdaşık olduğu tarihlerdeki Ibn-i Haldun’un  El Mukaddimesi’ni dahi yasaklamıştır, bu dönemde Namık Kemal’ler Vatan Yahut Silistre’nin yazarları hapis yatmıştır, Osmanlı İmparatorluğu, tahtı için toprağını kaybetmeyi göze almış bir başka padişah olan Abdülhamid ve onu kullanan Almanlar gibi çeşitli dış unsurların çenelerinde ufalanırken, Türk Ordusunun mensupları çöllere, dağlara ya da unutulmuş adalara sürgün yemiş, Namık Kemal gibi aydınlar Magosalarda derdest edilmişken, Türk çiftçisi fakirleşirken, Gayr-i Türk unsurlar saraya daha da yoğun şekilde girerek, zenginliklerini arttırmıştır, sadrazam aileleri dahi bu dönemde genellikle zengin Sebetayist aileler olup en önemli örnekleri Evliyazadeler ailesidir, Osmanlı İmparatorluğunun kaynaklarını, kompradorluk yaparak II.Abdülhamid ile birlikte peşkeş çekmişler, zenginliklerine zenginlik katmışlar, Notre Dame Sion gibi okullarda çocuklarını okutmuşlar, Yahudi Alyans Okullarından mezun olan çeşitli İslamcıları yetiştirerek, İmparatorluk içindeki her tabakaya sızmışlardır, bu zengin ailenin olanaklarından ve gücünden, Avrupai bağlantılarından 2. Abdülhamid de servetine servet katarak faydalanmıştır, bu dönemde Gayr-i  Türk unsurların yükselişine bir örnek de Kürtlerdir, öyle ki Hamidiye Alayları gibi bize saldıracak olan Kürt  Aşiretlerine ait askeri birimler oluşturulmuş, tütün, elektrik, demiryolu, üzüm, bakır ve demir gibi sektörler bir bir yabancılara satılmış, hatta sitemizin ongusu olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibilere rağmen, ülkemizdeki tarihi eserler dahi “Burada taştan çok ne var.” denilerek peşkeş çekilmiş, Sadrazam Tunuslu Sait Paşa, Türkçe bilmiyor bahanesi ile resmi dil Arapça yapılmaya dahi kalkışılmıştır.

Abdülhamid’in ordu korkusunu açıkladıktan sonra, Türk Donanmasını nasıl çürüttüğüne gelir isek;

Abdülhamid, Türk Donanmasını Nasıl Çürüttü?

İngiliz tarihçilerinden Joan Haslip, Abdülhamid’in bir anısını araştırmalarında şu şekilde aktarır.

“Padişah ahlaksızlıklarıyla alay edebilmek için nazırlarının yolsuzluk yapmasını beklerdi. Mesela, ihtiyar Bahriye Nazırı’nın (Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa) hırsızlıklarından sık sık bahsederdi. Fakat buna rağmen ihtiyar Nazır, Padişaha karşı yapılacak bir isyanda vazife almaması için Türk donanmasının hareketten mahrum bir halde Haliçte tuttuğundan konumunu muhafaza ediyordu. Bir gün Abdülhamit’e meşhur bir saray hokkabazının metal çatalları yuttuğu hakkındaki hünerleri anlatılmıştı. Padişah hemen cevap vererek bunda o kadar büyük bir hüner görmediğini çünkü Bahriye Nazırı’nın hiç bir rahatsızlık hissetmeden muazzam harp gemilerini yuttuğunu söylemişti.”

Bahsettiğimiz gibi, Hasan Hüsnü Paşa’nın yolsuzluklarına, Donanmayı Haliç’te tutan kişi olduğu için katlanıyordu, kendisini azledip yerine namuslu bir subay getirse, hangi namuslu Türk subayı, toprak verip de tahtını vermeyen Abdülhamid’i severdi?

Abdulhamid ve Osmanlı
Abdulhamid ve ona binen Almanlar… Dönem Avrupasında bir kartpostal.

Türk  Donanması, 1876-1909 arasında, Abdülhamid’in tahtı için,  Haliç’e hapsedilmişti, bu uzun süre içerisinde, Donanma, kendi karakterini, kurumsallığını ve tecrübesini kaybetmişti, daha da önemlisi gemiler bakımsızlıktan paslanmış, teknik gelişmeler takip edilmemiş, harcanan onca para boşa gitmişti. Savaş durumunda da savaş dışındaki manevrasızlıktan felç olmuş Bahriye Nazırlığı, 1897, Türk-Yunan savaşında dahi Ege’ye çıkması emri verilmesine rağmen, kendisini Haliç’ten Çanakkale Limanına zor atabilmişti,  bu harekette de donanmadaki pek çok gemi birbirini kaybetmiş, bir kısmı da batıp gitmişti. Bu dönemde, Donanmaya parça alımı da doğru düzgün yapılmadı, sadece iki istisnai durum hariç Donanma envanteri de yenilenmedi, işte bu iki istisnai durum da İslamcılar ve bahsettiğimiz “Herkesi Sevelimci” kümeler tarafından çarpıtılır. Bunlardan birisi, alınan iki denizaltıdır. Bu denizaltılar, Donanmanın baskısı ve Türk Ordusunun korkusu ile alınmıştır, nedeni ise Yunanistan gibi İngilizlerce ve bu dönemde özellikle de Ruslar tarafından desteklenen bir ülkenin, hak iddia ettiği Balkan topraklarındaki Rumları örgütlerken denizaltı ithalatına başlamış olmasıdır. İsveç ve İngiliz ortak yapımı Nordenfelt firmasının ürettiği denizaltılar satın alınmıştır, böylece silah ihracatının temel prensipleri de belirlenmiş olmaktadır, iki düşmana birden silah satışı yapmak, iki düşman için de daha fazla silah ihtiyacı yaratmaktı. Bu alınan denizaltılar da önce, İzmit’e, ardından da Haliç’e hapsedilerek gene çürütülmüştür. Diğer istisnai durum ise Ermenilerin isyanları ve Türklere katliamları sonrası yapılan müdahaleler ile Avrupalıların ve yurt dışındaki Ermenilerin hareketleri ile tazminat talepleridir, Osmanlı İmparatorluğu ise tazminat ödemek yerine ABD ve Avrupa Devletlerinde üretilen savaş gemilerini satın almak üzerine anlaşarak bir çıkış yolu buldu, böylece Haliç’teki hapishaneye yeni mahkumlar kazandırılmıştı.

Abdülhamid dönemi kaybedilenler
Abdülhamid Dönemi Batı Türklerinin acizliği böyle resmedilmiştir. Dikkat ediniz, Osmanlıya tüm saldıranlar, karikatürde, sadece Avrupalılar değildir, içlerinde Kürtler ve Araplar da resmedilmiştir.

Öyle ki bu sadece donanmasızlık yüzünden pek çok Jeopolitik kayıp yaşanmıştı, bunlardan bir kısmı aşağıdadır;

1878, Kıbrıs, Teselya, Romanya, Doğu Rumeli ve Karadağ.
1881, Tunus, 1882 yılında ise Mısır, 1897 Girit.
1908, Bulgaristan, Bosna-Hersek
1911, Libya.
1912-13 Balkan savaşları ile de donanmasızlık yüzünden Yunanistan’a karşı dahi korunamayacak olan Ege Adaları, İtalya’ya koruması için bırakıldı. 1. Dünya Savaşında ise Düşman Donanması, hiç bir zorlukla karşılaşmadan, Ege’de dahi bir direniş görmeden Çanakkale’ye geldi, boğazdaki topçu atışları olmasa idi, İstanbul’a kadar da düşmanı durdurabilecek bir donanmamız Abdülhamid gibi taht ve yolsuzluk sevdalıları yüzünden bırakılmamıştı. İtalyanlar, Libya’yı işgal ettiklerinde, Mısır da aynı şekilde işgal edildiğinden, kara bağlantısı olmadığından ordumuz bu bölgeye gidemiyordu ancak donanma ile askerlerimizi taşımamız da malum nedenlerden mümkün değildi, Libya’da okullarımızda Mustafa Kemal  Bey ile Enver Bey dahil pek çok subayın, bu bölgelerde direnişi örgütlediği anlatılır ancak neden donanma ile askerlerin bu bölgeye sevk edilmediği hiç bir zaman anlatılmaz, neden gizlice bu bölgeye gitmek zorunda kaldıkları da anlatılmaz, Mısır’ı İngilizler işgal ederken dahi, savaş olmamıştır, sadece ilhak ettiklerini duyurmuşlar, Türk Donanması Haliç’te hapisken, Padişah da onaylamıştır, yetmemiş daha sonra belirteceğimiz gibi Süveyş Kanalından da İngilizlerle pazarlık yapıp hisse satın almıştır. Bu dönemde, Ermeni teröristlerce Abdülhamid’e suikast de düzenlenmişti, suikastin başında da Belçika Vatandaşı Anarşist Jorris vardı, İmparatorluğun düştüğü ekonomik ve askeri çukur öyle derindi ki,  Padişah, olası bir müdahale bahanesi olmasın diyerek kendisine suikast düzenleyen kişiyi, Belçika’ya geri iade etmek zorunda kalmıştı, masallardaki “Tez kellesi kesile, tez şu ola, tez bu ola.” imajı çizen Padişahlık makamı bu hale düşürülmüştü, Fransız bankerlere borç ödenmeyeceği duyurulunca, Fransızlar Dalmaçya Kıyılarına basit bir donanma ile gelmeye cesaret ederek, asker çıkarabiliyordu, sadece bir kaç gemi ile buraya gelmelerinde sakınca görmeyen Fransız Ordusu, şüphesiz ki Fransız elçiliği ile Abdülhamid’in Türk donanmasını bırakmayacağını, öte yandan da Türk Ordusunu da bırakmayacağını biliyordu, ne de olsa ordu serbest kalırsa, darbe yapacaktı, onun yerine, topraklarımızın işgal edilmesi, Abdülhamid’e göre tahtı kaybetmekten daha iyiydi.

Osmanlı Donanmasında Vatansever Bir Subay, Emin Yüce Hatıraları

Osmanlı donanmasında bu dönemde pek çok idealist subay durumdan rahatsızdı, yolsuzluklar, Osmanlının borç tablolarına da yansıyordu, devletin kazancını, borcunu ve ödemesi gereken faizi ile aldığı yıllık borçları hesaplayınca, buhar olan bir para tablolarda görünüyordu, bu konu ile ilgili olarak Emekli Tümgeneral Hayrullah Fişek’in torunu Prof. Dr. Kurthan Fişek’in Osmanlı Dış Borçları Üstüne Düşünceler (Okumak için tıklayınız) okuyabileceğiniz önemli bir kaynaktır.  bu paranın önemli kısmı, Abdülhamid’in Türk Ordusunu kontrol etmesine yardım eden Hafiyelerince, Nazırlıklarınca harcanırken, bir kısmı da doğrudan Abdülhamid’in kişisel servetine akıyordu, bir gecede halkı açlıktan kırılır, Beserabya üstünden evsiz, barksız kalmış Anadoluya göç ederken, düşmanları el koymasın diye aşağıda koyacağımız belge ile ortaya çıkan 10 milyon dolar, çeşitli bankalardan diğerlerine aktarıyordu, öyle şiddetli bir basın yasağı ve ajanlık, despotluk dönemiydi ki bunu bile sorabilenler olamıyordu, üstüne de Abdülhamid’in emlak zenginliği, 10 milyon dolar yetmemiş olacak, yandaşlarına yedirdikleri de yetmemiş olacak ki, düşmanın 1882 yılında işgal ettiği Mısır’daki Süveyş Kanalından dahi hisse almıştı, öyle bir padişah düşünün ki, düşmanın işgal ettiği toprakları savunmak yerine işgali kabul edip, para kazanmak için kişisel mülküne Süveyş Kanalından hisse alıyor olsun.

Dipçe: bu dönemdeki 10 milyon dolar, günümüzde milyarlarca dolara eşittir, en feci kriz olan 1929 krizinde dahi tüm dünya 4,2 milyar dolarlık zarara uğramıştır, halbuki bugün 4,2 milyar dolar büyük bir ekonomik kayıp olarak görünmemektedir, her yüzyıl para şişkilniği ile paranın değeri de azalmaktadır.

Emin Yüce'nin söz konusu kitabı.
Emin Yüce’nin söz konusu kitabı.

Bu dönemde Türk Ordusunun da eli kolu bürokratik olarak bağlanmıştı, Türk Genelkurmaylığından, Deniz ve Kara Kuvvetlerinin de kontrolü alınmıştı, Genelkurmaylık Yıldız Sarayına bağlanmıştı, koskoca Genelkurmay kendi ordusuna emir veremiyordu, doğruca Padişahın Hafiyesine gidip rapor sunuyordu, aynı şey, görüştürülmeyen ve yetkileri parçalatılmış Kuvvet Komutanlıklarına da yapılıyordu, keza,  Askerlik Sanatından anlayanlar bilecektir ki komuta kuvvet yapısı parçalanmış bir ordu, istese dahi savaşamaz, Abdülhamid için de önemli olan savaşmaları değil, savaşmamalarıydı. Aşağıya ise bahsettiğimiz Abdülhamid’e ait 10 Milyon Dolar ve ayrıyetten milyonlarca altını ile ilgili iki belge koyuyoruz.

Sultan 2.Abdülhamid Han
Abdülhamid’in Osmanlı Bankasındaki parasını, korumak için, ülkesinden alıp Alman Bankalarına, Almanların kullanması ve faizlendirmesi için gönderdiğini anlatan gazete küpürü.

Abdülhamid’in kişisel emlak servetinin yanı sıra, Alman  Bankasına aktardığı 10.000.000 altını mevcuttu. Bu kişisel servetinin sadece bir kısmı idi, Anadoluda yiyecek ekmeği olmayan, azınlıkların ticaret faaliyetleri ve saraya çıkmış Sebatayist Ailelerin de yaptığı kompradorluk ile fakirleşmiş, Kürtler ya da Araplar gibi aşiretleri de olmayan, 93 Harbi ile Anadoluya göç edip, barksız ve evsiz kalmış, kaybedilen her toprak parçasından göçe zorlanmış insanlarımızın sorunları, dış borcun ağırlığı üstümüzdeyken Sultan 2. Abdülhamid Han’ın tek umursadığı tahtı, serveti ve onu tahtta tutacak olan Almanlar, Hafiyeler, Yolsuzlukçu yozlaşmış diplomatlar ile makam aldığı için destek olan zengin ailelerdi. Öyle ki işte halka ait olan paranın korkakça ve acizce Almanlara teslim edilişinin kanıtı yukarıdaki gazete küpürünün yanı sıra aşağıdaki resmi bankacılık makbuzudur.

Cemal Kutay’ın Tarih Sohbetleri Kitabının 1966 basımının, 3. Cildinin 107. sayfasında da aktardığı üzere, sadece Alman Bankalarında Abdülhamid’e ait 1 000 080 000 altın bulunmaktaydı. Abdülhamid tahttan indirildiğinde, sizce bu paralara ne oldu? Kendi ailesine mi gitti yoksa Almanların elinde mi kaldı?

Alt başlığımıza adını veren Emin Yüce ise , Abdülhamid donanmasında bir subaydı, Bahriye Mektebinde okurken, 19.yy sonlarında Osmanlıdaki iktisadi ve kültürel, teknik çöküşü, kendisinin gözbebeği donanmaya yönelik olarak “Abdülhamid Donanmasında Bir  Bahriyeli, Donanma Zabiti  Emin Yüce’nin Hatıraları” kitabında özetlemişti. Aşağıya, kitabından bir kesit koyuyoruz;

“…Hakikatte Abdülaziz devrindeki muazzam donanmayı imha ile Haliç’teki şamandıralara kıymeti kalmayan yaldızlı gemileri bend ederek halkı iğfale çalışırdı…Hasan Paşa’nın en büyük fenalığı onun servet hırsı ve bu uğurda subay ve eratın hakları üzerinde suiistimal icra ederek, tersanede inşaat ve tamirata sarf edilen meblağ üzerinden şahsi çıkar temin etmek idi… Diğer bir deyişle Bahriye bir çiftlik ve biz de onun demirbaş hayvanı idik… Osmanlı tarihinde pek büyük nüfuz ve iktidara fevkalade ihtişam ve saltanata sahip değişik bakanlara tesadüf edilirse de makamını Hasan Paşa kadar uzun süre işgal eden görülmez. Hasan Paşa Abdülhamit’in arzusuna bağlı olarak donanmayı yok etmiş, Bahriyenin kıymetini hiçe indirmiştir.”

Bahsi geçen Hasan Paşa, 1881-1903 arasında 22 yıl makamını korumuştur. İtalyanlar, Tunus’u işgal ettiklerinde, Osmanlının iç politikasını biliyorlardı, Abdülhamid’in Türk Donanmasını çürüttüğünü ve savaşmak için göndermeyeceğini de öyle… Bu yüzden, dünyanın en büyük 3. Donanmasını elinde tutan Türkleri ciddiye almadan aşağıdaki karikatürlerden bazılarını çizebiliyorlardı;

Abdülhamid
Deniz karşısına oturmuş İtalyan’a hiç bir şey yapamadan sadece bakakalmış, ağlayan bir aciz…

21. YY Türkiye’sindeki Abdülhamid Gafletinin Tekerrürü

Osman Pamukoğlu’nun da söylediği gibi, “Tarih, aptallar için tekerrür eder.” Karadeniz’deki en üstün donanma olan Türk donanması, 2007-8 yıllarındaki Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla tutsak edilmişti, dünyada 9 saniye içerisinde savaşa hazırlanabilen tek donanma olan Türk Donanması, savaş planları dahi Kozmik Odaya girilerek ele geçiriliyordu, donanma, basit bir 51 nolu DVD ile anlamsız iddianamelerle bir kez daha çürütülüyordu, İlginçtir ki, 1995 yılında, Türkiye, Yunanistan’ın Ege’de herhangi bir şekilde karasularını genişletme kararını savaş nedeni ilan etmişti, 2002 sonrası ise Feridun Sinirlioğlu önderliğinde gönderilen Dışişleri heyeti ile bu karardan vazgeçilmişti, Türk Donanması bir kez daha durumdan rahatsızdı ve iktidarı elinde bulunduranların da umrunda olan tek şey gene iktidarın kendisiydi, donanmanın rahatsızlığı ise her yerden hissedilebiliyordu, Yunanistan bir kez daha, Ege Adalarına ve karasularına gözünü dikmişti, donanmanın bir kez daha zincirlenmesi ile çok geçmeden Ege Adalarında işgaller(Okumak için tıklayınız.) başlayacak ve Savunma Bakanı olacak kişi de “Türkiye, Yunanistan’ın bu şovlarına kapılmaz.” gibi abest açıklamalarla durumu kabul edip geçiştirecekti.

Osmanlı İmparatorluğunun en çok toprak kaybeden padişahı olan 2.  Abdülhamid’in dönemini ve bu dönemde Türk Ulusunun kaçırdığı fırsatları, Aydınlanmanın duruşunu, dergilerde dahi geçmesi yasak olan 400 kadar sözcüğü, sinemanın yasaklanışını, iki kişinin yan yana yürümesinin yasaklanmasını, sabah ve yatsı ezanları sonrası sokağa çıkma yasağı, kadınların ve erkeklerin beraber kayığa binme yasağı, felsefe çevirilerinin, sosyal konularda şiir yazmanın dahi yasaklandığı, sanayileşme hareketlerinin takip edilmediği, her türlü bilim ve tekniğin “yenilik” olarak tahta tehdit olarak algılandığı, Avrupaya göndeirlen öğrencilerin dahi fişlenerek şüpheli konumuna düşürüldüğü ulusumuzun talihsiz sürecini, daha sonraki makalelerimizde donanma dışındaki konularla ele almayı sürdüreceğiz. Bizim gelecek makalelerimizden önce de kaynak olarak 2. Abdülhamid Dönemindeki Basın Yasakları (Okumak için tıklayınız)na dair,  Prof. Dr. Bora Ataman’ın araştırmasını okuyabilirsiniz.

Dipçe: Bütün bunlarla birlikte, 1876-1909 arasını gereksizce işgal etmiş  Abdülhamid döneminde, Türk Ulusu sanayileşme ve bilimsel devrim fırsatlarını da kaçırmıştır, Avrupa, ilk bilimler akademilerini ve üniversitelerini 16. yy’dan önce dahi kurmuşken artık 19.yy’da özel bilim alanları oluşturulmuştur, bunlardan birisi de Jeolojidir, Jeoloji Bilim Cemiyeti, Britanya’da 1835, Avusturya’da 1839’da kurulmuşken Türkiye’de ancak Cumhuriyet ile kurulabilmiştir. Bunun önemi ise, Osmanlının kendi topraklarındaki madenlerin farkında olmayışını vurgulamasıdır, hatta Jeoloji ve Poliitk bileşimi olan Jeopolitik öyle önemlidir ki,  Alman Jeolog Prof. Dr. Nauman, Osmanlıyı ziyaret ederek incelemeler yapmış ve Osmanlının, Alman sömürgesi olmaya müsait olup olmadığını raporlamıştır, Abdülhamid ise bu dönemde Kaiser Wilhelm’i arkadaş sanmış, Almanlara tarihi eserlerimizi ve madenlerimizi peşkeş çekmeyi sürdürmüştür, Soner Yalçın’ın Beyaz Türklerin  Büyük Sırrı kitabında da belirttiği gibi bu dönemde  Alman Yatırımları, Osmanlıyı ele geçirmiş, 15 Milyon Mark’ın üstüne ulaşmıştır, bu dönem sadece fırsatlar kaçırdığımız değil aynı zamanda da sömürgeleştiğimiz, donanmasız ve ekonomisiz kaldığımız, iç isyanlarla dahi mücadele edemeyen bir hale düştüğümüz haldir.  Almanların Jeopolitik’i Ludendorf ile neden keşfettiğine, Japonların buna olan ilgisine, Prof. Dr. Nauman’ın ve İngilizleirn de hedefi olan Bağdar Demir Yoluna, bölgedeki, Osmanlıdan gizli petrol araştırmalarına ve yerel Arap aşiretleri ile olan ilişkilerine de daha sonraki makalelerimizde zaman buldukça değineceğiz, hoşçakalın.

22 Şubat 2017
Politik Deli

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*